Yaşamak için ne çok öldüler / Zarif LAÇİN

Yaşamak için ne çok öldüler

Takvim yaprakları, ölümün çığlığını ve kokusunu ardında bırakarak, adım adım bir sonraki zamana atlarken, ben bin parçaya bölündüm bu karanlık sayfaların arasında. Her yanım dağıldı, her bir parçam, bir acının ortasına düştü. Oralı oldum. Orada çığlık attım çırpına çırpına. Orada isyan ettim ölüme. Orada bütün kinimi kustum zulüme, zalime. Gördüklerimden sonra; ne orada kalabildim, ne de bir sonraki zamana geçebildim. Öylece kalakaldım her defasında. İki dünya arasında sıkışıp kalmak gibiydi adeta.
Ölüm ve yaşam.
***
Zalimlerin çeteresini tutuyordu takvimin her bir yaprağı. Bir sonraki zamana geçtiğinde, o da dökülüyordu bir yaprak gibi, taşıdığı bu vebalin etkisiyle. Ona bıraksan taşımayacak, kanla yazılan bu tarihi. Ama olmuyor işte. Yapamıyor. Taşımak zorunda bu yükü. Anlatmak, hatırlatmak zorunda hissediyor kendini, istemeye istemeye.
Birileri bunu yapmak zorunda değil mi?
Ondan olsa gerek taşımaktan hiç vazgeçmeyişi. İnsanların altında kaldığı bu ceset zamanların karşısında, kendi yükünü hatırlamaktan utanıyordu dolayısıyla…
***
Bir zaman dilimi daha sınırda, kapıyı çalmak üzere. Ama ben karanlık ile aydınlığın buluştuğu yerdeyim hala. Acıların yoğunluğundan yorgun düşüyorum, bir adım ötesine geçemiyorum zamanın.
Bilinmeyen yeni bir zamana doğru atlayış yaparken, ürperiyor insan ister istemez, daha kaç acının, kaç ölümün beklediğini bilmeden.
Birbirine karıştı bütün duygularım. Kaçmak istiyor bir yanım, bütün bu karmaşanın içinden. Kaçıp kurtulmak ve kurtarmak istiyor her şeyi. Yaşama, aydınlığa, huzura, barışa taşımak istiyor herkesi.
Hem neden olmasın ki?
Bu gel gitler arasında ki bir yolculukta buluyorum kendimi…
Aynı soruyu yeniden soruyorum.
Neden olmasın ki?
Ama gri bir uğultu uyandırıyor beni. Kalk diyor kalk. Unutamazsın onca şeyi. Ölenleri, öldürenleri. Unutamazsın bizleri, kan kokusunu, barut kokusunu, ölen çocuklarımızı, annelerimizi ve babalarımızı…
Çok fazla ses var, çok fazla. Uzakta yakında.
Kendi dillerinden sesleniyorlar.
Yoksa siz duymuyor musunuz?
Bakın oradalar işte. Binlercesi, milyonlarcası…
Öldükçe çoğalanların, boyun eğmeyenlerin, kimliksizlerin sesi o.
Duymadınız mı hala?
“Biz neden öldük, neden?
Kim, neden öldürdü bizi” diye soruyorlar.
“Bizleri neden yok sayıyorsunuz. Madem yoksak, neden rahat bırakmıyorsunuz.?” diye soruyorlar.
Bu uğultuların arasında yeniden duydum o sözleri. Neden?
Ve yaşananlar bir bir döküldü takvimin soluk sayfalarından.
28 Temmuz 1943 Van-Özalp. 33 can…
Ahmed Arif’in dizelerine damladığı gibi.
Vurulmuşum
Dağların kuytuluk bir boğazında
Vakitlerden bir sabah namazında
Yatarım
Kanlı, upuzun…
***
1937 Dersim. Bir babanın son isteğidir oğlundan önce asılmak. Ama bir gecede yaşını büyüttükleri oğlunu önce asarlar. Bunun üzerine, Seyit Rıza, boynuna ipi takar ve sandalyeye tekmeyi vurur. Seyit Rıza asılmadan önce, hiç kimsenin olmadığı meydanda büyük bir kalabalığa konuşur gibi, o sözleri düşürür tarihe.
“Evlad-ı Kerbelayız. Günahsızız. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir.”
***
1938 Dersim. 70 bin can.
genç kızlar, oğullar, bebekler, anneler, babalar katledildi. Mermileri bitmesin diye; ellerine ne geçtiyse onunla vurdular, onunla katlettiler. Nehirleri kanla yıkadılar. Geride kalanları ise; sürgün ettiler, kayıp ettiler, sattılar bilinmeyen bir yere bilinmeyen insanlara. Binlerce kayıp ve kayıplarını bekleyen umutsuz insanlar bıraktılar. Dersim’e de bitmek bilmeyen bir yara …
***
19 Aralık 1978 Maraş. 111 can.
Hamile kadınların bebeklerini çıkarıp ağaca astılar. Baltalarla insanları katlettiler. Yaktılar yıktılar. Yerinden yurdundan ettiler.
***
28 Mayıs 1980 Çorum. 57 can.
***
2 Temmuz 1993 Sivas Madımak Oteli. 34 can…
Şairleri, şiirleri, türküleri, sazın telinden dökülen sözleri, genç delikanlıları ateşe verdiler. İnsanları yaktılar insanları.
***
26 Aralık 2011 Uludere-Roboski. 34 can…
Birçoğu daha çocuktu, katırların üzerinde ekmeğinin peşinden giderlerken. Bilemezlerdi ki, çocukken el salladıkları uçakların onları yakacaklarını, katledeceklerini. Bilemezlerdi ki bir anneye, “Oğlumu aradım cesetlerin arasında, en kısasını gösterdiler. Oğlum uzun boyludur, beni öperken hep eğilirdi” dedirteceklerini.
***
20 Temmuz 2015 Suruç. 33 can.
Daha büyümemiş çocuktu onlar, diğer çocuklara umut olmak için oyuncakları ellerine alıp yola koyulduklarında.
***
10 Ekim 2015 Ankara.102 can.
Ellerinde ki barış güvercinleriyle beraber katledildiler.
***
Sur, Şırnak, Cizre… Yerle bir ettiler adeta ve ölümün adresi haline getirdiler. Oralarda, nice masum ölümler doğurdular. Kadınlar, çocuklar, gençler, yaşlılar…
Ve yıllara yayılan faili belli kayıplar, ölümler; Cumartesi Anneleri, Ceylanlar, Uğurlar, Berkinler..
***
Evet, neden diye soruyorlar anneler, babalar ve çocuklar…
Yaşamak için neden bu kadar öldüklerini soruyorlar.
Susturamadım, susturamazdım kimseyi
Takvim, saatleri sararken son iki yaprağına…
Zarif LAÇİN
Bir not düşüreyim gelecek zamana; Acılar, ölümler; son olsun, son bulsun artık. Yaşamak, bu kadar zor olmasın…

Zarif LAÇİN Kimdir?

25 Mart 1981 doğumlu Zarif, “kaliteli insan, kaliteli bir yaşam doğurur ve geride bırakabileceği de yine öyle bir hayat olur” diyor.

Tüm hikayeler o ilk nefesten itibaren hayat bulur. Suya atılan taşın oluşturduğu küçük çaptaki dalganın, bir başka çapta büyük dalgaları peşinden sürüklediğini unutmamak gerekir. İşte bunu hiç unutmayan kişidir Zarif. Radyo-Tv Yayıncılık sadece bir meslektir onun için…

 

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?