Şuursuzluk mu, ihanet mi? / Funda ÇAKAR

Şuursuzluk mu, ihanet mi?

15 Temmuz darbe girişiminden sonra Türkiye kanun hükmünde kararnameler ile yönetilir hale geldi. Hukuk kurallarını altüst eden, anayasayı rafa kaldıran, meclisin işlevselliğine son veren, insan haklarını hiçe sayan hükümlere bir yenisi ve en vahimi eklendi.

696 sayılı KHK ile; 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında, karar veya tedbirleri icra eden, her türlü adli ve idari önlemler kapsamında görev alan kişilere, resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına bakılmaksızın cezai sorumsuzluk getirildi.

Skandal KHK sonrası muhalefet partileri, baro başkanları, konuyla ilgili ilgisiz pek çok kişi durumun vahametini nitelendirir boyutta açıklamalar yapmaya başladı. Fakat bu açıklamalar, uyarı ve tespitler yalnızca içinde bulunduğumuz anı, olanı anlatmaktan öteye geçemedi. Halk arasında çıkabilecek çatışmalar, paramiliter yapılar konuşuldu fakat asıl meseleye bir türlü gelinemedi.

Çıkartılan skandal KHK sonrası, yıllardır azimle kutuplaştırılmış olan halk arasında iç savaş çıkar mı? Evet kanımca çıkar. AKP hükümeti, özellikle de Erdoğan’ın ötekileştirici ve saldırgan tavır ve söylemleri bu koşulları hazırlamaya elverişli gözüküyor. Peki Erdoğan iç savaşa yol açabilecek olan KHK’yi neden çıkarttı? Gelen tüm tepkilere rağmen neden geri adım atmadı? Gelin burada Kurmay Albay Erkan Yaykır’ın yaptığı açıklamaya bakalım. Kimsenin konuşmadığı çok kritik bir noktaya dikkat çeken Yaykır, NATO üyesi bir ülke olduğumuzun altını çizerek, iç savaş çıkmasına neden olabilecek skandal KHK ile ilgili şunları söyledi; “NATO üye ülkelerden herhangi birine yapılan saldırıyı içten ya da dıştan olduğuna bakmaksızın Kuzey Atlantik Bölgesinin genel güvenliğini sağlama önceliğiyle hiç şüphesiz müdahale eder. Müdahalesi de hiç sürpriz olmaz. Bu duruma BM 51.. Madde kapsamında müdahale edinceye kadar da mevcut durumu sürdürür. Sonuçta NATO aynı zamanda BM anlamına da geldiğinden fiili durum değişmez. Burada BM ve UA Hukuk açısından esasen başka kritik konu daha vardır. BM ve UA Hukuk anlamında Egemen Eşit Devlet kavramı; Devleti oluşturan İnsan topluluğu (millet)-Toprak (vatan) ve Otoritenin (siyasi irade) (demokratik ya da otokratik olduğuna bakılmaksızın) aynı anda kesin ve mutlak olarak varlığına bağlıdır. Bu üç unsurdan herhangi biri varlığını kaybederse o devlet Egemen Eşit Devlet niteliğini kaybedeceğinden “İç İşlerine Karışmama” genel kuralı ortadan kalkar. BM daha önce olduğu gibi, 51. Madde, Manda-Himaye ya da Vesayet yollarından birini kullanarak (BM Manda Konseyi kalktı ancak Vesayet Konseyi varlığını sürdürüyor) silahlı ya da silahsız duruma müdahale etme hakkına sahip olur. Yeni KHK ile siyasi otorite halkın sınırlı süre için kendisine verdiği mutlak ve devredilmez egemenlik hakkını kısmen de olsa bu hakkı kendisine veren halka iade etmiş, bir anlamda egemenlik hakkını kullanamadığını ilan ve deklare etmiştir. Bu durum son derece kritik ve önemlidir. Bu andan itibaren Libya-Irak, Suriye-Afganistan vs. nin başına gelen BM müdahalesi için yasal zemin açık ve uygundur. Bundan sonrası üye ülkelerin siyasi tavrı ve önceliğine bağlı olarak şekillenir“. Bu bilgiler ışığında, Erdoğan ve AKP hükümetine sormak lazım, önce iç savaş sonra da işgal koşullarını hazırlayan bu KHK’yi çıkarmak devleti yönetmek! midir?

Şuursuzluk mudur, yoksa düpedüz vatana ihanet midir? Terörle mücadele eden askerin dahi hukuka uygunsuzluk koşullarında cezai sorumluluğu varken, ölümle sonuçlanan çatışmalarda savcılık devreye girip kaç kişinin öldüğü, nasıl öldürüldüğü, emri kimin verdiği, teslim olan varsa nasıl muamele edildiği savcılık kovuşturması ile hukuki zemine taşınırken KHK’de belirtildiği üzere sözde terör eylemlerine müdahale eden vatandaşa cezai muafiyet sağlamak hangi akla hizmet etmektir?

Funda ÇAKAR

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?