Suriye Savaşı ve Halep izlenimleri üzerine söyleşi / Ferhat AKTAŞ

Suriye savaşı ve Halep izlenimleri üzerine söyleşi

Kısa bir süre önce Suriye Halep’e giderek çeşitli temas ve izlenimlerde bulunan araştırmacı yazar Tevfik Usluoğlu ile yaptığımız röportajı okurlarımızın dikkatine sunuyoruz.

Ferhat Aktaş: Merhaba. Öncelikle Halep ziyaretinizden bahsedelim. Şehir, savaşın yarattığı tahribatı en fazla yaşayan yerlerin başında geliyor. Suriye ordusunun şehir merkezini tamamen özgürleştirmesinin ardından geçen süre içinde yaşanan değişimi merak ediyorum. Tabii buna gelmeden önce Halep’e savaş öncesi ve sonrası giden, bölgeyi iyi bilen birisi olarak, sizden şunun cevabını öğrenmek istiyorum. Halep halkı sözde devrime ilk iki yıl boyunca katılmadı, silahlı örgütlerin karşısında durdu. Peki sonra ne oldu da şehir merkezinin tamamı değilse de bir bölümü bu grupların eline geçti, bu selefi ve ihvancı silahlı örgütler orada neler yaptı?

Tevfik Usluoğlu: Halep’e başlamadan önce şöyle bir geçiş yapmak isterim bu konuda. Uygarlık yaratan bir coğrafyanın, kültürün başkentinin, tarih yazan bir birikim alanının nasıl yok edildiğini gördüm. Beyrut havaalanından inip Akkar’a doğru giderken soluma baktım ve güvercin kayalıklarına gözüm takıldı; kocaman bir denizcinin çenesine benzetebileceğim bir duruş aslında, uzaklara ta Fenikelilerin denizcilerine, Kartaca’ya Kıbrıs’a kadar el sallayan bir coğrafyanın hazin öyküsünü gördüm. Hani sanatın merkezi olan, onlarca yazarı, onlarca şairi, onlarca sanatçıyı barındıran, bir dönemin kültür başkenti olarak ifade edilen ki kendine özgünlüğü ve gerçekliği olan bir alanın içinden geçerken vekalet savaşlarının, dış müdahalelerin, emperyalizmin bir coğrafyanın birikimlerini nasıl talan ettiğini gördüm. Lübnan’dan Halep’e uzanırken Abbudiye’den Suriye-Tartus’a geçtim ve orada Tartus kırsalını gördüm. Humus’a doğru uzandık. Humus’ta Şear Gaz Tesislerinin bulunduğu bölgeden geçtik. Ve ilerlerken açıkçası Humus’taki yıkımı gördüm. Hala Humus’un Darılkebir-Rastan tarafında terörün varlığını sürdürdüğü konusunda bilgilendirildim. Yani çok ciddi bir yıkım var. Sözün özü; bir tarihi silme operasyonu yaşanmış, bunu hafızayı yok etme operasyonu olarak ta tanımlayabiliriz. Çünkü insanlığın hazinesi olan her şeyi yağlamışlar, yok etmişler ve bunlara her kim ki ‘özgürlük savaşçısı’ diyorsa, her kim ‘demokrasiden’ söz ediyorsa hakikaten insanın aklı, ruhu, insanlığın kurduğu uygarlıkların değerleriyle alay ediyordur. Başka bir şeyi söylemeye gerek kalmaz bu sözlerden sonra…

Humus’tan Hama’ya doğru geçtik. Hama merkezinde herhangi bir sorun söz konusu değildi. İsmaililerin yoğun olarak yaşadığı Selimiye’yi gördüm. Daha önceleri merkezinde belli çatışmalar olmuş ama şimdi gayet sakin, kırsalında da gündelik hayat olağan akışıyla sürüyor. Ancak şunu söyleyebilirim ki gerek Tartus’ta gerek Humus’ta çok ciddi bir fakirleşme söz konusu. Petrol ofisleri, dinlenme tesisleri kapanmış, şehirler arası yolun her iki tarafındaki evler ordu tarafından istimlak edilmiş yolun güvenliği açısından. Humus’tan başlayıp Halep’e kadar ki yolun her iki tarafındaki tepelerin tamamında savunma amaçlı ordu birlikleri konumlanmış durumda. Her belde ve köyün giriş-çıkışlarında askeri güvenlik noktaları var. Bu yola Hanasir yolu deniyor, Halep’e kadar devam ediyor. Hanasir üzerinden Buhayrat Cabbur’un (Cabbur tuz gölü) olduğu bölgeden geçtik, orayı biraz inceledik. Ammudiye köyü var. Onun civarını görme şansımız oldu. Şunu diyebilirim ki Selimiye’den Halep Sfiriye bölgesine kadar yaklaşık 150 kilometrelik yolun çevresi bomboştu. Sivil bir yerleşim alanı söz konusu değil artık. Tamamen yıkıma uğramış, ki zamanında bu bahsettiğim bölgeye IŞİD girmişti. Hanasir’den sonraki durağımız Halep-Sfiri’ydi. Burası yaşam tarzı itibarıyla Hatay’ın Reyhanlı ilçesine benzetilebilir. Genelde bedevi Arapların yerleşik yaşama geçtiği bir alan. Çoğu toprak sahibi ve tüccar. Burada yolun sol tarafında orduya ait binalar var. Teröristler buradaki askeri binaları ve akademiyi ele geçirmek için saldırılar düzenleseler de püskürtülmüş, ele geçirememişler. Ama sivil yerleşim alanının tamamı yıkımdan geçmiş diyebilirim. Özelikle Cabbur gölü civarındaki köyler çünkü bir tarafı çöle doğru uzanıyor bir tarafı da Hama ve Halep’in dağ tarafına uzanıyor, dağ tarafında bölge genelde orduda kalmış sol tarafındaki bölgelerde IŞİD’in eline geçmiş. Ve burada ciddi bir yıkım meydana gelmiş. Her şeyi çalmışlar yani mermerleri, fayansları, pencereleri her şeyi çalıp yağmalamışlar. Tam bir yağma kültürü.

Halep Sfiri’de aynı şekilde çok ciddi bir yıkıma uğramış. Ramuse bölgesindeki elektrik dağıtım merkezi, arıtma tesisi, pamuk-iplik fabrikaları ve beton fabrikası tamamen teröristler tarafından tahrip edilmiş. Özellikle şehrin altyapısının hedef alındığını söyleyebilirim. Şehir halkıyla görüştüğümüzde gerek Seyfudevle gerek Hamdaniye ve Furkan bölgesine gerekse de Nubbul-Zahra’ya kadar gittik. Görüştüğüm halktan insanlar şunları söylüyor; çatışmaların yaşandığı dönemde Halep’in merkezine çok sayıda sihayiler (ABD, Avrupa ve kuzey Afrika’dan getirilen ve İngilizce konuşan selefiler.) ve Çeçenler özellikle gelmiş. Genellikle şehre giren terör şebekeleri içinde bunlar boy göstermiş orada. Bu da bize bir şeyi gösteriyor. Halep iki sene direndi, birilerinin söylediği sözde devrimden yana tavır koymadı, terör şebekelerinin yanında durmadığını gösterdiği içinde çok ağır bir bedel ödedi. Teröristlerin girdiği her yer tamamen yağmalanmış. Özellikle Halep halkından değil, Halep’in dışından hatta Suriye’nin dışından yabancı uyrukluların getirilerek terör eylemlerinin gerçekleştirildiğini, yağmalama yaptıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten halk bunu ifade ediyor. Şehir merkezinde ciddi bir sükûnet var. Şehir merkezi terörden temizlendikten sonra bir seneye yakın süre gözle görülür bir rahatlama olmuş ve geri dönüşler başlamış. Mesela Dahabiyyi bölgesine çok ciddi bir geri dönüş olmuş. Buralara terörden kaçarak ülkenin farklı şehirlere giden Haleplilerin geri dönüş yaptığına şahit olduk. Halep’ten Hama’ya doğru uzanan yol üzerindeki Esirya bölgesinde de kayda değer bir geri dönüş yaşanmış. Orada hala Hizbullah flamalarını Suriye bayrağıyla birlikte dalgalanırken görmek mümkün. Yani yol güvenliği açısından çok sıkı denetlenen güvenlik noktaları var. Hama kırsalı Sabura bölgesinde yaşam normal, siviller tarımla uğraşıyor ve herhangi bir problem yok. Sabura’dan Selimiye’ye doğru uzanan bölgede sivil yaşam tüm olağanlığıyla sürüyor, bölge oldukça güvenli. Selimiye kırsalında da biraz önce ifade ettiğim gibi daha önceleri çatışmalar yaşanmış ve ordu bölgeyi tamamen kontrol altına almış. Kent merkezinde de herhangi bir yıkım söz konusu değildi. Humus’ta da kontrol teröristlerin varlığını sürdürdüğü Rastan bölgesi hariç sağlanmış, şehir merkezinde çatışmaların izleri ve yıkım var, ancak hayat olağan akışıyla devam ediyor. Rastan’daki terör varlığının ömrünün kısa süre sonra sonlandırılacağı yönünde bir izlenim edindim.

Bu noktada ağırlıkla Halep’i konuşalım. Kale çevresi, Sveyka ve Mdini dediğimiz çarşı ondan sonra Eski Halep’in tamamı yıkılmış diyebilirim. Özellikle tarihi binaların altına terör şebekeleri bombalar yerleştirerek yıkmış, çünkü Eski Halep’in altında tüneller var, bunlar kullanılarak bahsettiğimiz bu yıkım gerçekleştirilmiş. Hz. Zekaria kimilerin Emeviler camii olarak bildiği tarihi cami tahrip edilmiş. Kale içindeki Hz. İbrahim camisinin minaresi isabet almış. O civarın neredeyse tamamı yıkımdan fazlasıyla etkilenmiş. Sadece Yeni Halep ayakta diyebilirim. Ancak her sokağın girişinde askeri nokta var. 3 veya 5 kişilik gruplar şeklinde askerler bekliyor. Yeni Halep’ten Eski Halep’e geçerken askeri noktalar var lakin gündüz saatlerinde kimseye karışmıyorlar, akşam olunca, giriş-çıkışlarda araçlar durduruluyor, pasaport-kimlik sorgusu yapılıyor. Halep Zehra mahallesinin bulunduğu bölgenin baktığı Batı kırsalında ise El Nusra ve diğer terör grupları hala hâkim. Burası gündüz sakin ancak akşam saatlerinde karşılıklı atılan roketlerin sesleri duyulabiliyor. Yine daha önceleri Yeni Halep bölgesine çok ciddi roket ve havan saldırıları olmuş. İlköğretim okullarına füze ve roketler düşmüş. Orada, Furkan bölgesinde, bir okulu ziyaret ettim. Bu okulda eğitim gören 14 tane çocuk teröristlerin attığı roketlerle katledilmiş. Yine Üniversite’nin iktisat fakültesine gittim, oraya da roketler düşmüş ve öğrenciler katledilmişti. Şimdi Üniversite kampüsüne yeni eğitim binaları yapılıyor. Üniversite kampüsündeki yurt binalarına ise savaştan kaynaklı evleri yıkılan aileler yerleştirilmiş durumda. Suriye devleti kale civarını onarmaya başlamış ancak bu yıkımın onarımı kolay bir iş değil. Aldığımız bilgilere göre Halep’in onarım ve yeniden imarı konusunda Suriye devleti Rusya ve İran devletleriyle anlaşmalar imzalamış.

Süleymaniye-Aziziye bölgesinde yaşayan Ermenilerle görüşme imkânımız oldu. Tabii Hristiyan nüfusun yüzde 70’inin göç ettiğini söyleyebilirim. Evler kapalı ve insanlar buradan göç etmiş. Süleymaniye’nin Eski Halep’e bakan bölgesinde Ermenilere ait bir okulun müdürüyle görüştük. Okulun açılışı için temizlik yapıyorlardı. Okulun adı da Kilikya’ydı. Şu an Ermenilerin iki okulu çalışır vaziyette. Ama savaştan önce kendilerine ait 9 okulları varmış. Şimdilik 2 okulları açık, 1 tanesi de açılmak üzere. Yine Rum Ortodokslarında önemli bir kesimi göç etmiş. Halep’te Alevilerin ne kadar kaldığını açıkçası tespit edemedik. Çünkü özellikle terör saldırıları boyunca hedef alınacakları bir bölge olduğu için kendilerini açığa vurmama, gizleme gereği duymuşlar. Şeyh Maksud çevresine de geçtim. YPG flamaları duruyordu fakat burada da Kürt ailelerin çoğunun göç ettiğini ifade edebilirim. Türkiye’deki bazı siyasi yapılar ve medya organları YPG’nin bulunduğu Şeyh Maksud çevresinde ciddi bir nüfus yaşadığı yönünde bilgiler paylaşsa da bunun doğru olmadığını, bölgenin adeta boşaldığını gözlemlerime dayanak söyleyebilirim.

Halep’in genel nüfusu savaştan önce 6 milyondu şimdi ise yaşayan toplam nüfus 1,5-2 milyon civarındadır. İç göç çok fazla. Her ne kadar dönüşler başlamış olsa da henüz yeterli düzeyde değil, bunun başlıca sebebi de mevcut yıkımdır. Son 7-8 ay içinde Çarşı ve ticaret alanında yeni yeni bir canlanma vardı ancak Afrin operasyonuyla birlikte yine bir durgunluk başladı. Özellikle Ermeni nüfusta Anadolu coğrafyasından getirdikleri travmaların etkisiyle bir korku var. Nubbul ve Zehra beldelerindeki Şii aidiyetli halkın çok fedakâr olduğunu gördüm. Savaş süresince ciddi bir bedel ödemişler. 2,5 yıl boyunca kuşatma altında kalan ve teslim olmayan bu beldelerin halkının direngenliği büyük takdir toplamış durumda. Afrin operasyonundan sonra da Nubbul-Zahra beldelerine doğru Afrin-Mabata (Mabatlı) ve çevresinden yoğun bir göç yaşanmış. Afrin’de yaşayan Alevilerin (toplamda 5 köy) büyük çoğunluğu bölgenin el değiştirmesi üzerine buraya yerleşmiş. Yalnız savaşın tüm çirkin yüzünü görüyorsunuz orada. Yani, organ mafyası zamanında Halep ve çevresinde etkin olmuş, fidye amaçlı insanlar kaçırılıp katledilmiş, hırsızlık ve evlerin yağmalanması gibi birçok savaş ve insanlık suçu diyebileceğimiz olaylar ciddi oranda yaşanmış durumda.

Halep insanı genelde tüccar kökenli ve genelde kendini yaşama adayan ve eğlenmeyi seven bir kesimdir. Tabii bunun yanında terörden kaynaklı yaşam alanlarında çok ciddi yıkımlar oluşmuş. Benim görüştüğüm ailelerden duyduğum kadarıyla ÖSO gruplarının fabrikaları söküp kaçırdıklarını, depoları tamamen yağmalayıp boşalttığını, kimi ailelerin 4-5 milyon dolarlık mallarını çalıp aldıklarını söyleyebilirim. Bunları bana görüştüğüm hala orada mevcut olan kimi iş adamları söyledi. Maddi-manevi ciddi bir kayıp yaşanmış. Orada savaşın tüm çirkin yüzünü görebiliyorsunuz. Buradan görüldüğü gibi ‘demokrasi’ naraları atanların çok doğru konuşmadığını orada görebiliyorsunuz. Terör şebekeleri hangi bölgeyi ele geçirmişse kendine göre vergi sistemi getirmiş. Hatta bunu YPG’de bulunduğu alanlarda yapmış. Mesela Suriye devletinin egemen olduğu bölgeye petrol ve yiyecek taşıyan Tır ve kamyonlar silahlı grupların olduğu bağlantı noktalarından geçerken toplamda milyon dolarla ifade edilen vergilerin alındığını söyleyebilirim. Suriye savaşının bu boyutuyla da ciddi bir şekilde incelenmesi gerektiğini ifade edebilirim. Suriye vekalet savaşında onlarca devletin ve örgütün yağmacı-emperyalist mantıkla müdahale ettiği, bir ülkenin her şeyini talan ettiği bir durumda, insani vicdan devreye girip bu konuda derinlemesine bir araştırma yapılırsa, ciddi savaş suçlarının işlendiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. ‘Demokrasi’, ‘insan hakları’ ve ‘Suriye rejimi’ söyleminin tamamen yalan olduğunu görebiliyoruz.

F.A-Suriye ordusunun Halep zaferi dengeleri nasıl değiştirdi, askeri ve siyasi açıdan kısa bir analizini yaparsanız iyi olur.

Halep, Suriye’nin ekonomik başkenti. Halep’in önemli bir kısmını terör şebekelerinin ele geçirmiş olması Suriye direnişi açısından bir kırılma noktasıydı. Suriye devletinin tekrardan Halep’te egemen olması da terör ve vekalet savaşı açısından negatif bir kırılma noktasıdır. Ki, iki nokta Suriye açısından oldukça önemliydi. Birincisi, Halep, terör şebekelerinin önleyemedikleri yenilgisi ve Suriye ordusunun zafere doğru yürümesinin bir kırılma noktasıydı. İkincisi, Doğu Guta meselesi de Suriye devletinin kesin zaferinin işaretidir. Her ikisi de birbirini tamamlayan stratejik alanlardır. Dolayısıyla Halep’in Suriye devleti açısından tam bir motivasyon ve zafere yürüme alanı olduğunu söyleyebiliriz. Terörün, vekalet savaşının Halep’ten sonra gerilemeye başladığının net ifadesidir.

 

F.A-Biraz önce de genel hatlarıyla ifade ettiniz ancak daha iyi anlaşılması açısından soruyorum. Halep’te yaşayan halktan insanlarla görüşmeleriniz oldu, onların moral-motivasyonları nasıldı, gündelik yaşam anlamında karşılaştıkları zorluklar nelerdir?

Halep’te Suriye devletinin egemenliğinin zayıfladığı dönemde çok ciddi bir yağma ve fakirleşme yaşandı. Örneğin mutfak tüpü bulamıyorlardı, karaborsaya düşmüştü. Yiyecek malzemeleri de öyle ve hatta insanlar ekmek bulamayacak noktaya gelmişti. Yalnız Suriye devletinin yeniden egemen olmaya başlamasıyla birlikte ciddi bir rahatlama oluşmuş. Dediğim gibi Afrin sürecine kadar bu bir senelik süreçte rahatlama ve bolluk yaşanmış, ticaret tekrardan canlanmaya, geri dönüşler hızlanmaya başlamıştı. Oradayken kalabalık bir nikah törenine gittik. 6-7 sene boyunca Halep’in merkezinde böyle bir etkinlik bile olmamıştı. Yine BM heyetinin de kaldığı bir hotele gittik, oranında balo salonunda çok sayıda insanın katıldığı bir düğüne konuk olduk. İnsanlar iyi yaşamayı, gezmeyi, eğlenmeyi özlemiş ve bunları çok fazla arzuluyorlar.

F.A-Halep şehir merkezinde ağırlıkla hangi semt ve mahalleler yıkımla karşı karşıya kaldığını, özellikle Eski Halep dediğimiz tarihi yönüyle aşina olunan bölgenin durumu hakkında önemli detaylar paylaştınız. Yine merak ettiğim bir diğer hususta şudur; şehir merkezindeki eğitim kurumlarının çalışmaları hakkında gözleminiz nedir, Üniversite kampüsünü ziyaret ettiniz, hocalar ve öğrencilerle sohbet edebildiniz mi, ettiyseniz, savaş, terör ve Suriye yönetimi hakkında görüşleri nelerdi?

Üniversite kampüsü çalışır vaziyette. Elbette temas kurduğum, görüştüğüm hoca ve öğrenciler oldu. Genel anlamda Suriye yönetimiyle ilgili bir problem yok. Ancak insanlar farklı bir pencereden dünyaya bakmaya başlamış. Eleştirel baktıkları noktalar var tabii ki. Suriye’yi hedef alan savaşın bu noktaya ulaşmasında özellikle Suriye yönetiminin Türkiye’deki AKP iktidarıyla ilişkilerini ciddi anlamda eleştiriyorlar. Savaş öncesinde Suriye’nin birden açıldığını ve bu kontrolsüz açılımın savaşı ve yıkımı bu noktaya getirdiği yönünde söylemleri var. Yine savaş öncesi-sonrası yaşanan rüşvet ve yolsuzluk konularında eleştiriler var. Bu bağlamda yeni bir aklın geliştirilmesi gerektiğini ifade ediyorlar. Yönetime karşı bir refleks yok ama tutumları daha ağırlıkla eleştirel destek boyutunda. Her ne kadar yönetimin vurguladığımız temelde yanlışlarına eleştirileri olsa da Beşar Esad’ın başa geçmesiyle birlikte Halep’in ekonomik alanda kayda değer gelişim yaşadığını, özellikle Şeyh Naccar dediğimiz sanayi bölgesinin oluşturulması, Eski Halep’in tarihi dokusuna uygun şekilde restore edilip turizmde etkin kılınması, farklı alanlarda Haleplileri üretime teşvik eden yatırımların yapılmasını da övgüyle ifade ediyorlar. Eleştirilerinin odaklandığı nokta savaş sürecine gelinirken komşu devletlerin Suriye’ye karşı olumsuz yaklaşımlarıyla ilintili. Bir diğer rahatsızlık duydukları nokta da Suriye yönetiminin bugüne kadar hep Arap birliği yaklaşımıyla hareket ettiği, Körfez rejimleriyle geliştirdiği ilişkiler ve ödediği bedel kıyaslandığında bu yaklaşımın fayda sağlamadığı yönündeydi. Suriye’nin Filistin ve Lübnan meselelerinde, Arap davasında, çok fazla bedel ödediğini ve Arap ülkelerinin başındaki yönetimlerin bu akılla kaldığı müddetçe bu ödenen bedellerin karşılığının olmayacağı bağlamında eleştirileri var. Suriye’nin yıkımında Katar, Suudi Arabistan, BAE gibi ülkelerin çok etkin bir rol aldığını biliyor ve ifade ediyorlar. Arap-Arap birliği söylemi yerine biraz daha Suriye-Suriyeli kimliğinin öne çıkmaya başladığını söyleyebiliriz.

F.A-Orada bulunduğunuz günler içinde, Halep’in kuzeybatı kırsalında, Afrin ilçesinde TSK-ÖSO ile SDG-YPG arasında çatışmalar yaşandı. Bu minvalde iki sorum olacak. Birincisi, Halep halkı Afrin sürecine ilişkin (tarafların politik kimliğine dair.) neler söylüyor, ikincisi, Afrin tarafından şehir merkezine gelen sivillerle konuşabildiniz mi, konuştuysanız neler aktardılar?

Halep’te görüştüğümüz insanların önemli bir kısmı YPG’ye eleştirel bakıyordu. Suriye devletinin teröre karşı bölgeyi savunmaları için silahlandırdığı bu grupların daha sonraları ABD ile kurduğu ilişkiyle Suriye devleti ve halkına ihanet ettikleri noktasında bir bakış açıları söz konusu. TSK’nin Afrin operasyonun gerçekleşmiş olmasını ve sürecin bu noktaya gelmesini YPG’nin yanlış duruşuna bağlıyorlar. Şunu ifade edebiliriz; Halep Arap, Kürt, Türkmen, Ermeni ve Süryanilerdir, Halep’in her tarafında farklı etnik ve dini aidiyetten insanlar yaşamaktadır. Aynı şekilde Afrin’de sadece Kürt orjinli değildir. Bununla ilgili saha çalışmalarımızda oldu. İstatistikler verebilirim. Kürt, Arap, Türkmen, Alevi ve Ezidi nüfus mevcuttu. YPG’nin bu dokuya uygun hareket etmediğini, savaş sürecinde terör şebekelerinin üç taraftan kuşattığı Nubbul-Zahra’ya giren malzemelere vergi uyguladığı hususunda ibareleri var. YPG’nin ABD’den aldığı destekle aşırı bir özgüvene girdiğini ne demografik olarak ne de siyasi olarak bölgeye sirayet edebilecek etkiye sahip olma potansiyeli hiçbir zaman mevcut olmadığı halde bu eğilime girmesinin ayrı bir yıkıma neden olduğunu söylüyorlar. Özellikle de Afrin’de yaşayan Kürt halkının aleyhinde sonuçlar ürettiğini söylüyorlar.

F.A-Bu noktada biraz duralım. Nubbul ve Zahra beldelerinin selefi-ihvancı terör örgütleri tarafından kuşatıldığı yıllar boyunca bazı ihtiyaçlarını karşılamak için tek karasal bağlantı yolları Afrin’di. Anlamak için soruyorum. YPG neye göre kuşatma altındaki halktan vergi aldı?

Buralar kuşatma altındayken vergilendirme yaklaşımı içinde olmuşlar. Yani ifade edilen parasal rakamlar çok büyük. İnsanlar ısınma ve yiyecek ihtiyaçlarını sadece oradan karşılayabiliyorlardı. YPG’de bu yakıt ve yiyecek malzemelerinin temini noktasında kolaylık sağlarken, temin edilen malzemeleri ederinin çok üzerinde paralar talep ederek veriyor, bu işi bir fırsatçılığa dönüştürüyor. Kendi bölgelerinden Nubbul-Zahra’ya giren her araç başına da artı vergi uyguluyormuş. Görüştüğümüz insanlar Suriye devletinin bu iki belde halkının mağduriyetlerinin en azından temel ihtiyaçlarını karşılamaları noktasında giderilebilmesi için aylık yüz bin dolarlara varan rakamlar ödediğinden bahsetti. Bu durum giden malzemelerin gerçek tutarıyla örtüşüyor mu bunu teyit edebilmem mümkün değildi, ancak halkta ciddi bir rahatsızlığa yol açtığına şahit oldum. Yani Türkiye solunun ifade ettiği ‘kanton’, ‘toplumsal sözleşme’ söylemleri açıkçası reel değil. Ne yazık ki işin iç yüzü bambaşka. Ve bir boyutuyla ‘biz kantonuz, ayrıyız, biz vergide alırız’ mantığına sanırım kapılmışlar. İnsanların yaşama umudu, ayakta kalabilme durumu için çok ciddi bir dayanışma olması gerekirken alanda olayın iç yüzü böyle değil. Dolayısıyla bir ezberin bozulması gerekiyor. Türkiye solunun bu konuda yeni akla yeni bir felsefeye ihtiyacı var. Bunu defalarca ifade ettiğimizde, konuştuğumuz ve yazdığımız alanlarda bize karşı tahammülsüzlükle refleksler geliştirildi ama sahada bunu birebir görme ya da duyma, sohbet etme şansımız oldu. Ortada sorgulanması gereken ciddi yanlışlar var. Hani tarih bunu nasıl dile getirir bilemem ama görünen bir şey var Kürt halkı adına davrandığını söyleyen örgütlenmeler tarihten ders almıyor. Ne Suriye’nin Fransızlara karşı geliştirdiği direniş döneminde İbrahim Hanuno’nun tavrına sahip olabilmişler ne Mahabad meselesi ne de Saddam döneminden ders alabilmişler. Ki yine bunun en çarpıcı örneği Barzani’nin Musul-Kerkük’e uzanma tavrıyla birlikte ABD’nin duruşu gördük ve 24 saatte Erbil’in 2 kilometre yakınına kadar Haşdi Şabi güçleri gelebildi. Bunların hiçbirinden ders almamışlar. Şu an Afrin’de kaybeden Afrin halkıdır. Kürdüyle, Arabıyla Afrinlilerdir. Çünkü ÖSO orayı yağmaladı, insanlar oradan çıkmak zorunda kaldı, Tel Rıfat tarafında sıkışıp kaldı ya da Nubbul-Zahra’ya sığındı. Rusya’nın Suriye yönetimiyle YPG’yi uzlaştırma çalışmaları, Afrin’in Suriye yönetiminin egemenliğine bırakma tekliflerini tersyüz edip ABD’nin icazetine güvendiler. ABD ile kurdukları ilişkiden kaynaklı Rusya-Suriye-İran hattına yanaşmak istemediler. Ve bunun ağır bedelini de maalesef Afrin halkı ödedi. Medya araçları üzerinden ‘’direneceğiz, Stalingard gibi olacak’’ diyorlardı fakat bir gecede Afrin ilçe merkezinden çekildiler. Muhtemelen anlaşmayla orayı terk ettiler. Yani gerçekçi söylemler yok ortada. Hep abartılı-sloganvari şeyler kullanılıyor. Bununla ilgili yine Halep halkının Kürtlerin olmadığı Rakka ve Deyrezzor’a YPG’nin uzanmasıyla ilgili çok ciddi eleştirileri var. Şeyh Maksud semtindeki uygulamalarıyla ilgili de eleştirilere tanık oldum. Yani savaş koşullarının yarattığı sonuçlara uygun davranma konusunda pek doğru adımlar atılmamış…

F.A-Halep’in kuzeydoğu kırsalından başlayıp Irak sınırına kadar uzanan bölgede ABD’nin askeri varlığı hakkında Halepliler ne düşünüyor, özellikle bu bağlamda SDG-YPG’nin rolüne dair neler söylediler?

SDG’nin Amerikan icadı olduğunu söylüyorlar. Ki bu bir sır değil artık. Mesela Ebu Leyla diye yere göğe sığdırılmayan, bir dönem Türkiye solunun ‘ataerkile meydan okuyan kişi’ diye bize sunmaya çalıştığı gibi eski Nusra Cephesi üyelerinin, Cephet-ül Ekrad’ın içerisinde yer alanların ABD’nin göz kırpmasıyla bir anda Menbiç tarafına geçip orada ABD tarafında savaşmaya başlamalarıyla gördük. Yine Telal Silo’nun ilişkilenmesini gördük. Halepliler, SDG’nin işgalci ABD ve farklı ülkelerin vekili olarak yönlendirilebilecek grupların toplamından oluştuğu konusunda ifadeler var. Bahsi geçen SDG’nin Suriye halkına hizmet etmediğini her fırsatta dile getiriyorlar. ABD’nin sadece kendi emperyal çıkarları adına Irak, Afganistan ve Libya’da ne yaptıysa Suriye’de de aynısı yaptığını ifade ediyorlar. ABD’nin ne ‘özgürlük’ ne ‘demokrasi’ ne de ‘insan haklarıyla’ ilişkisinin olmayacağını ifade ediyorlar. Ki tarihsel pratikte bunu göstermiştir. Halep’te görüştüğümüz sivil-resmi şahsiyeler şunu söylüyor; ABD’nin orada kalma, tutunma ihtimali yok. Eğer ABD, Suriye’den çıkmama konusunda direnirse ABD Lübnan’dayken Suriye’nin etkisiyle hangi yöntemlerle çıkarıldıysa aynı yöntemlerle de ABD’nin Suriye’den çıkarılacağını rahatlıkla vurguluyorlar. Suriye ordusu askeri kapasite anlamında ABD ordusu yenemez. Ancak halkın direniş güçleriyle, militan oluşumların eliyle ABD’ye karşı Suriye devletinin başarılı olacağı ifade edildi. ABD’nin gelişecek halk direnişinin karşısında duramayacağını ve gerekirse intihar saldırıyla bu direnişin pekişeceğini, mutlaka ABD’yi oradan kovacaklarını söylüyorlar. Hatta Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın şu sözü dile getirildi; “biz Amerika kadar güçlü değiliz ancak Vietnam kadarda zayıf değiliz. Amerikan askeri Suriye’den çıkmayı reddettiği takdirde Vietnam’da yaşadığının mislisini Suriye’de yaşar.” Son dönemde Rakka’da bunun emarelerini de görmeye başladık. Şunu orada görebildim. Halep halkının ciddi bir şekilde şahsiyetini koruduğunu, tüm fakirleşme ve ölümlere rağmen motivasyonunu koruduğunu gördüm. Mesela beni şehir merkezinde dolaştıran bir taksici abimiz vardı. Oğlu yanındayken keskin nişancı atışıyla kafasından vurulmuş. Çocuk otomobil içinde hedef alınıp vuruluyor. Buna benzer birçok örnek yaşanmış orada. Terörün yüzü bu. Birçok çocuk kaçırılmış özellikle ABD’nin bunlara mahal verdiğini, savaşın kirli yüzünün burada ortaya çıktığını, ABD’nin petrol ve tarihi eserleri çaldığını, bölgede Arap-Kürt savaşı yaratabilmek için özellikle çaba gösterdiğini ifade ediyorlar. Halepliler yine şöyle tespitlerde yapıyor. ABD’nin tek başına ekonomik ve siyasi olarak dünya devi olma şansını kaybetti. Özellikle Suriye direnişinin, direniş ekseninin ABD’nin liderliğini ciddi bir şekilde törpülediğini, ABD’nin yakın dönemde ciddi ekonomik krizlere gireceğini ve bunun yerine Rusya’nın, Çin’in, Brezilya’nın ve bölgede İran’ın güç kazanacağını ifade ediyorlar. Nitekim Brezilya ve Hint şirketleri ile Suriye yönetimi arasında Şam’ın onarımı için sözleşmeler yapılmış, Humus ve çevresinin onarım-imarı konusunda Çin şirketleriyle anlaşmalar söz konusu olmuş, Lazkiye’deki gazın çıkarılması noktasında da Rus şirketlerle anlaşmalar yapılmış. Çıkarılacak gazın gelirinin yüzde 72’si Suriye devletine, yüzde 28’inin Rus şirketlerine verileceği konusunda ve yine Humus doğu kırsalındaki gaz ve petrol yatakları içinde Çin ile benzer bir anlaşma yapılmış, aynı şartlar burası içinde geçerli. Ki, yüzde 72’lik pay ciddi bir gelir sağlayacak. Beklenen bu gelişmeler hayata geçtiğinde Suriye’nin birkaç yıl içinde yeniden imarının gerçekleşebileceği yönünde ifadeler kullanılıyor.

F.A-ABD Başkanı Donald Trump’ın son açıklamalarını biliyorsunuz. Kendisi resmi Twitter hesabında ‘’Suriye’de kalmamızı istiyorsanız faturasını karşılamalısınız, yakın zamanda askerlerimi çekmek istiyorum’’ minvalindeki açıklamaları oldu. Bu ne anlama geliyor, Trump kime, neden, mesaj veriyor?

Trump, Körfez rejimlerine ve Suudi Arabistan’a mesaj veriyor. Açık açık şunu söylüyor; eyy Suudi Arabistan senin günün yaklaştı, bizim burada kalıp senin bölgesel çıkarlarını korumamız konusunda bir talebin varsa bize istediğimiz parayı vereceksin diyor. Suudi Prens Muhammed bin Selman’da bir açıklama yaptı. ABD’nin orta vadede Suriye’de kalması gerektiğini söyledi. Trump’ın açıklaması da oraya bir mesajdı. Biz çok ciddi maliyet harcadık, bunun karşılığını alamadık, karşılığını almamızı sağlayın kalalım gibi bir şey ifade etmeye çalıştı. Ben, kısa vadede değilse de orta vadede bu beklentilerinin karşılanabileceğini sanmıyorum. Halep halkı, bölgede ABD’nin liderliğinin törpülendiği ve direniş ekseninin döneminin başladığını söylüyor. Bir yönüyle artık çürüyen, çöküntüye uğrayan, sürekli kandan beslenen batı uygarlığının karşısında yeni bir sürecin başladığı, bu sürecin katalizörünün de direniş ekseni olduğu aşikâr. İnsanlık birikimi açısından yeni bir umut buradan doğuyor. Ne ABD’nin ne Suudi Arabistan’ın ne de bu eksenin karşısında duran herhangi bir gücün insanlığa umut sunma şansı var. Böyle bir misyonları yok. Türkiye solu hatırlarsanız ‘rojava devrimi’ dedi ve oradan bölgeye hatta dünyaya bir model sunacaklarını iddia etti etmesine lakin açıkçası ABD ile olan flörtün bir model değil bir hüsran olduğunu söyleyebilirim. Halep’te sahayı gezerken farklı etnik, mezhebi, dini aidiyetleri olan kişilerle temaslar kurduk. Hemen hepsinin üzerinde ortaklaştığı umut öğesinin direniş ekseni merkezli olması dikkate değerdi. Yani Suriyelilerin gözünden bakarsak umut direniş ekseninde.

F.A-Özellikle Batı ülkeleri ve Türkiye’de tartışılan, Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın siyasi geleceği bağlamındaki, haber ve açıklamaların Suriye’de bir karşılığı var mı? Mesela görüştüğünüz farklı kesimden Halepliler Cumhurbaşkanları için neler söylüyor, bu tür haber ve açıklamaları ciddiye alıyorlar mı?

Bu tür haberleri takip bile etmiyorlar. Değil ciddiye almak üzerinde bile durmaya değmez görüyorlar. Önemsemiyorlar. Beşar Esad’ın söylediği bir söz var. ‘’Suriye’nin geleceği halkının iradesiyle karşılık bulur, Suriye’yi kimin yöneteceğine ancak halk karar verebilir.’’ Dolayısıyla Esad’ın gidip-gitmeyeceğine ancak Suriye halkı karar verebilir. Haleplilerde Esad’ın yanında duruyor, Suriye liderliğiyle ilgili handikapları yok. Biraz önce de dediğim gibi savaşın getirdiği yeni bir bakış açısı var. Bu bakış açısına uygun yeni bir yönetim anlayışının vücut bulmasını istiyorlar. Suriye’nin özellikle Uzlaştırma Bakanlığını oluşturmuş olması, halkla iç içe toplantılar yapıp kararlar alması ve komiteler kurması, en son Soçi zirvesinde farklı görüşlerden kişileri bir araya getirmeye çalışması, terör gruplarına silah bırakmaları karşılığında af çıkarması ve tekrardan topluma kazanmaya gayret etmesi ciddi bir umut doğurmuş, yani yönetimin attığı adımlar halkın beklentileriyle örtüşüyor. Ayrıca savaş sonrası ne yapılabilir, hangi adımlar atılmalı bağlamında da dinamik bir tartışmanın olduğunu gözlemledim.

F.A-Tam da burada araya girerek sorular yöneltmek istiyorum. Savaş ne zaman biter, ülkenin yeniden yapılanması bağlamında karşı karşıya olduğu zorluklar nelerdir, Suriyeliler geleceğe dair umut taşıyor mu?

Şimdi savaş meselesi ne zaman biter… Malum Guta ve Duma sorunu muhtemelen bir haftaya kadar halledilir. Geriye kalan Deraa veya yukarıda Rastan bölgesinde mevcut terör şebekelerinin varlığını gözlerinde pek büyütmüyorlar. İdlib hattının her halükârda Suriye’yi çok zorlamayacağını düşünüyorlar. Ağırlıkla ABD’nin işgali altındaki bölgelere odaklı görüşler gündemi belirliyor. Suriye devletinin ülkeyi yeniden yapılandırma bağlamında Deyrezzor-Haseke hattına mutlaka egemen olması gerektiğini çünkü petrol ve tarımsal alanların önemli bir kısmı orada bulunduğunu vurguluyorlar. Suriye yönetimi ve ordusunun zamanla ülkenin tamamında kontrolü sağlayacağı yönünde genel bir iyimserlik var. Tüm yıkıma rağmen Suriye halkının mucizeler yaratan bir halk olduğunu söyleyebilirim. Sekizinci yılına giren savaşta Suriye devleti ve halkının direngenliği halklar nezdinde iyice araştırılıp kitaplarda ders olarak okutmalıdır. Nasıl ki sosyalistler zamanında Vietnam direnişinden ders çıkardıysa bugün Suriye direnişinden de bir o kadar ders çıkarmaları gerektiğini söyleyebilirim. Şehir savaşı deneyiminin anlaşılabilmesi açısından laboratuvar işlevi gören bir saha. Yine vekalet savaşının tüm kirli yüzünün teşhir edilmesi ve gelecek nesillere bunun anlatılabilmesi noktasında, önemli pratiklere konu olan bir alandır Suriye.

F.A-Hocam zaman ayırıp sorularıma cevap verdiğiniz için teşekkür ediyorum. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey varsa öğrenmek isterim.

Ben de teşekkür ederim. Evet var. Suriye’deki direniş dünya güçler dengesini bozdu, domino taşları gibi. Suriye’deki direniş İsrail terör devletinin geleceğinin ne olacağı hususunda emareler vermeye başladı. Bölgede direniş ekseninin bu kadar güçlendiği koşullarda İsrail’in İsrail olarak kalma şansı yok, keza ABD’nin de bölgede tahakkümü sürdürme şansı yok. Artık yeni bir süreç yaşanıyor. Batı uygarlığının ölüm döşeğine yatıp küresel çapta demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi bir uygarlığın inşa edilmesi için yeni bir sürecin direniş ekseniyle birlikte başladığını söyleyebilirim. Bu insanlık için yeni bir ışık ve umut ortaya çıkaracak. Nasıl ki tarihsel uygarlık birikimleri Mezopotamya, Suriye ve Mısır hattından önemli oranda çıktıysa orta vadede buradan yeni bir uygarlık kültürünün şekillenip küresel çapta dünyaya etki edeceğini ve yeni bir insanlık üretiminin başlayacağını söyleyebilirim. Gelişmeler Çin ve Rusya hattının gittikçe güçleneceğini ve yeni uygarlık ivmelerinin nabzının Diyar-ı Şam’da atacağını gösteriyor. ‘’Işık doğudan yükselir’’ derler evet ışık tüm yıkıma rağmen doğudan yükselecek.

 

Ferhat AKTAŞ

 

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?