Söylemeden Edemedim / Zarif LAÇİN

Söylemeden Edemedim

Bir ülkede gidişatın seyrini değiştiren süreçler öyle umursanmamaya gelmiyor. Ciddiye almak ve doğru yorumlamak gerekiyor. Durağan olmayan, olumsuz yönleriyle sürekli değişkenlik arz eden bu süreçler öylesine hızlı bir şekilde ilerliyor ki, bırakın gelişmeleri takip edebilmeyi  ya da değiştirebilmeyi, sadece sonuçlarına maruz bırakıyor insanı. Dolayısıyla bu durum büyük bir tehlike arz ediyor. Çünkü ülkede gelişen bütün olayların, “tik tak, tik tak” ibresi en çok halklar üzerinde etkisini hissettiriyor. İşte tam da o zamanın hızı ve şiddetindeyiz. Ardı ardına öyle çok şey yaşandı ki, sanki olaylar söz birliği yapmış, bir öncekinin etkisini ve izini silmek için dizayn edilmiş. Ülkede ortalığa saçılan bütün kirli olaylar, adeta bir işbirliği halinde ardı ardına geliyor, bir diğerini gölgede bırakıyor ve buna dur diyen bütün kesimleri, nefes aldırmayan örgüsünde debelenmeye bırakıyor. Birileri, bütün bu olup bitenler karşısında ne kadar rahat olacak, bunu zaman içersinde görmek mümkün. Ama ondan önce halk, içinde bulunduğu bu karanlık ve soğuk havanın ne kadarının bilincinde bunu görmek gerekiyor. Her zaman olduğu gibi bugün de; nerede, ne zaman patlatılacağı önceden belirlenmiş olan serseri bir mayın üzerinde hızla yol alınıyor çünkü. İlmik ilmik işleniyor o karanlık günler. Zehirleyerek, çürüterek, yok ederek…  “Olmaz, yapamazlar” diyenlerin geçiştirdiği şeyler, çoktan olmuş, oldurulmuş ve varmak istediği yere vardırılmış oluyor. Konuşmakla yetinenlerin payına ise, öylece bakakalmak düşüyor…
“Onlar konuşur, biz yaparız” sloganları eşliğinde.
Ülke siyasetindeki seyre bakılınca, her şey apaçık ortada değil mi zaten? Yeter ki bilmek ve görmek istensin. Gerçekleştirip gerçekleştirmeyeceğini hiç umursamadan, sadece köprünün öbür tarafına geçmek için zemin olarak kullanan, kendilerini, kendi aşiretini yaşatmak için her türlü şeyi mübah gören insanların, siyasi diline ve duruşuna bakmak epey bilgi edinmeyi sağlayacaktır sonuç olarak. Bakın iktidarların ya da iktidara gelmek isteyenlerin iştahlı söylemlerine, hemen hemen hepsi, önce bu ülkenin ezilen halklarından ve bu halklara sunacaklarından bahsederler. Bu güçlü ve talepkar sunumlarla güven telkin ederler. Güven ile birlikte, zirveye ulaştıracak, peşi sıra takip edecek ve destek sunacak büyük kitleler doğururlar. Bu kitlelerin sorgusuzluk, sualsizlik desteğini alarak büyürler.
İşte en büyük soru bu büyümeden sonra sorulur, geride kalan ve sorgulayan taraflarca..
Bu büyümenin etkisi ülke ve halk nezdinde olumlu bir süreç mi izleyecek, yoksa ülkeyi karanlığa sürükleyip bir kaosun içine mi hapsedecek?
Cevabı gayet açık olan bir soru.
Soruyu tarihsel bütün süreçleri sadece başlıklar bazında ele alsak yine de epey sağlam ve doğru bir sonuca  gitmek mümkün olur diye düşünüyorum. Çünkü tarih doğru aktarıldığı sürece çok büyük bir kaynaktır bir ülke ve o ülkenin halkları için.
Her ne kadar ileriye bakmakta fayda var denilse de, geçmişten beslenmek ve ders almak oldukça önemli, geleceği görebilmek açısından…
Bakın iktidarların tarihsel süreçlerine.
Bu süreç; kendi düşüncesinde, dilinde, renginde olmayanları kabul görmeyerek, nefret söylemlerini en üst düzeyde tutarak, karışıklık yaratarak, parçalayıp yok etmek üzerine.
Bunun için en büyük çözümü de; asimile etmekte, yok saymakta,  yakmakta- yıkmakta, korkutarak- sindirerek dilini, kültürünü yok etmekte, bir başka dili kültürü rengi zorla dayatarak kabul ettirmekte, karşı durulduğu takdirde de işbirlikçiler yaratarak öldürmekte, yeryüzünden varlıklarını silmekte buldular. Bütün bunlar olup biterken yalanlarından da gram eksiltmeden.
İşte bütün bu zulmün en büyük mağdurlarıdır Kürtler.
Yakın tarihe dönecek olursak, 16 yıl önce de aynı sözlerin mağdurudurlar. Çözülecek denilen hiçbir sorunları çözülmediği gibi, tam tersine çok daha büyük bir zulüm ile karşı karşıya kaldılar. Yasal zeminde sürdürdükleri bütün hakları dahi gasp edildi. Eş başkanları dahil olmak üzere parti bünyesinde çalışan neredeyse herkes rehin alındı. Hiçbir neden ortaya koyamadıkları gibi, yargılanmaları dahi yapılamadı.
Diğer yandan deyim yerindeyse taş üstünde taş bırakmadılar. Bütün şehirleri yakıp yıktılar.
İnsanlar işkencelere maruz kaldılar, vahşice öldürüldüler, paramparça edilmiş bedenleri arabalarının arkasında köy köy, sokak sokak dolaştırılıp ölü bedene dahi eziyet ettiler,  bununla bir de bütün halka gözdağı verdiler. Anne ve babalara, çocuklarını gömecek hakkı dahi tanımadılar, ya da gömebilecekleri bir şey dahi bırakmadılar. Çocuklara, annelerinin ölümünü izlettiler ve günlerce sokakta beklettiler. Kadınları üryan sokağın ortasında günlerce tuttular. Çocukların kolunu kırdılar, panzerle ezdiler, gözaltında yok ettiler.
Üstelik, halka o manzarayı izleterek acıların katmerlisini yaşattılar.
Hastanelerinde adı ” Çayan” olan çocukları tedavi etmeyen doktorlar, Kürtlere hakaret eden zihniyetleri yetiştirdiler.
Diğer yandan da bütün bunları yapacak nesiller yaratmaya devam ettiler
Eğitim sistemini yerle bir ettiler. Okumayan, sorgulamayan, düşünmeyen; yobaz, bilinçsiz bireylerin çoğaldığı alanlar açtılar ve bu alanları hızla çoğalttılar. Ahlaki değerler çöktü; tecavüzler, tacizler arttı. Sokakta kadınlar özgürce dolaşamaz hale geldi. Saldırıya uğradılar, öldürüldüler. Öbür yandan tüm canlılara eziyet ettiler. Doğayı katlettiler, hayvanlara cinsel ve bedensel eziyet ettiler.
Muhalif olan herkes susturulmaya çalışıldı. İşlerinden edildiler. Hak ve hukuk denen şey bir kişinin iki dudağı arasında sıkışıp kaldı.
Beraber yol aldıkları herkesi susturdular. Çaldılar sonra da yalanlar söylediler ve yalanlarına inandırdılar. Açık açık dernekler kurdurup tehditler savurdular. Dini kullandılar, siyaseti kullandılar ve tüm bilgisizlikleriyle ve eğitimsizlikleriyle ülkeyi karanlığın dibine çektiler. Üstelik bütün bunları bu ülkenin demokrat, aydın ve ezilen halkın üzerinde oluşturdukları baskı ve zorbalıklarıyla yaptılar.
Dün Kürt halkının kardeşi oldular, bugün düşmanı…
Dün dindar, bugün dindarlıklarına “Atamızı yedirtmeyizi” eklediler.
Bütün bu süreçleri, kendilerine değmeyeceğini düşünerek göz yumanların, susanların Kürt fobisi desteğini alarak gerçekleştirdiler ve sürdürdüler üstelik.
Şimdi ise o gün susanların üzerine oynamaya başladılar, bütün imkanlarını seferber ederek.
Yani sonuç itibariyle bütün bu süreç, en başından beri geliyorum dedirtiyordu zaten. Bütün bu tehlikeyi iyi okuyup görenler ise ya sustu, ya susturuldu.
Muhalifler ise, bizlere dokunmazlar hesabı güderek; görmediler, duymadılar, bilmediler. Ya da kendi çıkarlarına yarayacak ve onunla yol alacak kadarını gördüler duydular ve söylediler…
Son zamanlarda gündem epey sıcak yine. O günlerden bugünlere ulaşan ve açığa çıkan olaylar zinciri, tahmin edersiniz ki bugün olup ortaya çıkan bir konu değildir, olamaz da zaten. Öncesinde de değindiğim gibi, bütün bunlar bir sürecin ürünü ve sonuçları. Zarrab olayı, Man Adası derken ABD’nin, “Kudüs İsrail’in başkentidir” demesiyle gündem daha da ısındı. Gündemdeki olay, bir öncekini unutturur mu bilemiyorum ama terörizmin göbeğinde bir ülke, bir başka ülkeyi terörizm ile suçlayarak ve o ülkeye ahlak dersi vererek ortaya çıkan olayları unutturmak için Kudüs’ü ortaya attı bile. Ülkenin bütün kesimi bununla meşgul son birkaç gündür.
Topyekün, Kudüs’ü yedirtmeye niyetleri yok gibi şimdilik.
Bütün bu süreçleri değerlendirirken;
Keşke Demirtaş’ı, diğer Milletvekillerini, Nuriye’yi, Semih’i ve o kadar insanı yedirtmeselerdi.
Yakılan, yıkılan köyleri şehirleri yaktırtmasalardı, yıktırtmasalardı.
Çocukları, kadınları ve onca masum insanı öldürtmeselerdi, özgürce yaşamalarını sağlasalardı.
Demeden edemedim…
Zarif LAÇİN

Zarif LAÇİN Kimdir?

25 Mart 1981 doğumlu Zarif, “kaliteli insan, kaliteli bir yaşam doğurur ve geride bırakabileceği de yine öyle bir hayat olur” diyor. Tüm hikayeler o ilk nefesten itibaren hayat bulur. Suya atılan taşın oluşturduğu küçük çaptaki dalganın, bir başka çapta büyük dalgaları peşinden sürüklediğini unutmamak gerekir. İşte bunu hiç unutmayan kişidir Zarif.

Radyo-Tv Yayıncılık sadece bir meslektir onun için…

 

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?