@Sosyal paylaşım halleri / Edip YEŞİL

@Sosyal paylaşım halleri

Gazlı lambaların aydınlattığı yoksul odalarda öğrendim okumayı, yazmayı, düşünmeyi. İcat edilen elektrik henüz bizim mahalleye uğramamıştı. Her şey geç gelirdi kenar mahallelere: Su, elektrik, televizyon, telefon… Çok kalabalık bir ailede kayboluyordum. Evlerin birbirine girdiği, her şeyin düşlerin dahi ortak olduğu büyükçe bir sokak, içinde bir ev! İnsan böylesi bir ortamda nasıl büyüdüğünü fark edemiyor haliyle. Bir de bakmışız ki kocaman bir insan olmuşuz.

Günümüz bilişim çağıyla bir kıyas yapacaksak “sosyalleşme” bu kadar yaygın ve azgın değildi o zamanlar. En fazla komşulara yahut akrabalara bir çay içmeye, dolu dolu muhabbet etmeye gidebiliyorduk. Elimizde evde yapılan bir tatlı, muhallebi, şekerleme vs. akşamlayacağımız adrese giderdik. Telefon yoktu, elektrik azdı, televizyon mahallenin zenginlerinde bulunurdu sadece. Bize kalan akşam muhabbetleri… Kış gecelerinde yapılan sohbetler ayrı bir keyifti. Hele sevdiğim bir aileyse o zaman gece karnavala dönüşürdü. Büyükler büyük konuşurdu: O ağanın, şu ağanın yaptırımlarından, amelelerin aldığı ücretlerden, yoksulluktan, yoksulluğa kaynaklık eden canavardan, ambara bu kış koyulan zahirenin miktarından, değişen ahlak kurallarından, gelecekten vesaire, vesaire. Biz küçüklerin ise böyle bir derdi olmazdı. Sobanın etrafında dört dönerdik. Daha çok ceviz, badem, kuru incir yemek için yarışırdık. Sobanın üzerinde pişen kestanelerin pişerken çıkardığı sesi dinlemek için parmağımızı dudaklarımızın üzerine sürer ve “sus” işaretini sessizlik olsun diye yapardık. Kestane kabuğunu çatlattığı zaman sobanın üzerine saldırırdık. Elimizi yakma pahasına atılırdık deli gibi yanan sobanın üzerine. Sonra yanan parmaklarımızı üfler acımızı dindirirdik.
Kadınları sorarsanız onlar mutfak işleriyle meşgul olurlardı. Çay gelir, çay bitmeden kuru yemişler, hemen sonrasında meyveler… Aralıksızca devam eder bu servisler, bu gel gitler. El pençe erkek önünde olurdu kadın. Uzaktan, uzaktan erkeklerin sohbetlerine kulak verirlerdi. Arada bir çocuklara “şşşttt sessiz olun, bakıyim!” diyerek erkeklerin ihmal ettiği sorumluluğu üstlenirdi. Dünyada olup bitenler, köyde, kentte, mahallede ve ailede olup biten her şey konuşulurdu gece muhabbetlerinde. Kulaktan kulağa, dilden dile fısıltılar yayılırdı. O gaz lambaları tutuştururdu karanlığı. “Duydun mu bak neler olmuş şehirde!” fısıltısı çok uzak bir yerlerden geliyorsa “bir varmış bir yokmuş” diye başlanırdı anlatılmaya. Ya bir kahramanlık öyküsüdür ya da ibretliktir. Bazen nasihatlerle dolu bir öykü anlatılır gece boylarınca. Ama hep anlatıcı olan erkeklerdir. Kadınlarsa dinleyici olurdu. Ya da anlatıcıya servisçi!

Öyle baş döndürücü bir hızlılık yoktu. Her şey ağırdan ağırdan giderdi. Ekim aylarında ekinler ekilir. Kış aylarında sebzeler toplanır. Yaz aylarında kış hazırlıkları… Pamuklar, buğdaylar, mısırlar… Her şeyin bir sırası ve zamanı vardır. Toprağın bile acelesi yoktu, bazen nadasa bırakılırdı. Oysa şimdiki zamanlar hızlı zamanlar. O kadar ki kimse kimseyi dinleyecek vakit bulamıyor. Nadasa bırakılan topraklar bile aralıksızca sömürüye tabi tutuluyor.
Şehirlere yeni icatlar geliyordu. Yeni işyerleri açılıyor, bilinmedik yerlerini keşfediyordu insanlar. İç dünyalarındaki kötülükler daha tez yayılmaya başlıyordu. Bizler okumayı gaz lambası ışığında sökmüştük. Yeni çıkan kitapları, klasikleri okuyorduk. “Pamuk Prenses” ile başlayan okuma serüveni “Ana, Benim Üniversitelerim, Bitmeyen Kavga, Martı, Diriliş, Budala, Anna Karaninna” ile devam ediyordu. Pamuk işçileri eylül aylarında kış mahzenini doldurmak için dörtnala toprağa karışıyor, kozalaklardan çıkan “Bereketlerin” ödülünü alıyordu.

Kahvehaneler kışa hazırlık esnasında gelen postacıların uğrak yeri haline dönüşüyordu. Mektuplar geliyor, tebrik kartları gidiyordu ağırdan ağıra. “1 Nisan şakaları” giden gelen mektuplarla anılır olmuştu. İnsanlar yazıyordu; Jüliet’i, Hamlet’leri… Okuyordu; Dostoyevski, Tolstoy, Marks, Engels, Lenin, Evrim Teorisi, Anti Dühring, İktisat, Siyaset…

Sayfalarca, iletilemeyen duygular, fısıltılar yazılıyordu dolma kalemlerle. Gelen mektuplar taşıdığı duygudan imzaya kadar heyecan vericiydi: “Sevgili dostum” ile başlıyordu mektuplar.

O duygularda öylesine bir emek vardı ki; beyaz kâğıt, kalem, duygular, zarf, pul, postane, postacı… Her masa başında bir kâğıt, kalem amade olurdu. Kütüphaneyi süsleyen onlarca, yüzlerce kitap… Nakşedilen duygulara pul alınırdı. Postaneye giden yollar aşındırılır. İletilen bir mektubun yanıtı beklenirdi dört gözle. O zamanlar okuryazarlık gerçek manasındaydı. Bu manada imla hatası yoktu. “O kocaman bir çınardı” denildiğinde dizlerin bağı çözülürdü. Kötülükleri servis eden “deve soyguncusu çöl eşkıyaları” çıkınca bir âlem oldu cümle âlem.

Ortalık kirleniyor olabildiğince. Ak karaya, asi İsa’ya, alt üste, bilgi bilgisizliğe, derinlik yüzeyselliğe… Giriyor her şey birbirine. Fikir sahibi olmak için bilgi sahibi olmak gerekmiyor(!) bu zamanlarda. Klavyelerin maharetleri kes-kopyala-yapıştır ile bir çığır açılıyor(!) Herkes her şeyi bil(m)iyor. Bilgi kolaylıkla elde ediliyor. Görüyor, takip ediyor sonunu getir(m)iyor. Bu kadar yavaş olan bir dünya birden hızlı dönmeye başlıyor. Saatler yetmiyor, günler kısalıyor ve insan uçuyor dünyanın üzerinden. Fırlıyor adeta. Sarhoş bir edayla her şeye kayıt-sız kalıyor. Uzaklaşıyor geçmişinden, geleceğinden. Şimdiki zaman kalıbına giriyor. Bugünün heyecanlı “kes-yapıştır, beğen- yorum yap- paylaş” sosyal paylaşım ağlarında hızla kayboluyor.

Artık kimse kimseyi ziyaret etmiyor. Hal hatır sormuyor. Acısına, yarasına dokunmuyor kimse kimsenin. Sosyalleşmenin “az” yaşandığı mektup yazma ve kitap okuma çağı geride kaldı artık. Derinleşme çağı geride kaldı. Yüzeysellik, kalitesizlik revaçta! Yepyeni bir çağ ‘çığır’ açtı: “A-sosyal paylaşım siteleri…”

Edip YEŞİL


Edip YEŞİL KİMDİR?

Edip Yeşil 1976 Antakya doğumludur. Eğitimini doğduğu kentte tamamladı. Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Felsefe bölümünü okudu.
Pir Sultan Abdal Dayanışma Derneği yönetim kurulu üyesidir.
Antakya’da düzenlenen Bedirge Kültür ve Sanat Festivali tertip komitesi başkanlığını yürütmektedir.
Birçok kültür ve sanat etkinlikleri organizasyonu düzenleme komitesinde yer almıştır.
İlk şiirlerini 1993’te yazmaya başladı. Atak, Bedirge, Orontes, Sovtna gazete ve dergilerde makale, şiir ve öykü gibi yazınsal ürünleri yayımlandı.
AntakYalova öykü ve şiir seçkisi yanı sıra birçok ortak kitap çalışmasında yer aldı.
Çıngı Yayıncılık’tan Haziran 2014’te çıkan “Sen Yoktun Ben Üşürken” isimli şiir kitabı bulunmaktadır..

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?