Kimyasal kulübü kaybetti Suriye kazandı! / Ferhat AKTAŞ

Kimyasal kulübü kaybetti Suriye kazandı!

Sahada gelişmelerin Suriye yönetimi ve müttefiklerinin lehine sonuçlar ürettiği, savaşın ilk yıllarında yaşanan çekilme ve kayıpların büyük oranda telafi edildiği, dış desteğe rağmen ihvancı-vehabbi silahlı örgütlerin peşi sıra yenilgiler yaşadığı ve sahadaki ilerlemelere paralel şekilde Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın diplomasi masasında da eli güçlenmişken görünür dengeleri değiştirme potansiyeline sahip olmayan saldırgan Batılı emperyalist koalisyon tehdit, şantaj ve askeri müdahale tartışmalarına yoğunluk kazandırdı. Yine ve yeniden dillerine pelesenk ettikleri gerekçeleri ‘kimyasal saldırı’ iddiasıydı.

Lazkiye kuzey-kuzeydoğu, Halep, Tedmur, Deyrezzor cephelerinde askeri olarak stratejik kazanımlar elde eden Suriye ordusu ve müttefik kuvvetler (Rusya, İran, Hizbullah), gerek IŞİD gerekse de El Nusra menşeli terör örgütlerine karşı süren savaşta önemli başarılara imza atan muhabir kuvvetlerini Hama kuzey kırsalı-İdlib’in güneydoğu ekseninde çoklu terör işgaline karşı harekete geçirdi. Bölgede bulunan El Nusra (HTŞ), Ahrar’uş Şam, IŞİD, TİP, ÖSO gruplarıyla Aralık 17-Ocak 18 tarihli, bir ayı aşkın süre devam eden çatışmaların ardından bölgedeki tüm terör örgütleri yenilgiye uğratıldı, 400 kilometrelik alan temizlendi ve en önemlisi 2015 yılında kaybedilen stratejik Ebu Zuhur Hava Üssü kontrol altına alındı. İdlib’te üstlenen çokuluslu terör örgütlerine yönelik olası harekatta mevcut kazanımın niteliği daha net anlaşılacaktır. Ocak ayının ikinci haftası hava üssünün kurtarılmasıyla birlikte operasyonun İdlib’in iç kesimlerine doğru genişleyeceği yönünde beklenti ve öngörüler revaçtayken, beklenmeyen bir kararla Suriye ordusu ‘operasyon tamamlandı’ açıklaması yaptı. Özellikle Süheyl Hassan’ın komuta ettiği Kaplan Kuvvetleri’nin hangi cephe sevk edileceği merak konusu oldu.

Doğu Guta olasılıklar arasında dillendirilmesine rağmen Deraa, Kuneytra, El- Tanf gibi alanlara da dikkat çekiliyordu. Ve bir dizi önceliğin sonucu başkentin dibindeki Doğu Guta için ‘vakit geldi.’ Burası küresel şer koalisyonuna göre Şam’ı işgal etmenin sıçrama tahtası, sözde ‘İslam ordularının fetih için’ harekete geçeceği ön cepheydi. 2012’den 2014 sonlarına kadar Şam’ın merkezini Batı ve Doğu eksenlerinden zorlayan, ciddi bir alan hakimiyeti sağlayan anılan örgütler periyodik olarak gerçekleştirdikleri saldırılarla nüfuz ettikleri gerici kesimler nezdinde ‘taguta karşı cihad’ motivasyonunu diri tutuyor, destekçileri rejimler tarafından biricik ‘muhalifler’ olarak korunup kollanıyordu.

‘’Suriye’nin Dostları’’ adıyla hareket eden NATO’cu kamp ve bölgesel işbirlikçileri Siyonist İsrail rejiminin güvenliğinin G-BOP’den geçtiğini düşünerek direniş ekseninin temel iki gücünden biri olan Suriye’yi gözüne kestirdi, ‘Kudüs’ü Siyonist rejime sorunsuz bir şekilde peşkeş çekmenin yolu Şam’ın düşürülmesinden geçer’ denildi. Siyo-Emperyalist projenin tetikçiliğini de Türkiye, Suudi Arabistan, Katar gibi ülkelerin himayesi altındaki silahlı örgütler üstlendi. Washington, Londra, Paris, Tel Aviv gibi merkezlerde pişirilen G-BOP’nin bölgedeki taşıyıcı kolonları da Ankara, Riyad ve Doha oldu.

‘Libya modelinden’ esinlenerek Suriye’ye yönelik darbe sistematiği, işgal, zora dayalı yöntemlerle yönetim değişikliği projelerinin gerçekleşebilmesi için kullandıkları çokuluslu selefi-tekfirci terör öbekleri içerideki İhvan artığı yandaşlarının desteğiyle sahaya sürdü. Onlarca ülkeden devşirilen mezhepçi unsurlar sözde cihat doğrultusunda El Kaide ve İhvan-ı Müslimin menşeli örgütlerin saflarına akıtıldı, öl-öldür koşullanmasıyla Suriye ordusu ve halkına dönük saldırılara yoğunluk kazandırıldı. Akıl almaz vahşet pratikleriyle derin sosyolojik tahribatların yanı sıra ülkenin altyapısı da ciddi oranda yıkıma uğratıldı. Şam üzerindeki boğucu baskının artması ve çepeçevre kuşatılması hedefli saldırganlık suikast, bombalı intihar eylemleri, toplu kaçırma, infaz, tecavüz ve işkence pratikleriyle hız kesmeden sürdürüldü. Kaotik bir ortam yaratıp kitlelerde korkuyu baskın hale getirmek istiyorlardı. İlk yıllarda yaşanan can sıkıcı askeri kayıplar, medya araçlarının yoğun dezenformasyon karşısındaki donanımsızlığı, ordunun kırlardan kentlere doğru yay taktiğiyle çekilmesi gibi kimi faktörler ‘acaba nereye gidiyoruz?’ başlıklı kaygılara yol açsa da kurmay politik-askeri liderlik, ağırlıkla Siyonist işgal kuvvetlerine karşı konumlanan orduyu yeni savaş konseptine göre dönüştürebildi, devlet bürokratik yozlaşmalar nedeniyle akamete uğramış olsa da yapısal direnişçi kimliğini yeniden güçlendirdi, mezhep-taife tuzağına düşmeyerek her kesimden destek aldı, vatan savunması motivasyonuyla halkı militanlaştırdı ve savaşımını halklaştırdı. Şam’ı çepeçevre saran selefi-ihvancı örgütlerin ‘fetih’ çığırtkanlığından imdat bağlamlı ‘dram edebiyatına’ yaslanmaları bu niteliksel değişimin bir ürünüydü.

Hatırlatmak gerekirse; sahadaki örgütlerin sınır aşırı destekçisi güçlerin angaje oldukları İslam kisveli proje tetikçiliğinde pişkinlikte çığır açarak, ilk 2 yıl boyunca, neredeyse her cuma günü namaz sonrası sokaklara çıkıp; ‘Şam’ın yaklaşan kutlu fethini selamlama’ pratikleri başta Doğu Guta olmak üzere Batı Guta ile Kalamun bölgelerinde elde edilen nispi başarılarının yarattığı erken zafer beklentisiyle gerçekleşmişti. Yine akılda tutulmalıdır ki; işletilen proje İslam kisveli olduğu için tarihsel arka plan yaratımında yalan yanlış çokça örneklemeler yapılıyor, İslam tarihi tekfirci yaklaşımlarını meşrulaştırmak için çarpıtılıyordu. Çeşitli şahsiyetlere addedilen hadisleri öne çıkararak saha unsurlarının dumura uğratılmış zihin dünyalarına ‘kutsiyet’ şırınga ediliyor, kurgulanan Vehabbilik İslami bir yol-yorummuş gibi empoze ediliyordu. Örnek vermek gerekirse çarpıttıkları hadislerin başında Ebu’d Derda’nın; ‘’Melhame-i Kübra gününde müslümanların merkezi Şam şehrinde “Guta” denilen yerdedir. O gün müslümanların menzillerinin en hayırlısı orasıdır.’’ sözleri geliyordu. Yine, Şam yakınlarında gerçekleşen Yermuk savaşı (12 Recep H.15/20 Ağustos 636) çarpıtılan tarihsel olgulardan biridir. İslam ordularını komuta eden Ebu Ubeyde bin Cerrah ile Bizans ordularını komuta eden Theodore Trithyrius arasında Yermuk bölgesinde yaşanan kanlı savaşın İslam ordularının lehine sonuçlanması ve akabinde Humus, Halep ve Antakya’nın fethedilmesi üzerinden günümüze uyarladıkları absürt çıkarsamalarla pratiklerine kurguladıkları teolojiye göre referans noktaları yarattılar. Özellikle 2012-14 yılları arasında ‘Dımaşk/Şam gazvesi’ için her cuma günü tekfirci unsurlara ‘selam’ gönderilmesi, destekledikleri sözde ‘Muhacir ve Ensar mücahitlerin’ kazanması, G-BOP’nin beklenen zafer ilanıyla eşanlamlıydı. Şam’ı düşürebilselerdi bu durum domino etkisi yaratacak, İslam kisvesiyle İslam coğrafyasına açılan ‘fetih ve cihat’ manivelalı ‘haçlı savaşının’ önünde kimse duramayacaktı.

Doğu Guta’da ilk ‘kimyasal saldırı’ kampanyası Ağustos 2013 tarihinde sahnelendi. O zamanda bugünkü gibi büyük yaygara eşliğinde ‘rejimin sivilleri sarin gazıyla öldürdüğü’ propaganda edildi, askeri müdahale çağrıları yapıldı. İlk kampanya tıpkı ikincisi gibi Suriye ordusunun Şam merkezine kanlı saldırı ve sabotajlar düzenleyen selefi teröristlere karşı harekete geçtiği koşullarda gerçekleşti. 2013 denklemi saha şartları açısından 2018 gibi elverişli değildi fakat ordunun başkenti zorlayan örgütleri kademeli olarak geriletmesi için olmazsa olmaz zorunluluk barındırıyordu. Şam’ın güney, doğu ve kuzey banliyöleri ile kırsalının büyük ölçüde (2012-2014) örgütlerin denetimi altına girdiği dezavantajlı şartları değiştirmek için harekete geçen ordunun hızını kesme adımı olarak tasarlanan kimyasal saldırı iddiası o verili dönem açısından pratikte askeri operasyonu yavaşlatırken, uluslararası arenada askeri müdahale tartışmaları ile tehditler nedeniyle, tezgahlanan komployu boşa çıkartmak için Suriye yönetimini radikal bir karar almaya zorladı. Siyonist tehdit karşısında caydırıcı bir güç olarak geliştirdiği 1300 tonluk kimyasal içerikli rezerve sahip Suriye ordusu stoklarındaki kimyasal silahları imha etme taahhüdünde bulundu. Rusya’nın gözlemci olduğu anlaşma karşılığında sonuncusu Haziran 2014’de olmak üzere stoklarını OPCW’ye teslim etti. Suriye yönetimi hiçbir şart altında bu silahları kendi topraklarında kullanmadığı/kullanmayacağını göstermek adına adım atarken ve muhatapları tarafından da tüm kimyasal içerikli silahlarını teslim ettiği kabul edildiği halde sonrasında yine ve yeniden hegemonik güçlerin bu yönlü suçlamalarına maruz kaldı.

Suriye ordusu, Lübnan sınırının müttefik Hizbullah tarafından kontrol altına alınmasıyla birlikte sırasıyla Batı Kalamun, Batı Guta, Marj el-Sultan, Zabadani, Vadi Barada, Beit Jinn gibi Şam kırsalındaki stratejik yerleri teröristlerden temizleyerek alan hakimiyetini pekiştirdi, ağır yenilgiler yaşayan vekil örgütlere karşı psikolojik üstünlük sağladı. Geriye Doğu Guta, Yermuk kampı ve Doğu Kalamun kaldı. Doğu Guta sözde devrim/cihatın tabutuna son çiviyi çakmak, Şam halkını hedef alan terör batağına son vermek için dengeleri kalıcı bir şekilde değiştirecek alan olarak öne çıktı.

Bölgede üstlenen Ceyş’ul İslam, El Nusra, Ahrar’uş Şam ve Feylak el Rahman örgütleri asil güçlerin ajandasına dayalı uzlaşmaz bir tavır takınarak bölgeyi uzun süreli savunabileceklerini ajite ederken, 19-20 Şubat 2018’de resmi olarak başlayan askeri harekatla eşzamanlı karşı-propagandaya ağırlık verildi. Özellikle El Nusra bağlantılı, Batılı devletler tarafından finanse edilen, ‘Beyaz Baretliler’ şebekesi mizansen çekimlerle daha ilk günden itibaren kimyasal tezgâh doğrultusunda çalışmalara odaklandı. Şebekenin servis ettiği şaibeli görüntüler ile bilgi paylaşımları küresel medya organları aracılığıyla sürekli gündemde tutuldu, askerî harekâtı engellemek için olmadık iftiralar atıldı. Kaplan Kuvvetleri, 4. Mekanize Tümeni, Cumhuriyet Muhafızları, Kudüs Tugayı ve SSNP gibi ulusal savunma güçlerinin yıllardır terör örgütlerinin baskısı altında yaşayan Doğu Guta halkının da aktif desteğini alarak peş peşe belde, kasaba ve stratejik bağlantı noktalarını ele geçirmesi terör örgütleri ve hamileri cephesinde büyük bir bozgun yaşanmasına vesile oldu. Vekil örgütler devasa yeraltı tünel sistemleriyle desteklenen savunma mevzilerine rağmen Suriye ordusunun ilerleyişini durduramadı, ağır darbeler eşliğinde arka arkaya el-Naşşabiye, Hazrema, Saliyah, er-Reyhan, Sulfiniye, Cisrin, Harasta, Sakba, Terma, Kfar Batna, İrbın, Cobar, Hammuriye, Zemalka, Muhammediye, Mesraba, Mudeyra, Beit Sawa belde ve kasabalarını kaybetti. İdlib’e gidiş karşılığında ağır ve orta ölçekli silahlarını bırakan teröristler ve aileleri uzun otobüs konvoylarıyla bitik vaziyette Şam’a elveda derken, Suriye ordusunun girdiği tüm belde ve kasabalarda halkın coşkusu, askerleri sahiplenmesi, görülmeye değer görüntülerin yaşanmasına yol açtı. Bölge halkının ezici çoğunluğu teröristlerden temizlenen yaşam alanlarında kalarak vatansever tavrını açıkça ortaya koydu.

Askeri harekatın beklenenden daha hızlı sonuca doğru gitmesi, geriye sadece Ceyş’ul İslam örgütünün işgali altındaki Duma beldesinin kalması hazırlanan ‘kimyasal saldırı’ tezgahının alelacele sahnelenmesiyle farklı bir boyut kazandı. Beldeki teröristler savunma hatlarının çökmesi üzerine diğer beldelerdeki teröristler gibi ağır ve orta ölçekli silahlarını teslim edip Şam’dan ayrılmayı kabul etti. Teröristler ve aileleri 2 Nisan 18 tarihinden itibaren Türkiye sınırındaki Cerablus’a nakil edilmeye başlanmasına rağmen NATO’cu kamp/emperyalist ABD, Fransa ve İngiltere Doğu Guta yenilgisinin hazımsızlığıyla tehditkâr açıklamalarının dozajını arttırdı. Bir süredir casus Skripal olayı üzerinden Rusya’ya karşı diplomatik adımlar atan Batılı devletler yine Suudi Arabistan ve Siyonist İsrail rejiminin İran’ın durdurulması başlıklı kaygılarını da sahiplenen hezeyanik gerekçeler üretti.

Suriye’de kaybeden taraf olan Batı devletleri ‘’gark cephesinde değişen bir şey yok’’ dedirten pişkinlikle kumpas dili ve siyasetine yaslandı. Eski sömürgesi Suriye mevzusunda tarihsel düşmanlığını her vesileyle gündeme getiren Fransa’nın son kimyasal saldırı tezgahındaki rolü de şaşırtıcı değildi. Beşar Esad liderliğindeki Suriye yönetiminin bağımsızlıkçı çizgisinden taviz vermeden savaşın seyrini kalıcı şekilde lehine çevirmesiyle ‘kuyruğuna basılmışçasına’ bağıranların Suriye’ye karşı açılan savaşın suçunu paylaşan devletler olması malumun ilamıydı. Emperyalist Batılı devletler ‘rejim değişikliği’ temelinde tüm projelerinin boşa çıkartılması, tahkim edilen vekil terör araçlarının ayaklarına dolanmasının kızgınlığıyla ‘kaybediyorum ama zarar vereceğim’ minvalinde kindar cevaplar verdi. ‘Son hastane, son fırın’ başlıklı kurgusal malzemeyi tüketen kullanışlı şebekeleri ‘Beyaz Baretliler’ aracılığıyla ‘Şam’a histerik veda’ anlamına gelen kimyasal yalanını dolaşıma soktular.

Doğu Guta’nın tamamında terör işgalini sonlandıran, Duma’yı teröristlerin Cerablus’a gitmeyi kabul etmeleriyle askeri olarak ‘düşüren’ Suriye ordusunun zafer kazanmışken kendi kendine zarar verecek bir adım atması eşyanın doğasına aykırıydı. Şam’da ve ülkenin dört bir yanında stratejik Guta zaferinin coşkusu sokakları dolduran kitleler tarafından selamlanırken, Batılı emperyalist, 7 Nisan tarihinde son ‘kimyasal saldırı’ yalanını dolaşıma soktu. Amerika’nın Sesi, BBC, AFP başta olmak üzere küresel medya organları ‘Beyaz Baretliler’ şebekesini kaynak göstererek ‘rejimin klor ve sarin gazıyla sivillere saldırdığı, sayısı tam olarak bilinmese de 500 civarında insanın etkilendiğini’ flaş haber olarak duyurdu, Suriye düşmanı ülkelerin görsel ve yazılı medya araçları da ‘’mal bulmuş mağribi gibi’’ yalana yalanlar ekleyerek Suriye’ye askeri saldırı düzenlemesi için psikolojik savaşa yoğunlaştı. Ortada herhangi bir kanıt olmadığı halde ve Duma halkı iddiaları yalanlamasına rağmen Batılı emperyalistler ahlaksızlıkta çığır açarak ‘biz yapmıştır diyorsak yapmıştır’ gibi garabet gerekçelere sığındı. Tam bir yıl önce (4 Nisan 2017) İdlib’te El Nusra teröristlerinin işgali altındaki Han Şeyhun beldesi içinde ‘kimyasal’ provokasyonu tezgahlayan ABD ve işbirlikçileri kendi yalanlarını bahane ederek Humus’un doğusunda IŞİD’e karşı savaşta kullanılan Şayrat Hava Üssüne füzelerle saldırmıştı. Bu defa ‘’Esed rejimi ve destekçileri en ağır şekilde cezalandırılmalıydı.’’

Kısa bir süre önce patlak veren porno skandalı ile başı belada olan ABD Başkanı Donald Trump’ın resmi Twitter hesabında Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ı hedef alan hakaret ve tehditlerinin hemen ardından ABD’ye yaslanarak bölgede rol kapmaya çalışan silik politikacı Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’ın ‘Esad’a sert bir cevap vereceğiz’ çıkışı ve ABD’nin rol-model ortağı İngiltere’nin Başbakanı Theresa May’ın benzer sözleri Duma meselesini bir anda uluslararası krize dönüştürdü. İsrail, Türkiye, Suudi Arabistan, BAE ve Katar gibi rejimlerde 3’lü emperyalist koalisyona bağlılıklarını bildirerek, olası bir saldırıya ‘destek vereceklerini’ açıklamakta gecikmedi. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine (BMGK) taşınan kriz Suriye’yi terör örgütlerinin servis ettiği yalanlarla itham eden Batılı emperyalist devletlerin sırıtan yalan üzerinden askeri hamle peşinde olduğu gerçeğini ayyuka çıkardı. Suriye yönetimi kendinden emin bir şekilde Kimyasal Silahları Yasaklama Örgütü’nün (OPCW) Duma’ya incelemeler yapmak üzerine gelişine izin vereceğini açıklamasına rağmen 3’lü emperyalist koalisyon gerilimi tırmandırmayı seçti. İngiltere Başbakanı Theresa May, “Suriye’ye karşı askeri güç kullanmaktan başka alternatif yok” dedi. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, “Suriye’de rejimin kimyasal silah kullanımının normalleşmesine müsamaha edemeyiz” açıklamasında bulundu. Twitter fenomenliğine merak salan ABD Başkanı Donald Trump’da “füzelerimiz geliyor, yeni ve akıllı” cümlesiyle seviyesizce tehditlerini sürdürdü.

Beklenen askeri saldırının muhtevası üzerinden çeşitli senaryolar gündeme gelirken Suriye ordusu olası saldırıya karşı ülkesini savunacağını duyurdu. Beklenen saldırının yoğunluk derecesine göre alternatif cevaplar üzerinde Suriye ve müttefikleri hazırlıklarını yaptı. ABD, Fransa ve İngiltere müdahale senaryolarına Almanya’yı dahil etmek için yoğun bir diplomasi trafiği içine girse de bunda başarılı olamadılar. Tezgahlanan gayriciddi ‘kimyasal yalanına’ birçok ülke ortak olmak istemedi. 3’lü koalisyon çıkardıkları küresel tantanaya rağmen daha saldırmadan ‘en sert cevap’ barutunu tüketti, kof güç gösterileri yalnızlaştıkları gerçeğinin üzerini örtemedi. Salt devletler arası ilişkiler alanında değil, dünya halkları da ‘kimyasal kulübü’ özelliği taşıyan 3’lü koalisyonunun yalanlarına ‘hayır’ dedi. Saldırgan bu devletlerin kamuoyları tüm manipülasyona inat yönetimlerinin Suriye’yi hedef alan politikalarını tasvip etmediklerini gösteren tepkiler verdi. Geriye ‘zevahiri kurtarmak’ adına girişecekleri sınırlı haydutluk pratiği kalmıştı.

14 Nisan günü saatler 04:30 gösterdiğinde ABD Başkanı Donald Trump kameraların karşısına geçti ve “Kısa süre önce, ABD Silahlı Kuvvetleri’ne Suriye diktatörü Beşar Esad’ın kimyasal silahlarıyla bağlantılı hedeflere önleyici saldırılar yapılması talimatını verdim” dedi. Bu açıklamanın hemen ardından Başkent Şam’ı hedef alan Tomahawk seyir füzelerinin yol açtığı patlama görüntüleri ekranlara düştü. Füze saldırılarıyla birlikte yoğun bir dezenformasyonda yaşandı. Suriye ordusu hava savunma bataryalarıyla cevap verirken Şam’ın seması karşılıklı atılan füzelerle adeta kızıla kesen bir görünüm kazandı. 3’lü emperyalist koalisyonun Lübnan hava sahasını ve Akdeniz açıklarını kullanarak fırlattığı 113 Tomahawk seyir füzesinden 71 tanesini Suriye ordusu hava savunma bataryaları ile etkisiz hale getirirken yine onlarca füzede sinyal karıştırıcı önleyici teknikle hedefinden saptırıldı. Bir saat boyunca süren füze saldırısında Şam-Berze semtinde isabet alan Bilimsel Araştırmalar Merkezi binası dışında herhangi bir noktaya zarar veremediler. 3’lü koalisyonun füze saldırısıyla yıktığı Bilimsel Araştırmalar Merkezi eğitim gören öğrencilerin güvenliği nedeniyle uzun süre önce boşaltılmıştı. ‘’Savaş istemiyoruz ancak savaşa da hazırız’’ diyen Suriye yönetimi ve ordusu kendi askeri kapasitesiyle saldırgan devletlere karşı oldukça başarılı bir savunma pratiği sergiledi. 3’lü koalisyonunun ‘akıllı ve yeni füzelerini’ SSCB döneminde aldığı ve modernize ettiği hava savunma bataryalarıyla püskürterek dost-düşman tüm tarafları şaşkına çevirdi, saldırgan devletleri başarısızlığa mahkûm etti.

14 Nisan’da saatler 05:25’i gösterdiğinde ABD Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford; ‘ABD, İngiltere ve Fransa’nın Suriye hükümetine yönelik saldırılarının ilk dalgasının sona erdiğini’ açıkladı. ABD Savunma Bakanı James Mattis’te ‘yeni bir saldırı planlamadıklarını’ duyurdu. Fırlattıkları 113 füzenin 71 tanesinin havada etkisiz hale getirildiği askeri saldırıları bariz bir başarısızlıkla sonuçlandı.

Bir saat boyunca 3’lü koalisyonun füze saldırılarına maruz kalan Şam’da gün ağarırken yansıyan ilk görüntü, sivil-asker Suriyelilerin kentin meydanlarında omuz omuza durdukları zafer halayıydı. Trump, Macron ve May ile dalga geçen Suriyeliler ‘biz kazandık’ mesajını tüm dünyaya ilan etti. Yekvücut olan Suriyeliler direnen Esad yönetiminin yanında durarak küresel komplo ve saldırganlığa geçit vermedi. Hristiyan, Sünni, Alevi, Şii, İsmaili, Dürzi ortak vatan savunmasının parçası ulusal dinamikler düşmanlarına son ‘kimyasal yalanı’ üzerinden bir ‘pirus zaferi’ kazanmaları imkanını bile tanımadı. Saldırıdan birkaç saat sonra Suriye Arap Cumhuriyeti-Cumhurbaşkanlığının sosyal medya hesabından ‘direnç sabahı’ etiketiyle paylaşılan video görüntüyle çalışma ofisine yürüyerek giden Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın sakin ve moral veren tavrı takdir topladı. 7 yıldır hegemonik devletlerin saldırganlığına karşı vatan savunmasını komuta eden Cumhurbaşkanı Beşar Esad, 3’lü koalisyonun askeri saldırısından sonra oldukça net bir mesaj verdi. Esad; “terörizmi destekleyen Batılı güçlerin artık kontrolü kaybettiklerini kabul etme zamanı geldi. Aynı zamanda onlar halklarının ve dünyanın güvenini kaybettiklerini de hissediyorlar. Bu saldırıları Suriyelileri birleştiriyor ve ülkenin her santiminde terörizmi ezme ve mücadele etme konusundaki kararlılığını artırıyor’’ dedi.

Sahada Doğu Guta zaferini Doğu Kalamun zaferi takip etti. Şu günlerde süren operasyon kapsamında da Şam’daki son terör adacığı Yermuk bölgesinin temizliği gerçekleşecek. Suriye’nin özgür ve aydınlık geleceğe yürüyüşünü hiçbir güç durduramaz.

Ferhat AKTAŞ

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?