Ferhat AKTAŞ ile gündeme dair: Türkiye ve Ortadoğu’dan yansıyanlar

Türkiye ve Ortadoğu’dan yansıyanlar

Araştırmacı-yazar Ferhat AKTAŞ  ‘Gazetelink.com’ için gündemi değerlendirdi.

-Türkiye gündemi ile başlamak istiyoruz. Şu an sesi boğulmak istenen bir direniş söz konusu. Açlık grevi direnişini sürdüren Nuriye ve Semih, gözlerden uzak tutulmak istenen ev hapsine mahkum edilen Semih’in eşi Esra Özakça, Acun Karadağ ve diğerleri… Bu süreç ile ilgili ne düşünüyorsunuz, sizce nasıl sonlanacak?

Ferhat AKTAŞ: Ankara Yüksel Caddesi’nde KHK zulmüne karşı aylarca oturma eylemi yapan, görmezden gelinen ve ardından süresiz açlık greviyle bedenlerini ortaya koyan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça ‘işimize geri dönmek istiyoruz’ diyor. 15 Temmuz darbe girişimini bahane ederek kendi sivil darbe sistematiğini hayata geçiren AKP iktidarı, OHAL rejimine yaslanarak, on binlerce insanı ‘muhalif’ oldukları gerekçesiyle işinden attı, atmaya devam ediyor. Periyodik olarak çıkartılan KHK’larla sol, demokrat ve yurtsever… yüzlerce insan kamu ve öğretim kurumlarından tasfiye edildi. Darbe-darbecilerle bir yakınlığı bulunmayan, gericiliğe karşı çıkan ve gerekli sınav, liyakat esaslarından geçerek mesleki kariyer elde eden insanların gayriresmi istihbarat raporları, sendika üyeliği, politik tercihleri ve meşrebi kimliğine göre hakkında hüküm veriliyor ve iç hukuk yolları kapalı olacak şekilde KHK ile işi-ekmeği elinden alınıyor. İktidar yandaşlarının gururla söyledikleri gibi; onlar gibi düşünmeyenleri, Saray’a biat etmeyenleri ‘sosyal ölü’ haline getirmek istiyorlar. Zorbalık, keyfiyetçilik ve saldırganlık hiçbir zaman bugünkü gibi dizginlerinden boşalmamıştı. ‘Ya benimlesin ya teröristsin’ hoyratlığı çok partili sisteme geçildiği 50’li yıllardan günümüze bugün dayatıldığı haliyle pervasızca yoğunlaşmadı, bu açıklıkta bir düşmanlaştırma projesine dönüştürülmedi. İslamofaşist akıl türevlerine rahmet okuturcasına ülkenin ilerici, anti-emperyalist, aydınlanmacı birikimine saldırıyor. Mevcut tablodan hakkaniyetli bir yaklaşım çıkmaz.

Süresiz açlık grevinde olan Nuriye ve Semih hocaların tutuklanması, kendilerine destek veren KHK mağduru insanların benzer şekilde cezai yaptırımlara maruz kalmaları iktidarın süreci çözüme kavuşturmak gibi bir niyetinin olmadığını gösteriyor. Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtına Nuriye ve Semih hocalar için çiçek koymak isteyenlere bile nasıl müdahale edildiği ortada. İktidar bu haklı talebi bastırabilmek için ‘terör’ bağlantıları keşfediyor, ‘yeni Tekel-Gezi planlanıyor’ kurgularına sarılıyor (ki Tekel ve Gezi meşru direnişlerdir, onurlu hak arama mücadeleleridir) ve medya araçları üzerinden tutuklu oldukları halde iki eğitimciyi peşinen ‘örgüt üyesi’ ilan ediyor. Kendi hukuk kurumlarını hiçe sayarak bunu yapıyor. Akıl almaz bir hazımsızlık söz konusu. Elbetteki KHK’lara karşı tek kayda değer direnişe bu iki eğitimci imza attığı, korku duvarını yıktıkları ve kamuoyunda önemli oranda farkındalık yarattıkları için iktidar meseleyi ilkel intikamcı zemine dayanarak okuyor, bağnaz tabanını komplo teorileriyle dolduruşa getiriyor. Diyaloğa kapalı, peşin hükümlü ve dar klik tavrı sergileyen iktidarın süreci tıkamasının bir diğer nedeni de Nuriye ve Semih hocaların ardından mağdur ettikleri binlerce insanın harekete geçeceği korkusudur. Haksız da sayılmazlar. Çünkü mevcut yönetme biçimi sürdürülebilir değildir. Baskılanan dinamikler ses verecektir. Umarım muhalefet güçleri Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın hapishane koşullarında kritik eşiği geçen süresiz açlık greviyle dayanışmayı artırır, onları yaşatacak bir kazanım elde edilmesi için daha kararlı olunur. Özellikle sendikalar ve meslek kuruluşları gerekçe üretmeden harekete geçmelidir.

-Türkiye’nin sıcak gündeminden bahsederken müfredata giren ‘cihat’ kavramını sormadan geçmek istemiyorum. Gelecekte bizi nelerin beklediğini AKP’nin korkusuz ve apaçık attığı yeni adımlarla artık daha net bir şekilde görüyoruz. Bu yeni cihatçı anlayışa karşı neler yapılmalı?

AKTAŞ: MEB’in yeni eğitim yılı müfredatında ‘cihat’ kavramına yer vermesi, evrim teorisini ideolojik bakış açısıyla müfredattan çıkarması, bilimin yerine hurafeleri esas alması bize nasıl bir gelecek kurguladıklarını gösteriyor. Lakin hemen her konuda olduğu gibi eğitim-öğretim alanında da dikiş tutturamıyor, yapboz tahtasına dönen müfredat ve yönetmelik değişiklikleriyle eğitim kurumlarını çökertmek dışında başarı örneği sayılabilecek model yaratamıyor. İHL(imam-hatip lisesi)’nin teşvik edilmesi, birçok okulu İHL’ne çevirmeleri kısa vadede ideolojik tatmin açısından kendilerini mutlu ediyor olsa da mutlak surette iktidar değişiminin ardından iflas edecek yatırım olarak görüyorum. Buradan kendilerine ülkenin çehresini değiştirecek ‘kindar nesil’ yaratamazlar. Bir kere adı üstünde İmam Hatip okulları mezhebi alanla ilgili ihtiyaç duyulacak sayıda öğrenciye eğitim vermeli. İHL sınırlandırılırken yerine düz, ticaret, meslek ve fen-matematik okulları yaygınlaştırılmalı. AKP’den sonra olacak olan da bundan başkası olamaz. Eğitim sistemine ‘deli gömleği’ giydirmek isteyen, eskinin bile gerisine düşen saldırganlık püskürtülecektir. Tabii ki bunların cihat anlayışı Vahabbi ekolden görece farklı. Apolitik bir karakter taşıyor. Daha çok gündelik siyasette nemalanma örtüsü işlevi görüyor. MEB’in müfredatında da anılan yaklaşım bariz belli. “15 Temmuz bir cihattır” ibaresi geçiyor. Oysa 15 Temmuz eski iktidar ortağının arkasında olduğu darbe girişimidir ve buna karşı harekete geçenlerin gerek kışlalarda gerek sokaklarda saatlerle sınırlı bir bastırma pratiğidir. Ne teolojik açıdan ortada ‘kafir’ ne de reel düzlemde başka bir devletin askerleri vardır. Resmi mezhep dairesinin parçası iktidar kliklerinden Fetullahçıların TSK içindeki kadrolarının başarısız darbe girişiminin bastırılması cihatla eşdeğer görülemez. Bastırma pratiği ile cihat bambaşka şeylerdir. Ortada kelime anlamıyla bir ‘cihat’tan ziyade ‘cidal’ var. Yani tarafların birbirine üstünlük kurmaya çalıştığı çıkar çatışması. İktidarın kendince tarih yaratımı gayesi var fakat 14 yıldır bu anlamda kurumlaştırmak istedikleri yeni tarihi yazımı ve rejimin kurucu iradesi Kemalistleri taklit ederek her şeyi kendini merkeze koyarak başlatma adımları güdük kaldı/kalmaya mahkumdur. Sorunuz bağlamında bir hususa daha değinmek istiyorum. Zorunlu din dersleri-siz resmi mezhep dersi olarak görün- zorunlu olmaktan çıkarılmalı. Eğitim kurumlarında din-mezhep derslerinin öğrencinin gelişimine herhangi bir katkısı olmadığı gibi resmi mezhep dairesine tabi olmayan başta Aleviler olmak üzere toplumun çok farklı kesimlerine devlet eliyle uygulanan asimilasyon dayatmasıdır. Gerici müfredatları kendileriyle birlikte tarihe karışacak buna inancım tam. Anadolu aydınlanması açısından önemli bir rol oynayan tarihsel kişiliklerden Hünkar Hacı Bektaş-i Veli’nin işaret ettiği gibi: “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.” Aydınlık geleceğimizi çağ dışı zihniyetin karartmasına izin vermeyeceğiz.

-15 Temmuz’u cihat gibi göstermeye çalıştıklarını söylediniz. Bunun üzerine bir soru sormak istiyorum. Geçtiğimiz günlerde ‘tebrik’ ifadeleriyle adeta ‘kutlamalara’ dönüştürülen 15 Temmuz anmasının 1. yıl dönümü yapıldı. Darbe girişimi ve sonrası, darbe bahane edilerek yaşatılan hak ihlalleri hakkında neler düşünüyorsunuz?

AKTAŞ: AKP sözcüleri çeşitli vesilelerle medyaya yaptıkları açıklamalarda; “eğer darbe başarılı olsaydı on binlerce kişi tutuklanacaktı, devletin tepesinde Hoca Efendi ilan ettikleri malum şahıs olacaktı, her şeye o karar verecekti” diyor. Peki darbe girişimi bastırıldıktan bir yıl sonra ülkedeki durum farklı mı? Darbecilerle hesaplaşıp demokratikleşmediğimize göre gidişatı farklı parametrelerle değerlendirmeliyiz. Son bir yıl içinde 50 binin üzerinde kişi tutuklandı, yüz binlerce kişi hakkında soruşturma açıldı, binlerce kişinin malvarlığına el konuldu, on binlerce kişi işten atıldı, yüzlerce kişi hayatını kaybetti, onlarca televizyon kanalı, gazete, dergi, radyo ile yüzlerce internet sitesi muhalif çizgiye sahip oldukları için kapatıldı, çok sayıda belediyeye kayyum atandı, milletvekilleri tutuklandı, vekillikler düşürüldü. Ülke deyim yerindeyse yarı açık cezaevine dönüştürüldü. OHAL rejimiyle demokratik muhalefet alanının kendini ifade etme zemini olabildiğince daraltıldı, basın açıklamaları, panel, miting, şenlik ve konserler sudan gerçeklerle yasaklandı. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin ortadan kaldırılması, parlamenter sistemin güdükleştirilmesi, parti-devlet modelinin dayatılması ve tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanının parti genel başkanı olması darbe girişiminin ardından yaşanagelen başlıca gelişmelerdir. Verdiğimiz örneklerden anlaşıldığı üzere Fethullahçı darbe girişimi bastırıldı ancak Saray’la vücut bulan AKP iktidarının sivil darbesi gerçekleşti. TSK içindeki cuntacıların yapmak isteyip yapamadıklarını AKP iktidarı bir yıl içinde fazlasıyla yaptı. Demokrasiyi ‘ilk durakta inilmesi gereken tramvaya’ benzeten, biatçı algılara sahip ve paranoya üretmek dışında fikir üretemeyen iktidar kadrolarının yönetememe krizi daha kırılgan süreçlere yol açabilir. Teokratik rejim inşası uğruna sürekli kutuplaştırıcı politikalara geçerlilik kazandırmaları son kertede kendilerine tasfiye gerçeği olarak dönecektir. Cumhuriyet tarihinin en bağnaz, donanımsız kadrolarına teslim edilen üstyapı kurumları kaotik açmaza sürüklenmiş durumda. Çizilen toz pembe tabloların cemaat-tarikat yapıları haricinde alıcısı kalmadı. Türkiye düzen islamcı kadrolar eliyle batağa saplanmış vaziyette. Temizlenme süreci AKP’siz bir gelecek projesinin ürünü olabilir. Bunlarla bir milim bile ileri gidilemez.

15 Temmuz’un yıl dönümünde ‘destan ve cihat’ vurgusu aynı zamanda günün resmi bir bayram havasında kutlanması biraz önce ifade ettiğim gibi yeni tarih yaratımı çalışmasıdır. Ancak görülüyor ki AKP ve Recep Tayyip Erdoğan reklamının yapıldığı güne katılım parti tabanıyla sınırlı kaldı. Darbe girişimi nedeniyle hayatını kaybeden 250 insanı anmak, ailelerinin acısını paylaşmak gayet normal, insani bir hassasiyettir. Tartıştığımız nokta menkıbe, mit yazımı ve kişi kültüne tapınmacı ritüellerdir. Türkiye tarihi açısından bakarsak ilk defa bir asker darbe girişimi bastırılmadı. Çıkış nedenleri, ideolojik referansları farklı olsa da sonuncusuyla beraber başarısız üçüncü darbe girişimini yaşadık. Daha önceleri de başını Albay Talat Aydemir ile Binbaşı Fethi Gürcan’ın çektiği, askerin kışladan çıkarak Çankaya köşkü ile Meclisi kuşattığı 22 Şubat 1962 ve 20 Mayıs 1963 tarihlerinde bastırılan darbe girişimleri oldu. Kimse o verili dönemde ülkeyi sarsan, peş peşe gelen darbe girişimlerinin bastırılmasını destanlaştırmadı, bunu bahane ederek aykırı gördükleri muhalefet odaklarına topyekûn saldırmadı. Yine akılda tutmak gerekir ki başarılı olan 27 Mayıs askeri darbesi ülkeye resmi bir bayram hediye etti. ‘Hürriyet ve Anayasa Bayramı.’ Aslında darbeciler darbe tarihini bayram havasına soktu. Sonuçta ne oldu? 27 Mayıs darbesiyle gelen resmi bayram, 12 Eylül darbesiyle yürürlükten kaldırıldı. Bugün kimse hatırlamıyor. 15 Temmuz’u ülkenin resmi mezhep dairesinin parçası cemaatlere ipotek edilmemesi bağlamında ders çıkarılan, yarattıkları tahribatların en geniş kesimler tarafından bilince çıkarıldığı gündemle anma törenlerine konu etmek doğrudur. Yoksa dar parti tabanını konsolide eden propaganda çalışmalarıyla darbecilerle hesaplaşılmaz.

-‘Demokrasi nöbeti’yle sokağa çağrılan vatandaş ile başından itibaren ‘terörist’ olarak suçlanan ‘adalet yürüyüşçüleri’ni kıyaslamanızı istiyorum. Adalet isteyeni ‘terörist’; demokrasi talepçilerini ‘kahraman’ kılan bir anlayış var. Sizce vatandaş nezdinde bu ifadelerin karşılığı nedir?

AKTAŞ: Ne iktidar partisinin çağrısıyla sokağa çıkanlar, ne de adalet yürüyüşü ve mitingine katılan milyonlar birbirinin düşmanıdır. İktidardaki düzen islamcı parti, halk kitlelerini birbirine düşmanlaştırarak toplum mühendisliği uyguluyor. Bizler bu tuzağa düşmemeliyiz. AKP’ye oy veren, çekim alanında olan milyonlara hitap etmeli, onlara bu iktidarın gerçek yüzünü göstermeliyiz. Yanılsamalara son verecek, bir arada yaşam kültürünü güçlendirecek ve demokratikleşmenin herkesin ortak çıkarına olduğu gerçeğini ete kemiğe büründürecek iktidar perspektifli muhalefet cephesini yaygınlaştırmalıyız. AKP iktidarı havuz medyasıyla ülkenin yarısından fazlasını ‘kokteyl terör’ saçmalığıyla suçluyor, sürekli fabrikasyon komplo dili ve yalan akışıyla kendileri dışındaki halk kesimlerini hedef alıyor. Peki alıyor da ne oluyor? İşte kontrolü altındaki medyanın olmayan itibarı yerlerde sürünüyor. Demek ki vatandaş ‘palavralara karnım tok’ diyor. Referandum sürecinde gördük. Ana akım, havuz ve devlet medyası 7/24 AKP-Erdoğan propagandası yaptı, hayır çalışması OHAL gerekçesiyle ciddi engellemelere maruz kaldı. Fakat sandıktan çıkamayacaklarını anladıklarında YSK üzerinden kendilerine ‘pirus zaferi’ çıkartabildi. AKP’ye oy veren ama iktidar nimetlerinden nemalanmayan, asgari ücretle geçinen, işsiz kalan, sosyal güvencesi olmayan milyonlara şöyle seslenmeliyiz; ‘bak güzel kardeşim, AKP kaybederse sen değil her devrin adamları, ülke zenginliklerini haraç mezat satanlar, yandaş iş adamları, ihaleciler, feodal ağalar, borsa vurguncuları, mezhep tacirleri, savaş baronları, kriz tellalları, saray ahalisi, tarikatlar ve emperyalizm işbirlikçisi güçler kaybeder. AKP kaybederse Türkiye halkı ayağına geçirilmek istenen prangalardan kurtulur, sen-ben hepimiz kazanırız.’   (Pirus zaferi, yıkıcı büyüklükte kayıplar pahasına kazanılan bir zafer. Kazanılan zaferin verilen kayıplardan sonra anlamsız hale gelmesini ifade eder.)

 

-‘Adalet yürüyüşü’nü desteklediniz mi? Sizce muhalefet kitlesel sokak eylemlerine devam etmeli mi?

AKTAŞ: Evet. Hak, hukuk ve adalet diyen milyonların eylemli duruşunu destekledim. Maltepe’de 2,5 milyon insanın yarattığı pozitif etkiyi oldukça önemsiyorum. Farklı kesimleri özellikle de eşitlik, özgürlük ve adalet mücadelesine aidiyet duyan halk kitlelerini bir araya getiren adalet yürüyüşü ve mitingi son yılların en kitlesel buluşmasına vesile oldu. İktidar kanadını nasıl rahatsız ettiğini deneyimledik. Adalet mitingi, AKP’nin tüm devlet imkanlarını kullanarak örgütlediği yanılsamalı kitlesellik tahakkümünü yerle bir eden güçlü bir çıkışı ifade etti. Zaten rövanşist takıntılarla hareket eden düzen islamcıları hemen akabinde 15 Temmuz’un yıl dönümünü AKP-Erdoğan propagandası eşliğinde Maltepe mitingine cevap vermek için kullandı. Fakat İstanbul Boğaziçi köprüsünün çıkışında toplanan kitlenin Maltepe’de toplanan milyonların çok gerisinde olduğuna şahitlik ettik. AKP kemik tabanına doğru daralma yaşıyor. Aslında kendileri için tehlike çanlarının çaldığını biliyor ama ‘mental yorgunluk’ bahanesine sığınıp gerçeği kabullenmek istemiyor. Olsun, etmesin. 2019 yılı erimenin iktidardan düşüşle kendilerine fatura edileceği fırtınalara gebedir. Demokratik muhalefet ortak paydalar etrafında birleşerek teokratik rejim inşasını durduracak, İhvancı düzen islamcıları telafisi mümkün olmayan yenilgiyle yüzleşecektir. Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı adalet yürüyüşü ortaklaşmak için zemin işlevi gördü. Bunu yeni adımlarla beslemek gerekiyor. Yüzü sokağa dönük, meşruluğa yaslanan ve yerelden ulusala yaygın taban insiyatifi geliştiren muhalefet çizgisiyle çağ dışı bu ‘hayasızca akın’ bertaraf edilebilir.

CHP politikaları hakkında ne düşünüyorsunuz? Eksiği ya da yanlışıyla…

AKTAŞ: Cumhuriyetin kurucu partisi CHP olduğu için tek partili dönem ve çok partili sisteme geçildikten sonraki kopuş noktaları üzerinde uzun uzadıya durmak gerekir ki bu başlı başına başka bir röportajın konusu olur. İbretlik şekilde çözülen Osmanlı’nın yıkıntıları üzerine bina edilen, ‘son toprak parçasını’ kotarma arayışının sancılı ürünü olarak ulus-devlet olarak değil devlet-ulus paradigmasına göre kurumsallaşan Cumhuriyet rejiminin tekçi özellikleri neden demokratikleşemediğini gösterir. Monarşik imparatorluğun kirli mirasını reddetme eğilimleri başından sekteye uğratılsa da ondan daha ileri olan küçük burjuva rejim inşasının adıdır Cumhuriyet. Saltanatın kaldırılması bile önemli bir kırılmanın ifadesidir. Fakat halkların eşitliği ve inanç alanına yaklaşımda sınıfta kaldı. Bugün AKP’yle örgütlü iktidar kliği haline gelen düzen islamcı hareket, Cumhuriyet tarihi boyunca egemen güçler tarafından korunup kollanan, ABD işbirlikçisi iktidarlar ve askeri darbeler eliyle büyütülen gerici birikimin acı meyvesidir. Tarihsel anlamda CHP’nin rejimin yapısal bozukluğundaki sorumluluğunu göz ardı edemeyiz. Bugün de düzen partisi olarak statüko ile değişim denklemli gelgitler yaşıyor. Eleştirilecek yönleri olduğu gibi teokratik rejim inşasına soyunan gerici kuvvetler karşısında desteklenmesi gereken ana muhalefet gücüdür. Zamanla CHP’yi de aşan politik özneler taban bulursa oradan doğru öncelikler değişir elbette. Fakat ortada şimdilik böyle nitel ve nicel güç yok. CHP’nin tabanı değişime açık; bağnaz değil. Demokratik muhalefet alanının yaygınlaşmasına koşut olarak bir takım önyargılarından arınacaktır. Sosyalistlerin ilkesel düzlemde öne çıkardıkları bir şiar var. Yanılmıyorsam şöyleydi; ”eylemde birlik, propagandada serbestlik.” CHP’ye eklemlenmeyen, politik mesafeleri olan örgütlü kesimler hak mücadelesi temelinde doğru yapılanları desteklemeli, eylemin içinde bulunarak oraya nitelik katmalı ve asgari müştereklerde ortaklaşma kültürüne soluk aldırmalıdır.

-HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve eski eş başkan Figen Yüksekdağ hala tutuklu. Bunun bir ‘intikam’ politikası olduğu çok açık. Vekiller, gazeteciler ‘terörist’ damgası yiyerek itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor. Sizce bu daha ne kadar sürecek? Geri adım atılmasını bekliyor musunuz yoksa bu politika daha da şiddetlenerek sürer mi?

AKTAŞ: HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile aldığı ceza nedeniyle vekilliği düşürülen bir önceki Eş Genel Başkan Figen Yüksekdağ başta olmak üzere tutuklanan milletvekilleri, belediye başkanları ve parti çalışanları siyasal tasfiye konseptiyle siyaset alanının dışına itilmek isteniyor. TBMM’nin üçüncü büyük muhalefet partisi, 6 milyon vatandaşın oyunu alan HDP’ye saldırganlık sınır ölçü tanımaz bir vaziyet aldı. İktidarın HDP’nin şahsında ona destek verenleri ‘terörizm’ kılıfıyla cezalandırmaya yönelik pervasızlığı kabul edilemez. Ayrıca bugün ‘terörle’ ilişkilendirip tutukladıkları HDP’lilerle bir dönem öncesine kadar ‘çözüm süreci’ işleten, açık-gizli çok sayıda heyetler arası görüşme gerçekleştiren ve Dolmabahçe deklarasyonuyla bunu kamuoyuna deklare eden AKP iktidarının kendisidir. AKP, dün ‘çözüm ortağı’ gördüğü muhalefet partisini bugün çıkarlarına uyumlaştıramadığı için ‘terörle’ suçluyor. Neresinden baksan tutarsızlık. Özellikle Kürt seçmenin yoğunluk oluşturduğu illerde seçmenin HDP’ye yönelimi, AKP’nin kimyasını bozan başlıca etkenler arasındadır. Sandıkta alt edemediği rakibini komplolar düzenleyerek, entrikalar çevirerek ve halkın iradesini gasp ederek devre dışı bırakmaya çalışıyor.

Legal-demokratik mücadelede 90’lı yılların başından beri sayısız saldırıya uğrayan, partileri kapatılan, büyük bedeller ödeyen politik Kürtlerin dayanıklılık anlamında oldukça deneyimli olduklarını söylemek gerekir. Türkiye ve bölgede marjinalize edilmeleri mümkün değildir. AKP’yle vücut bulan tarikat koalisyonunun ömrü sınırlı bir zaman dilimi içinde sonlanacak ama HDP veya ulusal eksenin güncellenen dönemsel siyasi araçları daha uzun yıllar özgünlüğünü koruyarak varlığını sürdürecektir. İtibarsızlaştırma olgusu ise göreceli bir mevzu. Kime göre böyle önemli olan budur. AKP iktidarı sadece HDP’lileri değil ülkenin yarısından fazlasını karşısına aldı. Yani, itibarsızlaştırdığını sandığı kesimler nezdinde de kendisi itibarsızlaştı ve bu derinlemesine devam ediyor. Kimse AKP’den ‘motoru soğutmasını’, geri adım atmasını ve normalleşmeye hizmet etmesini beklemesin. ‘Yetmez ama evetçi’ liberal akılsızlık iflas edeli çok oluyor. Aynı stratejik yanlışa düşenler olacaktır ancak ‘kullanışlı aptallar’ olarak kendi kendilerini kandırırlar. Düzen islamcılarının artık bunlara ihtiyacı kalmadı. Kullandı ve buruşturup çöpe attı. AKP iktidarı gerginlik yaratmadan, kutuplaştırmadan, halk düşmanlığı yapmadan duramaz. Ne zaman iktidardan düşerse o zaman müsebbibi olduğu saldırganlık sona erer.

-Daha önce sizinle AKP hükümetinin Ortadoğu politikalarını konuşmuştuk. AKP hükümetinin özellikle Ortadoğu sahasında yaşananlarla selefi örgütlere yakın olduğu biliniyor. IŞİD ve benzeri selefi örgütlere karşı tutumu değişti mi, yoksa geldiğimiz noktada farklı tutum geliştirdiler mi?

AKTAŞ: AKP iktidarının bölgeyle ilgili öne sürdüğü, kırmızı çizgi ilanıyla yüksek perdeden dayattığı politikaların miadı dolalı epey oluyor. Sünni camiaya liderlik etme fantezisi, Şam-Emevi Camisinin avlusunda “Alevi Esed rejiminin” yıkılışını kutlama ayini hayali ve rol-model ortağı Müslüman Kardeşler (İhvan) terör örgütünü palazlandırma hamleleri tarumar oldu. Esasında genişletilmiş BOP projesine bölgesel karakolluk vazifesiyle eklemlenen, tetikçi devlet olarak Siyonist İsrail rejimine hizmet eden, bu çerçevede bölgenin en gerici, ilkel ve işbirlikçi Suud ve Katar petro-dolar monarşileriyle kol kola giren AKP, savaşı tırmandıran yıkımı boyutlandıran tarafta yer almasına rağmen en büyük kaybedenlerdendir. Hatırlarsanız; selefi ve ihvancı terör örgütlerine sempati duyan sözde gazeteci ve yorumcuları cömertçe ekranlara çıkarıp, akıl zoru haritalar paylaşıyor, Osmanlı’ya atıf yaparak Halep’ten Musul’a yeni Türkiye masalları anlatılıyordu. Sonuç olarak işaret ettikleri şehirlerdeki lejyonerleri ezildi, Halep ve Musul sahipleri tarafından terörden temizlendi. AKP iktidarının Suriye savaşının ilk bir yılında tamamen mezhebi algılarla formüle ettiği, çeşitli aşamalardan geçerek son kertede uluslararası müdahale çığırtkanlığıyla zirve yapan ‘iktidar değişimi’ projesi dışında mantıki bütünlüğü olan Suriye ve bölge politikasından bahsedemeyiz. Odağında meşrebi yakınlık ilişkisi bulunan, bir dizi terör örgütünün hamiliğiyle sahada yansımasını bulan ve bölge direnme güçlerine yönelik şizofrenik tepkisellikle trajikomik vaziyet alan negatif bir rol oynuyor. Kaybetmenin hazımsızlığı kolay kolay geçmeyecek. Ancak kaybeden olarak ödemesi gereken politik bedeli ödeyecek.

IŞİD sorunsalına çıkış noktasından bağımsız yaklaşanların yaklaşımları ölçü değil. Şimdilerde başını ABD’nin çektiği ‘uluslarası koalisyon’, AKP’nin 2015’ten itibaren IŞİD’e karşı diğer selefi örgütleri desteleyen makas değişimi var olan gerçeği değiştirmiyor. IŞİD’i ‘muhalif, devrimin katalizörü, tepki hareketi’ sıfatlarıyla övgüye değer görenlerin kimler olduğu belli. ABD’nin Irak’ı işgaliyle birlikte Saddam rejiminin artıklarından devşirilen, Ebu Gureyb ve Guantanamo kamplarında eğitilen ve hiçbir zaman ABD ile Siyonist rejimi hedef alamayan selefi kadroların IİD-IŞİD-İD isimleriyle değişkenlik arz ederek sahaya sürülmesi Genişletilmiş BOP’nin, Atlantikçi kampın eseridir. Mesela 2012’den 2015’e kadar önce Nusra Cephesi sonra IŞİD adıyla silahlı varlık gösteren selefi teröristlere Türk medyasının yaptığı PR çalışmalarına, açık propaganda desteğine dönülüp bakılırsa nereden güç-destek aldıklarını görürsünüz. Batı medyası içinde geçerli bu söylediğim. Sahaya sürülen isimleri farklı rolleri aynı selefi-ihvancı terör örgütleri Atlantikçi kampın gayriresmi silahlı kuvvetleridir, NATO mücahididir. AKP iktidarı artık kendisinin ayağına dolanması sebebiyle IŞİD’e karşı operasyon düzenliyor ama kullandığı silahlı unsurlar da terörist. Komşumuz Suriye’de yasal-meşru iktidarı silahlı eylemlerle yıkmaya çalışan terör örgütleri arasında iyi-kötü ayrımına gitmenin ciddiye alınacak bir tutarlılığı bulunmuyor. IŞİD neyse Tahrir Şam, Ahrar’uş Şam ve ÖSO’da odur. Desteklenen terör örgütlerinin sınırımıza yığılmaları, Türkiye’de yaygın örgütsel faaliyetleri ve operasyonel süreçlerde kullanılacakları gerçeği büyük problemlerin habercisidir. Dikkat ederseniz; bu örgütler çok basit nedenlerle bile birbirini boğazlıyor, aynı safta yer almalarına rağmen hiç düşünmeden karşılıklı olarak silah kullanıyor. Bunların hamiliğine soyunup kullandıklarını sananlar yarın kimin kimi kullandığını acı deneyimlerle öğrenecek. İdlib’e bakın. Hatay sınırının ötesinde El Kaide bağlaşığı Tahrir Şam var. “TSK saldırırsa cevap veririz” diyor, TSK-MİT destekli grupları tasfiye ediyor. Ama aynı Tahrir Şam (El Nusra) her türlü askeri ve lojistik desteği sınırın bu tarafından aldı/almayı sürdürüyor. Bölgede başından beri selefi-ihvancı teröre karşı tutarlı savaşın içinde olan cephede Suriye, İran, Rusya yönetimleri ve devletaltı direniş hareketleri yer alıyor. AKP iktidarı mevcut cephenin başından itibaren yanında değil karşısında konumlandı. Günceldeki bazı eğilimlerini açı değişimi olarak okuyamayız. Şoven-yayılmacı karekterini koruyarak bir kaybeden olarak daldan dala savruluyor, jet hızıyla birbirine zıt açıklamalar yapıyor. Dediğim gibi; uzun yıllardır realiteden koptuğu için davranışlarında mantıki bütünlük yok, hayal kırıklığının basıncı altında arabesk tepkiler veriyor.

-Fark ettiğiniz üzere sözü Ortadoğu’ya getirmek istiyorum. Suriye’de an itibariyle gelinen nokta nedir? Savaş bitti, IŞİD ve ihvan gruplar temizlendi demek için daha ne kadar bekleyeceğiz?

AKTAŞ: Kısa bir süre önce Rusya Savunma Bakanlığı ‘Suriye’de savaşın büyük ölçüde sona erdiğini’ açıkladı. Benzer açıklamaları Suriye yönetimi de dillendirildi. Tabii ki pratikte ülkenin birçok noktasında Suriye Ordusu ve müttefikleri terörist örgütlerle, ABD destekli SDG, IŞİD ile;  selefi-ihvancı terör örgütleri selefi-ihvancı terör örgütleriyle çatışma halinde. Bununla birlikte ulusal uzlaşı temelinde yüzlerce yerleşim alanında çatışmasızlık ve silahsızlanma konusunda önemli adımlar atılıyor. Suriye’de Şam, Halep, Humus, Hama gibi şehirleri kim tutarsa o kazanan taraf görülür. Sahil bölgesinin düşman devletlerin ezberini bozan vatansever tavrını unutmamak kaydıyla Suriye Ordusu anılan başlıca şehirleri kontrol altında tuttuğu için ülkede zora dayalı yöntemlerle rejim değişikliği gündemden tamamıyla düştü. İdlib merkezli El Kaide meselesi, SDG’nin kontrol ettiği kuzey bölgesinde işgalci ABD’nin de-facto üssüleri vatan birliğini sekteye uğratan sorun başlıkları olmayı sürdürecek fakat buradan bölünme çıkmaz. Önümüzdeki yıl ve takriben yaşanacak süreçlerde savaş topyekün vatan savunması çizgisinden selefi terörün tepeleneceği terörle mücadele biçimine doğru değişkenlik geçirecek. Uluslararası alanda öncelik sırası gerilere düştüğünde bu yoğunlukta odak noktası olmayacak. Ülke bileşkesi dinamiklerin yeniden yapılanma ihtiyacı çerçevesinde siyasi ve ekonomik model arayışları tartışmaların odağına yerleşecek. Bağımsızlığından ödün vermeyen, yakın tarihin en kapsamlı küresel saldırganlığına boyun eğmeyen Suriye yönetimi yine kendisinden beklenen nitelikte siyasi katılım, reformlar, sığınmacıların geri dönüşü, istihdam alanları yaratma, ekonomik krizden çıkış ve ülkenin tahrip edilen altyapısını onarma çalışmalarını başarıyla gerçekleştirecek. Savaş şiddetinin en yoğun hissedildiği dönemlerde bile kontrol ettiği şehirlerde sosyal yaşam alanlarında renkliliği koruyan Suriye yönetimine dolayısıyla Cumhurbaşkanı Beşar Esad’a yeniden yapılanma süreçlerinde de kriz yönetimi bağlamında güveniyorum.

-Siz, bildiğimiz üzere Esad ve yönetimini de yakından takip ediyorsunuz. Esad, elini güçlendirdi diyebilir miyiz? Özellikle son zamanlarda Esad’ı sokaklarda, çarşı ve pazarda güven içinde gezerken, halkıyla sohbet edip ve sıcak temasta bulunurken sıkça görmeye başladık. Bununla komşu ülkelere bir mesaj veriliyor olduğu kesin fakat vatandaş Esad yönetimini istiyor mu?

AKTAŞ: Biraz önce vurguladığım gibi Suriye’de ‘rejim değişikliği’ söz konusu olamaz. İlgili kimi devletlerin ‘Esad gitmeli’ nakaratının özgül ağırlığı yok. Yıllar yılı buna yatırım yapan devletlerin gerçeği eğip bükmeden kabullenmesi, resmi olarak ikili ilişkilere geçmesi ve sözüm ona gayrimeşru ilan ettikleri Cumhurbaşkanı Esad’a ‘meşruluk bahşetmeleri’ kolay olmayacak. Ama hepsi tıpış tıpış sahadan çekilecek, anayasal haklarını kullanan Cumhurbaşkanı Beşar Esad’lı Suriye devletiyle birlikte yaşamayı öğrenecek. Beşar Esad’ın siyasi geleceğine yabancı devletler değil Suriye halkı karar verir. Halk onu isterse, ki önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olması durumunda ezici oy desteğiyle seçileceğine inanıyorum, görevini yerine getirmeye devam eder. Cumhurbaşkanı Esad’ın direnen halk nezdinde popülaritesi eskiye oranla daha yüksek. Kimse sorunu kişisel tercihe indirgemiyor. Küresel saldırganlıkla çökertilmek istenen ülkeyi bir arada tutan kurumsal liderliği, vatan savunmasını komuta eden Başkomutanlığı ve ülkenin anti-emperyalist, anti-siyonist ilerici birikimini sembolize ediyor. Halkın diz çökmeme iradesiyle eş anlamlı manevi temsiliyeti var. Dışarıdan hiçbir güç onu tasfiye edemez. Beşar Esad’ın sokaktaki rahat tavırlarını bir özgüven ifadesi olarak görmek gerekir.

-Peki, Trump’ın Suudi Arabistan’ı ziyareti ve milyon dolarlarla ifade edilen silah satış anlaşmasından hemen sonra ortaya çıkan Katar krizi hakkında neler söyleyebilirsiniz? ABD ve Suudi Arabistan’ın ‘yeni plan’ı ne olabilir, bu krizle ne amaçlanıyor?

AKTAŞ: Katar krizi Vahabbi kardeşler arası şişirilen çelişkilerin yoğunlaşmış halidir. Suriye ve Irak’ta kaybeden, Yemen’i askeri müdahaleyle teslim almaya çalışıp başarısız olan, İran düşmanlığıyla IŞİD’den Müslüman Kardeşler’e teröre suni teneffüslerle alan açan lakin İran’ın artan politik etkisini sınırlandıramayan Vahabbi kardeşler, aralarında nükseden gerilimin akabinde birbirine diş gösterdi. Aslında şişirilen krizden en kazançlı çıkan güç ABD oldu. Kazançlı çıkan ikinci devlet de hiç istenmediği halde İran’dır. ABD diş gösteren taraflar arasında hakemlik rolü oynayarak milyarca dolarlık fatura kesti, iplerini daha sıkıca eline doladı. Donald Trump’ın Suudi Kraliyet ailesiyle ‘kılıç dansı’ iğrenç bu rejim/rejimlerin emperyalist patrona bağlılıklarının tiyatral gösterimiydi. ABD isterse çatıştırır/isterse barıştırır. Varlıklarını borçlu oldukları Trump’lı ABD yönetimine diyet ödemek zorundadırlar. İran ise düşman kardeşler arasındaki çelişkilere oynayarak kendisine karşı senkronize olmalarını geciktiriyor, iç sorunlara kapanmalarını sağlıyor ve Katar ile ortak doğalgaz havzasının güvenliğini riske etmiyor. Suudi Arabistan, Kuveyt ve BAE batılı emperyalistlerin çıkarlarına hizmet etme amacıyla bir dizi rejimle birlikte İran’ı dengelemeye çalışıyor ancak Fars diplomasisiyle başa çıkamıyor. Eee Türkiye bu denklemin neresinde dersen politik etki bağlamında pek kaale alan olduğunu sanmıyorum.

-Katar krizi sonrası gördük ki Türkiye kendini söz sahibi olarak görse de Arap ülkeleri nezdinde pek de değer görmüyor. Sizce AKP hükümeti sağır ve dilsizi oynayarak bu değersizliği görmezden mi geliyor yoksa ciddi ciddi fark etmiyor mu?

AKTAŞ: AKP iktidarının ilk döneminde, Recep T. Erdoğan’ın Davos’taki ‘one minute’ şovuyla Arap sokaklarında kredisi artmış, bölge halklarının sempatisini kazanmıştı. Hiç unutmam; Alevi yoğunluklu Lazkiye’de binlerce kişi sokağa çıkarak Erdoğan’ın Davos’taki tavrını selamlamıştı. Fakat Suriye savaşıyla birlikte Erdoğan’a bakış açısı 180 derece değişti. Siyonist rejimle iktidarı döneminde artan ekonomik ilişkiler de onun şovmen olduğu kanaatini güçlendirdi. Bugün Arap sokaklarında karşılık bulamaz. Ona, güvenilmez, taifeci ve sorun üreten politik aktör gözüyle bakılıyor. Katar krizine dahili üzerinden yandaş medyanın kopardığı yaygara abartılıdır. Krizden faydalanma yaklaşımı iki temel handikaba tekabül ediyor. Birincisi, rol-model ortağı Müslüman Kardeşler’i koruma. İkincisi, Katar sermayesinin yatırım yönünü Türkiye’ye çevirmek ve bunu yaparken diğer petro-dolar rejimlerini kızdırmamak. Bana göre her iki adımda da beklentilerine cevap bulamaz. İşte şimdi Erdoğan bölge turuna çıktı. Suudi Arabistan’a, BAE ve Katar’a krizi provoke etmesine rağmen ‘zeytin dalı’ uzatıyor. ‘Öyle demedik böyle dedik, biz ümmetiz, kardeşiz’ minvalinde mesajları en yetkili ağızdan veriyor. Ancak Suud ve müttefiklerinde yarattığı ‘güven bunalımını’ gidermesi zor görünüyor. Daha çok sermaye akışı beklerken tersinden Arap sermayesinin kaçışıyla dumura uğrayabilir. Bölgede iflas eden ‘siyasal islamcı’ Müslüman Kardeşler’e sahip çıkma ısrarı yanlışa yeni yanlışlar eklemektir. Kimse kaybedene hak etmediği payeleri vermez. MKÖ (Müslüman Kardeşler Örgütü) Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya iflas eden, geçerliliğini yitiren bir projedir.

 

Gazetelink.com Medya

 

 

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?

%d blogcu bunu beğendi: