Ezilen ulus ırkçılığı; mümkün müdür, değil midir? Serhat HALİS

Ezilen ulus ırkçılığı; mümkün müdür, değil midir? 

Hasip Kaplan’ın belirli bir dozajda ırkçılık koktuğunu gördüğümüz sosyal medyadaki mesajından sonra HDP içinde ve dışında süregelen “ırkçılık” tartışmalarında iki çizginin açığa çıktığını görmekteyiz. Bu süreçte Kaplan’ın ifadelerini haklı bulanlar ile bunun kabul edilemez olduğunu dillendirenler karşılıklı pek çok şey yazdı-çizdi. Hatta “Kürtler ırkçı olamaz çünkü ırkçılık bir sistemdir” gibi anti bilimsel görüşler, akademik etiketle kitlelere bilimsel bir görüş olarak sunuldu. Tüm bu tartışmalar ise, bu konuda sol cenahta belirli boyutlarda bir kafa karışıklığının olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu çalışmada biz, bu kafa karışıklığının esas nedeni olduğunu düşündüğümüz (ve bizim sağ-marksist tarih yazıcılığı olarak adlandırdığımız düşünceye ait); “ulusların kaderini tayin hakkı vardır” ve “ezilen ulus milliyetçiliği meşrudur” gibi tezlerin geçerliliğini tartışmaya açacağız. Zira bu meseledeki tüm yollar gelip burada düğümlenmektedir. Şu halde ilk olarak ulusların kaderini tayin hakkının koşulsuz-şartsız savunulacağı ilkesine bakalım.

Kaderini Tayin Hakkı İlerici Çıkarlara Ters Düşebilir

Koşulsuz olarak bir hakkın tanınması demek; o hakkın ilericilikle çeliştiği noktada ya da direkt olarak ilericiliğe karşı kullanıldığı koşullarda da sahiplenilmesi anlamına gelir. Koşullar ne olursa olsun, “ulusun kaderini tayin etme hakkının” yanında yer almak anlamına gelen koşulsuz savunu, bu durumda Marksist düşünceyi kendi varlık nedeniyle çelişir hale getirebilir. Nitekim tarihte, ulusun bu hakka sahip olduğunu düşünen ulusçuların mücadeleleri, ilericilikle çelişen ve yer yer ona karşı kullanılan envai çeşit örnekle karşımıza çıkar.[1]  Tarih, pek çok ulusal mücadelenin, gelişiminin belirli bir evrensinde, toplumsal ilerlemenin önüne dikilen bir set pozisyonuna büründüğüne şahitlik etmiştir. Kaldı ki, herhangi bir ulusal mücadelenin, ulusal çıkarlarıyla çeliştiği oranda ve anda, ilerici herhangi bir harekete karşı bir pozisyon almaması için maddi bir neden de yoktur.

“Ezilen ulus milliyetçiliği meşrudur ve ilericidir” diyen sağ-marksist tarih yazımının bu önermesi de, sosyal pratikteki birçok deneyimle çürütülmüş durumdadır. Yine ezilen bir ulusa ait milliyetçiliğin, o ülkedeki ilerici hareketi bastırması, onu boğması olasılığı, tarihi birçok örnekle de gözlemlenir bir olgudur.[2]

Ulusal hareketin kurgusu, ulusal çıkar elde etme ve ulusal hedeflere ulaşmaya endekslidir. Ulusal çıkar gibi bir getirim olgusunun, ilerici bir hareket ve anlayışla çatışması; hem milliyetçiliğin hem de ilericiliğin genel formuna uygundur. Bu anlamıyla ezilen ulus milliyetçiliğinin ilericiliğe karşı olmaması için teoride herhangi bir neden bulun(a)maz. Ayrıca bu tarz bir milliyetçiliğin ilericiliğe karşı olamayacağı yönündeki soyut ve tutarsız ifadelerin, sosyal pratikte ölçümlenebilir karşılığı yoktur. Böylesi bir önermenin doğruluğunu kabul etmiş bireylerin sayıca fazlalığı, bu önermenin doğruluğunu kanıtlamaz. Bir önermenin genel olarak yaygın bir biçimde kabul edilmiş olmasıyla, o önermenin doğru olması arasında hiçbir nedensel bağıntı kurulamaz. Bir önermenin doğruluğu, onun iç ve dış çelişkilerinin teşhiri, analizi ve tespitiyle ölçülebilir ancak. “Ezilen ulus milliyetçiliği ilericidir”, “ilericiliğe karşı olamaz” ya da “ezilen ulus milliyetçiliği ırkçı olamaz” önermesinin doğru olup olmadığı da, bu önermenin doğruluğunu kabullenmiş bireylerin sayısının fazlalığı ile değil; önermenin iç ve dış çelişkilerinin teşhiri, analizi ve tespitiyle ortaya konabilir.

Her milliyetçilik, ulusal çıkar adı altında bir ulusal pazar yaratarak ulus-devlet oluşturma gibi bir gerici çaba olduğuna göre; bu çabaya erişmesinin aşamalarına ve kudretine bağlı olarak, ilericilikle çelişmesi kaçınılmaz bir duraktır. Yani milliyetçilik, gelişiminin belirli bir aşamasında, kaçınılmaz olarak ilericilikle çelişecektir.

Sömürge olmaktan kurtulmaya çalışan ulusal hareketlerin bile belirli bir aşamada ayrıcalıklı sınıf ve ezme üzerine kurulu bir düzen oluşturmaya çalışması, esasında meşruiyet ile ezilmişlik arasında kurulmaya çalışılan nedensel ilişkinin ne kadar yersiz olduğunu kanıtlar. Bu durum aynı zamanda, iktidarlaşma ve yozlaşma arasındaki reprodüktif bağı da açıklar.

Örneğin İspanyol sömürgeciliğinden kurtulmayı hedefleyen ezilen Meksika ulusçuluğu, iktidara geldiği ve ezme koşullarına sahip olduğu ilk andan itibaren, bu ezme girişiminden geri durmamıştır. Ayrıcalıklı bir zümreye ait yağma düzenini, halkı sömürmek pahasına uygulamıştır. Bu anlamıyla iktidara geliş ile yozlaşma arasındaki tipik bir örneği temsil eder.[3]  Bu yozlaşma, sadece iktidarın efsunlu koltuğuyla değil, aynı zamanda ilerici hareketlere karşı milliyetçiliğin bağrında taşıdığı saldırgan güdünün açığa çıkmasıyla da alakalıdır.[4]  Örneğin İspanyol sömürgeciliğinden kurtulma çabası içerisinde olan ve kendi kaderini tayin etme hakkının kullanımı ilkesiyle hareket eden Meksika ulusal kurtuluş mücadelesi, büyük bir demokrasi düşmanlığına dönüşerek, bir süre sonra ülkedeki tüm ilerici kadroların ve hareketlerin kanlı bir biçimde imhasını hedeflemiştir.[5]

Okuyucu ulusal boyunduruğa karşı gelişen ulusal kurtuluş mücadelesinin, ülkedeki adalet hareketlerini bastırdığına ve onları yok ettiğine ilişkin tarihi bir örnek arıyorsa, fazla uzağa gitmesine gerek kalmayacaktır. Bir ulusal kurtuluş mücadelesi olarak yaşam bulan Türkiye Cumhuriyeti ve Kemalizm’in gelişimi ve iktidara geliş süreci, tüm ilerici hamlelerine rağmen gelişiminin belirli bir aşamasında, toplumsal adalet arayışlarının kanla bastırılışına dair hatırı sayılır örnekle doludur. Okuyucu bu dönemi (resmi tarih dışı) alternatif kaynaklardan[6]  yararlanarak incelerse, varacağı sonuç bizimkinden farklı olmayacaktır.

Ezilmiş de olsa bir ulusçuluk, gelişiminin seyrine bağlı olarak, doğası gereği milli aşırılıklara evirilecek ve bir aşamadan sonra ilericiliğinden bahsedilemeyecektir. Bununla da kalmayacak, aşırılık dozajına bağlı olarak, olası ilerici hareketlere karşı bir tavır alacaktır. Kızıl Ordu’nun Polonya’da yenilgiye uğraması ve Polonyalı Marksistlerin Polonya ordusu tarafından ezilmesi buna tipik bir örnektir. Nitekim Kızıl Ordu’nun ve Polonyalı Marksistlerin yenilmesi, kaderini tayin hakkını kullanma çabasında olan Polonyalı ulusalcıların ulusal mücadelesinin önemli bir ayağıydı.[7]

Bu anlamıyla bilimsel tutum, ulusların kaderini tayin etme hakkı ya da ulusal bağımsızlığın candan ve koşulsuz savunucusu olmak değil; ulusal baskıya karşı olmaktır. “Bir ulusun baskı altında olmasına karşı olmak ilkesi” ile “ulusun kendi kaderini tayin etme hakkını savunmak ilkesi”  türdeş şeyler değildir.

Ulus-devlet ve ulusçuluk, sosyo-ekonomik ilişkiler içerisinde düzenin onlara yüklediği anlamlarla ve önemle içerik kazanır. Tam da burada nesnel bir analiz, Marksist tarih yazımı için elzem bir ihtiyaç olarak kendini dayatıyor. Nesnel her analiz ise, ancak maddi dayanakların kavranmasıyla mümkündür. Marksistler ulusa, ulusçuların ona yüklediği anlamı yükleyerek bir tanım getirmeye çalıştıkça, böylesi bir nesnel analiz yapma yetisinden yoksun kalacaklardır.

“Ezilme” Meşruluk İçin Yeterli Midir?

Milliyetçilik gerici bir ideolojidir. Onun gericiliği, koşullara bağımlı değil, ontolojik olarak kendisindedir. Milliyetçiliğin gericiliği, belirli bir zamanda ve belirli bir mekânda eziyor ya da eziliyor olması durumuna bağlı olarak değişiklik göstermez. Bu nedenle, koşullara göre niteliksel değişiklik göstermeyecek bir gericiliğe sahip ideoloji olarak milliyetçiliğin meşru kabul edilmesi, yine koşullara göre gericiliğinde değişiklikler gözlemlenemeyecek olan bir dinin gericiliğini meşru kabul etmekle aynı şeydir. Yani bir ulusun milliyetçiliğini (gericiliğini) o ulus eziliyor gerekçesi ile meşru gören mantık, bir dinin gericiliğini, o din eziliyor gerekçesi ile meşru görmeyi de doğru bulur.[8]

Milliyetçilik ve din, koşullardan bağımsız olarak gericidirler. Bu iki kavram, koşullara bağımlı olarak zamanın belirli bir anında eziliyor olsa bile, varoluşlarını belirleyen temel güdüleri “ezmek” olduğu için, her koşul altında gericidirler. Dolayısıyla mesele koşullu değil, ontolojiktir ve koşullara bağlı olarak değişen bir tavır alma hali, olgunun ontolojsine yönelik olamaz. Ontolojik olana pragmatist ve mütevakkıf yaklaşım, kaçınılmaz olarak hatalı olacaktır. Çünkü ontolojik olan, ancak teorik/ilkesel olanla açıklanabilir bir karakterdedir.

Burada önemli bir nokta da şudur; ezilen ulusun milliyetçiliğine karşı olmak, beraberinde o ulusun eziliyor olması durumuna da karşı olmak gibi bir ilkesel tutumla beslenmek durumundadır. Bu beslenme ilişkisinden yoksun tavır, kaçınılmaz olarak ezen ulus milliyetçiliğine hizmet eder. Ezme-ezilme ilişkisinde ilkesel tutumu belirleyecek esas moment; ezilenin yanında yer almaktan ziyade, ezenin karşısında durmak biçiminde açığa çıkar.

Bir ulusun eziliyor olmasına karşı durmakla, ulusun bu durumuna işaret ederek, onun milliyetçiliğini meşru görmek, aynı şeyler değildir. İkinci tavrı sergilemek, teorik bir yanılgıdır. Yine sıradan bir dindarın inanıyor gerekçesiyle baskı altında tutulmasına karşı olmakla, o dinin temsil ettiği gericiliği bu baskı nedeniyle olumlamak ve meşru görmek,  dine içkin olan “ezme eğilimi” nedeniyle, bu ilkenin teorik bağlamda intiharı anlamını taşır.

Açıktır ki, ezilmişlikle haklılık arasında doğru bir orantı kurulamaz. “Şey”i haklı kılacak “sıfat”, onun ezilmişliği olamaz; zira ezilmişlik “şey”in kendi niteliğinden ve iradesinden bağımsız bir durumdur. Şu halde ezen-ezilen diyalektiğinde; “ezilen haklı ya da haksızdır” gibi bir söylem nesnel analizden yoksun bir karaktere sahiptir. Bu diyalektikte söylenebilecek şey; “ezenin haklı ya da haksız olduğu”na yönelik olabilir. Çünkü “haklı” ya da “haksız” gibi bir belirleme, ancak iradi bir eyleme sahip öznenin, bu eylemi bağlamında mümkündür. Ezen-ezilen ilişkisinde iradi bir eyleme sahip olan tek özne, ezen olduğu için ve olduğu sürece; “haklı” ya da “haksız” gibi bir belirlemenin muhatabı olacak tek özne de yine ezen olacaktır.[9] Ezilme kendiliğindendir, ezme ise bilinçli. Yani ezenin “haksız” olması, ezilenin “haklı” ve pozitif ayrımcılığa sahip olması gerektiği gibi bir sonuç doğurmaz.

Kaldı ki, ezilenin yanında yer alınması gerektiğini ileri süren tez, ezilenin haklılığına dair tutarlı ve mantıklı bir açıklama getiremez. Buna dair geliştirilen tüm argümanlar, ezilenin haklılığından ziyade, ezenin haksızlığını anlatır türdendir. Ezilenin niçin haklı olduğuna dair mantıklı bir açıklama getirmeyen bu tez, ezilen ulusun milliyetçiliğinin meşruluğuna dair de tutarlı bir açıklama yapmaz. Ezenin haksızlığını ifade etmek ise, ezilenin milliyetçiliğine dair değil, ezenin milliyetçiliğine dairdir. Ezenin milliyetçiliğine ilişkin örülmüş ifadelerle ezilenin milliyetçiliğini açıklamaya ve anlamlandırmaya çalışmak ise akıldışıdır. Dolayısıyla burada negatif ya da pozitif bir anlam yükleme, ezilenden ziyade ezenin milliyetçiliğine yönelik olmalıdır.

Her ulusçuluk kendisini, “ezilmişlik edebiyatı” ile meşrulaştırmaya çabalar zaten. Ulusçuluk başlangıçta, kitleleri, ezilmişlikten kurtulma adına yaptığı propaganda ile harekete geçirir. Tüm milliyetçiliklerin ilk argümanı, parçası olunan milletin dış mihraklarca eziliyor olduğudur. Yeryüzünün en büyük ırkçı hareketleri dahi, çıkış argümanı olarak, ulusun ezilmişliğini kendisine silah edinmiştir. Mussolini, Hitler ve diğerleri, ezilmiş bir ulusun yeniden inşası ve diriliş mücadelesini verdikleri iddiasıyla yola koyulmuşlardır.

“Ezilen ulus milliyetçiliği meşrudur” gibi bir önerme, özneyi, ‘ezilenin yanında yer almak gerekir’ gibi metafizik bir yaklaşım belirlemeye iter. Tutarlı mantık, öznenin, meşru olanın yanında yer alması gerektiğini belirtir. Ancak burada hatalı bir sonuca ulaşılmasına vesile olan, meşru olanın meşruluk ölçütüdür. Zira burada hatalı olarak ezilme ile haklılık arasında kopuksuz bir ilişki kurulmaya çalışılıyor. Böylesi bir yaklaşım tamamen metafizik düşüncenin eseridir. “Haklılık”, iradi varoluşun amaçlarına bakılarak anlaşılır ancak.

Esasında toplumsal olgular olarak, “ezilmişlik” ve “hak”; hipotetik, rölatif ve soyut kavramlardır. Doğada bulunmazlar, sadece bizim yüklediğimiz anlamlarla düşünsel ve toplumsal arenada birer soyutluk olarak var olurlar. Bunlar, koşullara bağlı olarak; olguya verilen değerlerin ve sosyal pratikte standardize edilmiş kavramlara yüklenen anlamların seyrine göre şekillenirler. Bu kavramların içeriği ve “doğruluğu”, toplumun gelişim ve değişim seyrine bağlı olarak sürekli değişiklik gösterir ve konumlanır. Bir dönem için hak sayılan bir olgu, başka bir dönem ya da aynı dönemde başka bir toplum için hak sayılmayabilir. Aynı durum tersinden de düşünülebilir. Bir hak, aynı anda farklı toplularda farklı anlamlar kazanabilir.

Bir şeyi anlamak, tanımlamak, çözümlemek ve adlandırmak için; o şeyin bir çelişki içindeki yerini kavramak gerekir. Evet, hak gaspı her zaman için hakkı gasp edilenin ezildiği anlamına gelir. Ancak bu hak gaspı, her zaman için hakkı gasp edileni (yani ezileni) meşru yapmaz. Çünkü gasp edilen hakkın çelişki içindeki yeri burada temel belirleyendir. O yer tespit edilmeden ve anlamlandırılmadan, buna olumlu ya da olumsuz bir sıfat atfedilemez.

Hem ezmenin bir hak gaspı olduğundan, hem de hak denen şeyin, verili tarihi durumun koşulları uyarınca, kendisine yüklenen anlamlarla değiştiğinden bahsettik. Bu anlamıyla hak sahibinin hakkını elinden almak, onu ezmek anlamına gelir. Örneğin verili sosyal formasyonun ve dönemin koşullarının yapısı uyarınca Afganistan’da “kadın dövme hakkı”na[10]  sahip olan bir erkeğin elinden bu hakkını almak, onun hakkını gasp etmek anlamına geldiği için, onu (adamı) ezmek demektir. Şu durumda onun (dövme hakkına sahip olan kişinin), “kadın dövme hakkı” denilen hakkını elinden alan, aynı zamanda onu ezendir. Hakkı gasp edildiği için kadını artık dövemeyen kişi ise ezilendir. Ezilenin meşru olduğunu belirten akıl, bu örnekte bireyi, “kadın dövme hakkı”nı kullanamayan adamın (sırf bu hakkı gasp edildiği için) ezilmişliğinin meşruluğunu savunmaya iter.

Okuyucu burada; “kadını dövme hakkı gibi bir hak mı var?” diyecektir. Lakin beğenelim ya da beğenmeyelim, bu bir “hak” olarak günümüzde hala bazı toplumlarda geçerliliğini korur. Unutulmamalıdır ki; “hak”, verili tarih ve toplum ilişkilerinin belirlediği bir üründür. Dolayısıyla “hak/hak gaspı” ve “ezme/ezilme” parametreleri, siyasal, ekonomik ve sosyal ilişkilerin aldığı yeni biçimlere göre sürekli değişir.

Bu bağlamda, bir davranışın hak olup olmadığını belirleyen şey (bizim duygusal formülasyonlarımız değil), toplumsal normlardır. Bir toplumun hak olarak gördüğü şey, insanlık dışı olsun ya da olmasın, normatif olarak o toplumda bir haktır. Herhangi bir öznenin toplumsal normca hak olarak belirlenmiş bir olguyu, hak olarak görmemesi bu bağlamda bir anlam ifade etmez. Bu öznel yaklaşım, toplumda hak olarak adlandırılmış bir olgunun toplumsal karakterini değiştirmez. Dolayısıyla politik herhangi bir özne, bir olgunun hak olup olmadığından ziyade, o hakkın meşru olup olmadığına dair bir yaklaşım sergileyebilir.

Ezcümle “ezilmişlik” “şey”e meşruiyet katmaz. “Şey”in meşruluğu, onun doğruluğunda aranır. Tutarlı bir mantığa sahip her kişi, politik bir yönelim olarak, ezilmiş olanın yanında değil, “haklı” olanın yanında yer almakla yükümlüdür. Pek tabi herhangi bir örnekte ezilen meşru da olabilir. Ama bu, onun, ezilen olduğu için haklı olduğu anlamına gelmez.

Milliyetçilik Aynı Anda Eziyor ve Eziliyor Olabilir 

Bir ulusal bilinç aynı anda hem eziyor hem de eziliyor olabilir. Diyalektik, bir şey aynı anda hem kendisi hem de zıttı olabilir der. Şey, birbirine bağımlı ve birbirinden görece bağımsız pek çok değişkene göre; var olur, şekil alır ve gelişir/dönüşür. Şey, hem aynı bağlamlarda ve hem de farklı bağlamlarda, kendisi olduğu kadar da zıttıdır.  Bu anlamıyla şey, aynı anda hem eziliyor ve hem de eziyor olabilir. Bu, anlamsızlığın değil, diyalektik ilişkiler yasasının bir sonucudur ve doğaya içkindir.

Doğada her şey eşitsiz gelişir. Doğanın bir parçası olan toplum da bu yasaların bir ürünüdür. Zira insani ilişkiler, doğa kanunlarından bağımsız gelişmez. Bugün sosyal yasalar olarak adlandırdığımız olgu, doğa yasasının dâhilindedir, onun haricinde değil. Bu anlamıyla, sosyal münasebetler de, bu paragrafın başında kurduğumuz ilk cümlenin ifade ettiği şeyden kopuk değildir. Yani eşitsiz gelişim, toplumsal işleyişte de kendini gösterir.  Var olan eşitsiz gelişim yasasının bir sonucu olarak, milletler de birbirlerinden; iktisadi, sosyal, kültürel, siyasal, askeri vd. alanlarda farklı ve eşitsizdirler. Bu eşitsizlik içerisinde kimi uluslar ve ulusçuluklar daha güçlü, kimileri ise daha zayıf ve geridir. Bu durum, doğanın ve eşitsiz sınıflı toplumun kaçınılmaz bir ürünüdür.

Milliyetçilik atmosferi, orman kanunları üzerine kurulu bir yapıya benzer. “Ezmek” ve “karşıdakini yok etmek” üzerine kurulu bir yapı. Bu atmosferde; güçlü olan güçsüz olanı ezer. Ezme-ezilme diyalektiğinin yapısal lokomotifi, böylesi bir döngüsel süreçtir. Bu döngü, her ezilenin, aynı zamanda ezen de olduğu bir yapıya işaret eder. Milliyetçilik evreninde, kendisinden daha güçlü olan tarafından ezilen, kendisinden daha güçsüz olanı ezer. Bu yönüyle her ezilen ulus/çuluk, aynı zamanda bir ezen ulus/çuluktur da. Doğası ezme üzerine kurulu olan milliyetçilik, büyüdükçe ve genişledikçe ezme dozajını arttırır. Her ulusçuluk, kudretinin yettiği uluslar ya da toplumlar üzerinde bir ezme politikası güder.

Doğada, spesifik olarak bir ulusçuluk; kendi tarihini, ekonomisini, kültürünü, dilini, coğrafyasını (ülkesini) yüceltmek ve sınırlarını genişletmek için uğraş verir. Bu da, aynısını kendi ulusu için yapmaya çalışan diğer ulusçulukların iddiaları ve pratikleri ile bir çelişkiye neden olur. Bu çelişki arenasında gücü yeten ulusçuluk, kendisinden daha zayıf olanları ezer. Bu ilişkide ezilen ulusun ulusçuluğu da, kendi kudretinin yettiği diğer halkları ya da ulusları ezme eğilimi gösterir. Yani milliyetçilik evreninde orman kanunları geçerlidir. Bir milliyetçilik hayatta kalmak için başka halkları ve milliyetçilikleri ezmek zorundadır. Ezen her milliyetçilik tarihin belirli bir anında ezilmiş olabilir. Yine ezilen her milliyetçilik, temel hedefi olarak başka halklarla ve milliyetçiliklerle savaşmak ve onları “alt etmek” için hareket eder.

Küçük ya da büyük, ezilen ya da muktedir, her milliyetçilik, ezmek güdüsüyle doğar. Bu güdüden yoksun bir milliyetçilik düşünülemez. Ezme eğilimi, milliyetçiliğin en temel güdüsüdür. Bu eğilim, koşullara bağımlı olarak, özellikle muktedir olmamış durumdaki örneklerde çıplak gözle algılanamayabilir. Ancak bunun algılanamıyor oluşu, onun böyle bir eğiliminin olmadığı anlamına gelmez. Doğada da çıplak gözle göremediğimiz, ama ölümcül tehditlerle dolu çok fazla unsur var. Bu ölümcül tehdit taşıyan şeyler, çıplak gözle göremediğimiz için yok sayılamaz. Örneğin vücudumuzda çıplak gözle göremediğimiz belirli miktardaki bir mikro organizma, gelişiminin bir aşamasında belirli bir güce ve olanağa sahip olduğu andan itibaren, vücut için ölümcül bir hal alır. Bu anlamıyla çıplak gözle görülemeyenin yok sayılması ya da önemsenmemesi, ölümcül sonuçlar doğurabilir.

Serhat HALİS


[1] Bkz:Horace B. Davis, Sosyalizm ve Ulusallık, Belge Yayınları Syf: 118-119.

[2]  Davis bu duruma işaret ederek şunları belirtir:“Bir ulusal hareket, içerdiği öğelerle, yabancı boyunduruğundan kurtulmanın dışında, söz konusu ülkelerdeki toplumsal adalet (sosyalizm) hareketini bastırmak ve yıkmak için de kullanılabilir.” Age: Syf:44

[3] “‘Toplumsal düzeltim istekleriyle başlamış olan [Meksika ulusal] kurtuluş hareketi elit iktidarın sağlanmasıyla sona erdi.” Wolf’tan aktaran Horace B. Davis, Age.Syf:45. (Wolf 1969)

[4] “Bir ulusal hareket, içerdiği öğelerle, yabancı boyunduruğundan kurtulmanın dışında, söz konusu ülkedeki toplumsal adalet (sosyalizm) hareketini bastırmak ve yıkmak için de kullanılabilir.” Age. Syf:44

[5] “İspanyol boyunduruğundan kurtulmak isteyen Meksika sömürge aristokrasisi demokrasi peşinde değildi. Tersine kendi ayrıcalıklarını korumak ve liberalleşmiş İspanyol hükümetinin yardım edebileceği halk hareketini bastırmak amacındaydı.” Age.Syf:45

[6] Bkz: Emrah Cilasun, Mustafa Suphi’yle Yoldaşlarını Kim Öldürdü? Agora Kitaplığı, 2007.

[7] “Polonya’da Kızıl Ordu Polonya Ordusunu yenmiş olsaydı hükümeti kuracak olanlar’’ ‘’enteryasyonalistler’’ diye bilinen Luxemburgculardı. Rusları destekleyen Polonyalı işçi ve köylülerin yenilmesi elbette Lenin için büyük hayal karıklığı oldu. Köylülere bakıldığında, ulusal sorun konuya kısmen açıklık getirdi. Ukrayna’da köylüler Bolşevikleri desteklemişlerdi ama Polonya’ da desteklememişlerdi. Carr, batı Ukrayna’da toprak sahiplerinin çoğunluğunun Polonya kökenli olduğunu, onlarla Ukrayna köylüleri arasında ulusal uyuşmazlık bulunduğunu belirtir: “Toplumsal ve ekonomik bir içerik kazanınca ulusal sorun keskinleşmiştir” (Carr, 1950 b:307) Oysa Polonya’da köylüler de toprak sahipleri de Polonyalıydı.” Age.Syf:92

[8] Örneğin Arakan’da Müslümanların zulme uğruyor olması, İslam dinini ve İslamcılığı meşrulaştırmaz.

[9] Şeyin kendi iradi varoluşu dışındaki durumunu referans alarak, olumlu ya da olumsuz bir karaktere sahip olduğuna yönelik tespitler, ırkçılıkla aynı mantık zemininden beslenir. Irkçılık da, tek tek insanların ya da toplumların kendi iradi varoluşları dışındaki, (doğuştan gelen özelliklerini) durumlarını referans alarak; “haklı”, “yüce”, “iyi” veya “kötü”, “aşağı”, “haksız”, gibi olumlu ya da olumsuz sıfatlarla tanımlar onları

[10] Bu hakkı ona, verili tarihi miras ve toplumsal ilişkiler vermiştir.

 

gazetelink

Gazetelinkleri ve Güncel Medya Haberleri

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?