Elif Şafak “Havva’nın Üç Kızı” / Havin Hivda

Hemen her konuda hatta özellikle  “moda” haline getirilmiş konularda art arda romanlar yazan Elif Şafak  (ya da Shafak)’ın yeni romanı: Havva’nın Üç Kızı… Roman yine bir  “moda” konuyu ele alıyor:

“YENİ TÜRKİYE”

Aslına bakarsanız Türkiye’deki değişimin nasıl yavaş yavaş gerçekleştiğini ve şu anda da etkin kültüre nasıl teslim olduğunu gösteren bir tablo gibi bu kitap. Elif Şafak, nasıl bir söz ustası olduğunu yine kanıtlamış. Yazar çok iyi bir anlatıma sahip, dili çok iyi kullanıyor, iyi de bir kurguyla başlamış fakat  kitabın sonuna doğru tam bir hayal kırıklığı yaşadım. Buna itiraz edecek fanatik hayranı çok, biliyorum ama özür dilerim daha yumuşak ifade edemeyeceğim. Kitabın sonu ‘’tam bir saçmalık’’ dedirtti. Zevkle okumaya başlamıştım oysaki.  Zıtlıkları bir araya getirmiş,aynı anda pek çok sorundan bahsetmiş ama sebzeleri birbiriyle karışmamış çorba gibi. Her şey var içinde fakat özleşmemiş. Evet belki hepsi yaşadığımız gerçeklere dayanıyor, Türkiye’de hepsini aynı anda yaşıyoruz ona da tamam ama her soruna dokunmuş olmak için özel bir çaba harcanmış gibi . Mesaj kaygısı ve fazla zorlama

 

Kahramanlar

Roman, Nalbantoğulları ailesinin tek kızı ve en küçük çocuğu olan Peri’nin hikayesidir. Peri, laik, eğitime önem veren, gericiliği ve yobazlığı eleştiren, özellikle kızının okuması için elinden geleni yapan  Atatürkçü bir babanın ve aşırı dindar, muhafazakar bir annenin kızıdır. Anne ve baba Peri’yi  farklı biçimde yetiştirmek isterlerse de Peri’nin babasına olan hayranlığı sebebiyle daha çok onun istediği şekilde bir genç kıza dönüştüğü görülür. Baba Mansur ile anne Selma arasında aşk yoktur ve iki ayrı inancın çekişmesi arasında ,bu mutlak zıtlık içinde büyür Peri. Abilerinden biri solcudur, bir diğeri ise Türk milliyetçisidir. Aile iki farklı uca savrulmuş ve Peri bu arada daha çok yapıcı olmayı görev edinmiştir. Bu onun hayat tarzı haline gelir. Peri hiçbir şeyi uçta yaşamaz, fanatik bir savunucu olmaz. Bu durum zeki, çalışkan bir kadın olmasına rağmen silik kalmasına sebep olmuştur. En azından kendini buna inandırır.

 

Bir davet ve ‘Yeni Türkiye’ portresi

Roman iki noktadan ilerleme gösteriyor. Bir taraftan Peri’nin çocukluğu, ailesi, öğrenciliği anlatılırken bir taraftan da şimdiki zamandaki Peri’yi tanıyoruz. İstanbul’da evli ve çocukları olan Peri iyi bir eş, iyi bir anne ve çevresinde örnek gösterilebilecek duyarlı bir insandır. Eşine, aşk acısı ve vicdan azabı sebebiyle dağılmış haldeyken onu iyileştirdiği ve iyi bir eş olduğu için hayrandır ancak aşık değil. Kızıyla birlikte bir evde düzenlenen akşam yemeği davetine katılmak için trafikte ilerlemeye çalışırken bir anda arabasından çantası çalınır. Peri, hırsızın peşine düşer ve onu yakaladığında çantasını kurtarmak isterken cüzdanından çıkan eski bir fotoğraf  ile anılarına sürüklenir. Arkadaşlık, ihanet, aşk acısı, vicdan azabı…Hepsi birer birer canlanır. Hırsızın tecavüze kalkışması sebebiyle kendini kurtarmak için boğuşurken yaralanır. Gecikmeli de olsa davete, üstü başı zarar görmüş ve eli sargılı halde katılır. Davet bize ‘’YENİ Türkiye ‘’ portresi çizer. Mafyatik ve diktatör kişilerle haşır neşir olan bir iş adamı, dedikoduya bayılan kadınlar, paraya ve markaya düşkün sosyete, cumhuriyetçi burjuva, sonradan zenginleşen muhafazakar, medyum vs…tüm zıtlıklar bir aradadır. Ve bu yemek boyunca Peri Oxford üniversitesindeki hatıralarıyla boğuşur.

 

Peri ve saklı kalmış anılar

Babası tüm malını mülkünü satıp onu Oxford’a okumaya göndermiştir. Peri, ailesine karşı sorumluluğunun  bilinciyle ve çok da sosyal bir insan olmaması sebebiyle kendini okumaya ve araştırmaya verir. Burada tanıştığı iki arkadaşı ve aşık olduğu hocası o fotoğraftaki kişilerdir. Okul arkadaşlarından olan bu iki kız, ev arkadaşı da olur Peri’nin. Biri İran’dan Humeyni rejiminden kaçmış ve bu nedenle dinlere karşı fazlasıyla tepkisel olan, özgür ruhlu, ne istediğini bilen kadın Şirin; bir diğeri ise aslen Mısırlı, başı kapalı, inancı sağlam, tam bir dindar olan ve dindarlara olan öfkeye karşı tepkisel Mona

Peri, Şirin’in tavsiyesi (ısrarı) üzerine inançları sorgulayan, derslerinde farklı  yöntemler kullanan, araştırmacı ve aynı zamanda yazar  olan Azur’un ‘Tanrı’ adlı dersine katılır. Azur, birbirinden tamamen farklı inançtaki öğrencileri bir araya getirir. Hemen her dinden bir öğrenci vardır dersini alan hatta inançsızı da. Peri, bu dersi alırken  Mona ile yakınlaşır ve Şirin’in ısrarıyla bu üç farklı karakter ev arkadaşı olurlar. Evde sonu gelmeyen inanç ve din kavgaları arasında kalan Peri kendini anne ve babasının kavgalarının ortasında kalmış gibi hisseder. Bu duygu fazlasıyla tanıdıktır. Sonradan anlar ki bu ev arkadaşlığı fikri Azur’un bir önerisidir. Azur, farklı inançları bir araya getirerek ruh birliği, kalp birliği sağlamaya çalışmıştır. Fakat günden güne Azur’a hayranlığı artarak aşka dönüşen Peri onun, eski öğrencisi Şirin ile sevgili olduğunu öğrenince intihara kalkışır. Bu durumun sebebi olarak suçlanan ve yasak aşk iftirasına maruz kalan Azur okuldan, görevinden uzaklaştırılır. Peri, hocasını aklamak adına gidip konuşmaz ve okulu yarıda bırakır. Bu vicdan azabıyla, işte şimdi, İstanbul’da bir davetteyken yüzleşir. Şirin’i arayıp özür diler ve onun Azur’un numarasını vermesi üzerine sıra Azur’la yüzleşmeye gelir. Azur’u aradığı sırada davette oldukları ev silahlı kişiler tarafından basılır. Peri bir dolaba saklanmış halde Azur’dan özür dilerken içeriden gelen sesler evdeki durumun kötü olduğuna işarettir. Silah sesi ve sokaktan duyulan polis sirenleri eşliğinde konuşmasını bitiren Peri dolaptan çıkar ve diğerlerinin yanına doğru yürür. Yeni hayatına attığı ilk adım kitabımızın sonudur.

Yeşilçam filmlerini aratmayacak bir son ….

 

Eserde yok, yok.

Elif Şafak, ilk romanı Pinhan ile birlikte edebiyat dünyasında kalıcı olacağının  sinyalini vermişti. Ancak bu onun yalnız iyi bir yazar olarak değil fazlasıyla popülist olmasından da kaynaklı olacak. Tasavvuf, inanç, siyaset, laiklik, cumhuriyetçilik, burjuva, Batılılık, İstanbul’un sokakları, trafiği, kapkaç, tecavüz gibi kirli yüzü, sosyetenin kibirli halleri…. Yani içinde yok, yok. Solcu olan abisinin gördüğü işkence ve değişen işkence yöntemleri; milliyetçi olan abisinin maço halleri ve evliliğinde yaşadığı bekaret krizi, yaptırılan bekaret kontrolü…. Neredeyse Türkiye ile özleşmiş tüm sorunlar dile getirilmiş. Bu sorunlara Avrupa’nın gözüyle de bakmış, dünyanın çeşitli yerlerinden gelen öğrencilerin gözünden de değerlendirmiş her şeyi. Mutlak inançlı veya inançsız değildir Şafak’ın kahramanı  Peri, o Tanrı’nın peşindedir. Onu reddetmez ancak babasından ve kocasından korkmadığı gibi Tanrı’dan da korkmamaya kararlıdır. Kim ne kadar ve nasıl anlıyorsa Tanrı’yı bunu çeşitli şekillerde görüyoruz.

 

1980’ler ve Günümüz

‘’KENDİNİ NASIL GÖRDÜĞÜN, BİR MÜDDET SONRA HAKİKATİN OLUR.’’  diyor Elif Şafak. Türkiye’yi ‘kendimiz‘ olarak düşünecek olursak- ki Peri aslında Türkiye’dir- hep böyle gördük . Bu bizim mutlak hakikatimiz mi oluyor diye sormadan edemiyorum. Ve umutsuzluğa kapılıyorum.

Peri’nin çocukluğundan bahsedilirken aynı evde yaşanan uç noktalara tanık oluyoruz. Zaman 1980’ler. Aynı evde farklı hayatlar. Kavga varsa bile tahammülün de olduğu zamanlar. Aynı evde yaşayan laik, Atatürkçü, solcu; milliyetçi ve dindarlar… Takvim yapraklarıyla birlikte değişen Türkiye’de zaman 2016‘yı gösterirken böyle bir aile ile karşılaşmak neredeyse hayal oldu. Biz Türkiye’yi hep aynı sorunlarıyla yaşadık evet ama eskiden en azından tahammül vardı. Farklılıklar iç içe ve yan yanaydı. Kürtleri, Ermenileri kısaca ‘öteki’leri  kenara itiyorduk yine, bu hiç değişmedi şükür ki(!) ama bölünmüşlüğümüz bunlarla sınırlı kalmadı. Öyle keskin çizgilerle ayrıldık ki inanan-dinsiz, Türk-öteki, alevi-sünni, Atatürkçü-şeriat yanlısı veya muhafazakar, düz liseli-imam hatipli, kadın-erkek-LGBTİ… Bitmiyor… Ayrıldıkça, bölündükçe azalıp yok oluyoruz. Tahammülümüz yok, öfkemiz büyük ve her gün duygularımız bileyleniyor ünlem israfıyla. Romanda, siyasetin Avrupa’da sakin sakin tartışılabilen bir konu olduğunu görünce Peri’nin nasıl şaşırdığından bahsediliyor. Halbuki bizde her siyasi konuşma ateşli şekilde yapılır ve yüksek sesle biter diyor Peri. Evet bizde siyaset ateşli şekilde yapılır. Bol öfke soslu… Amaç demiri yüksek ateşte eritip istedikleri şekle sokmak.

 

Küçük bir alıntı :

‘’…Ben galiba bir yerde her kim azsa, azınlıksa, dardaysa, yani her kim ‘öteki’ konumundaysa, ona meylediyorum hemen. Gönlüm o yana akıyor.’’    (Peri)

Bu cümle bana Ece Temelkuran’ın bir konuşmasını hatırlattı.

‘’Bir zamanlar bu ülkede insanlar güçsüzlerin yanında saf tutardı, biz  bir zamanlar bu ülkede kaybeden takımları tutardık. Ne oldu da siz her zaman  kazanan takımı tutmaya başladınız. Ben bu ülkenin halinin, bu ruh halinin bu kadar değiştirilmesini anlamıyorum .’’

Ben de anlayAmıyorum

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?