Dinler tarihi: Japonya Dinleri / Erdinç OZAN

Dinler tarihi-10

Japonya Dinleri

Japonya’da etkin din Şintoizm’dir. Sonraları Konfüçyanizm ve Budizm de girmişse de yüz yıllar boyunca Şintoizm etkisini sürdürmüştür. Bu din Japonya’nın yerli dinidir. Totemik kalıntılara rastlanması tesadüfü değildir. MS. 6. yüzyılda Tanrılar yolu anlamına gelen Şinto sözü ile dinin adı konulmuştur. Daha önce bu dizide incelediğimiz ilkel dinlerde çok da farklı olmamak üzere bu dinin özü de ölülerin ruhlarına tapınıştır. Buna Japon dilinde ”kami” dendiğine göre bu sözcüğü ”Konuşanın üzerinde olan her şey” manasında anlayabiliriz.

Şinto dinine göre ölülerin ruhları tanrılaşarak yaşayanlar arasında dolaşmaya devam ederler. Mezarlarında veya eski evlerde kalırlar. Çocukları ile torunlarının yaşamlarına dikkat ederler, onları korurlar. Öldükleri için doğa üstü güçlere sahip olmuşlardır. Bu dine göre bütün ölüler tanrı haline gelirler. Tabiat olaylarını yönlendirir mahsulün bereketli olmasını sağlar, mevsimlerin peşi sıra gelmelerini sağlarlar. İyicil oldukları gibi kötücül de olurlar. Yaşayanlar onların anılarını korur, hediyeler sunarlarsa iyicil davranırlar. Onları unutur veya ihmal ederlerse kötücül davranır, kıtlıklara sebep olurlar. Yaşayanlara ödül verdikleri gibi ceza da verirler.

Şintoizmin esası ölülerle diriler arasında karşılıklı bir bağ kurmaktır. Ölülerin rahat etmesi ancak yaşayanların onlara karşı gösterdikleri iyi bakımla, mezarlarına bıraktıkları yiyeceklerle, eşyalara bağlı olduğundan yaşayanlara ihtiyaçları vardır. Sonraları bu düşünce ruhsallaşır. Yaşayanlar ölülerin hükmü altına girer. Ölülere saygı göstermek, minnet duymak gerektir. Ölülerin iyicil veya kötücül olması durumunda yaşayanlar da mutlu veya mutsuz olurlar.

Japon hayal gücü dünyayı iyi ve kötü ruhlarla doldurmuştur. Görünenle görünmeyen birbirleriyle esrarlı biçimde birleşmiştir. O denli aşırılığa varmıştır ki ailenin, köyün, milletin, imparatorun, atalarının ruhlarından söz edilir. Bazı ruhlar tabiata, göğe, ağaçlara, taşlara, aletlere, mutfakta kullanılan kap kaçağa bile can verirler.

Şintoizmi diğer ilkel dinlerden ayıran en büyük fark, ahlak kurallarının ya da uyulması zorunlu emirlerinin olmamasıdır. Çünkü, Japonlar böylesi öğretilere asla gereksinme duymamışlardır. Tanrısal bir ırk olduklarından kendi doğalarına uymayı tercih etmişlerdir. ”Şinto” tanrılar yolu demek olduğuna göre başka takip edilecek yol olmadığını bilmek onlar için yeterli olmuştur. Bu konuda yapılan yorumlardan biri şudur:  ”Aile bir din, aile ocağı ise tapınaktır. Ataların ruhları için dua etmek, onlara hediyeler sunmak gerektir. Ölüler geçmişin manevi kudretini, yazılı olmayan hukuku temsil ederler. Namusa, şerefe aykırı davranışlarla ölüleri üzmek büyük suçtur. Ataların anılarına saygı göstermek bütün erdemlerin en büyüğüdür. Ölülere karşı görevini yerine getiren insan yaşayanlara karşı da saygısızlık etmeyecektir. Çocukların ana-babaya, kadınların erkeklere itaat etmeleri gerektir. Evlenip çocuk yetiştirmek, aileyi devam ettirmek bir görevdir. Bunun için erkek çocuğa sahip olmak eğer yoksa evlat edinmek gerektir.

Milli ahlak özellikle ana-babaya saygı ve sevgiyi, vatanseverliği, ülkeye bağlı olmayı kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Rahiplerin bakar kalmak yahut başka işle ilgilenmemek gibi zorunlulukları yoktur. Japonlar bugün için her ne kadar bu inançlara bağlı pek bilmiyoruz ancak Japonya’nın Şinto tapınakları ile dolu olduğu söylenmekte. Gidip görmedik tabii.

Bu dine göre tapınma nasıl oluyor? Çok eski zamanlardan kalma bir takım duaları veya büyülü olduğuna inanılan formülleri ezbere okumak, tanrılara pirinç, sebze, meyve, balık gibi hediyeler sunmak bu dinin tapınış şeklidir. Bu ibadetler içinde genç kızların danslar yapması da vardır ki bu danslar Şinto efsanelerinden geçen Udzime’nin güneş tanrıçasının mağarası önünde yapmış olduğu dansları ve ışığın yeryüzüne dönüşünü anıp kutlamak için yapılır.

Japonlar yüzyıllar boyunca karşılarına çıkan semavi dinler arasında seçim yapmak için kendilerini zorlamadılar. Bugün için içine bazen Konfüçyüs’ün ahlak fikirlerinin de karıştığı Şinto gelenekleriyle Budist görüşlerden meydana gelmiş bir karışımı kabul etmiş gibiler. Yine de Şintoizmi Konfüçyanizm ve Budizm karşısında daha üstün gördüler. 1868’de Şintoizm resmi din ilan edilerek Budist kilise devletten ayrıldı. Buna rağmen pek çok Japon her iki dini de benimsemiş olmakla birlikte hiçbir dini benimsemeyenler de oldukça fazladır.

Erdinç OZAN


Erdinç OZAN Kimdir?

1957 Rize doğumlu. Rize Lisesi Edebiyat bölümünü, Karadeniz Teknik Üniversitesi Rize Meslek Yüksek Okulunu ve Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesini bitirdi.

Ekonomist ve yazar.

29 yıl Rize’de, 24 yıl İstanbul’da 6 yıl Karabük’te yaşadı. Ayvalık’a yerleşti ve son bir yıldır burada yaşamakta. Özel sektörde satış ve pazarlama uzmanı ve müfettiş olarak çalıştı. Emekten yana olduğu için kendi deyimiyle 22 kez iş değiştirdi ve 19 işten kovuldu.

Yazı yaşamına 1980 de öykü yazarak başladı. Yüzlerce Sanat-Edebiyat dergisinde ve gazetelerin sanat yapraklarında şiir, deneme, öykü ve eleştirileri yayımlandı. Eleştirel yazılarında eş-dost ayrımı yapmadan yanlışların altını cesurca çizmesiyle tanındı. Toplumcu-Gerçekçi sanat anlayışını benimseyen yazar, tüm karakterlerini yaşamın içinden aldı. Sanal dünyalar ve ütopik duygulardan uzak, hayatın katı gerçeklerini akıcı bir dille gözler önüne serdi. Gerçeklerden yola çıkarak gerçeğe ulaşmayı hedefledi. Yaşanmış ya da yaşanmakta olan hayatları kuytu köşelerden alıp okurlarıyla buluşturdu.

İlk kitabı ”Dağlar da Ağlar” (öykü) Haziran 2014’te yayımlandı. Bu kitaptan sonra kendisine ”Dağları ağlatan yazar” yakıştırması yapıldı. İkinci kitabı ”Dökün Beni Yıldızlara” (roman) Ağustos 2016’da yayımlandı. Hemen her okuyanı gözyaşlarına boğan bu roman emeklilikte yaşa takılanların yaşadığı sosyal dramı gözler önüne serdi. İşsizliğin yol açtığı sebeplerle dağılan bir ailenin anlatıldığı kitap EYT tarafından sahiplenildi. Kitabın İzmir Karşıyaka’daki imza günü develi bir eylemle mitinge dönüştürülerek edebiyat tarihinde bir ilke imza atılmış oldu.

İrem adlı bir kız çocuğu olan Erdinç Ozan, yerel basında aynı zamanda köşe yazarlığı yapıyor. Edebiyat dergilerinde  öykü ve denemeler yazıyor. 2017’nin son ayında üçüncü kitabı doğu ve batı kültürleri arasındaki çatışmayı gerçek bir aşk düzleminde konu alan ‘Narin Safran’ adlı romanı çıkacak. Ardından ”Balıkçı Kız”,  ”Şirin mi Şirin” ve ”Tophane” adlı üç romanı daha yayımlanacak.

 

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?