Devletin diz çöktüremediği bir coğrafya: Dersim / Tülay Yıldırım EDE

Devletin diz çöktüremediği bir coğrafya: Dersim

Kazım Gündoğan, Dersim’in geçmişten bu güne geliş sürecini anlattı.

“Dersim’in Kayıp Kızları”, “Tertele Çenequ”, “Keşiş’in Torunları: Dersimli Ermeniler” gibi kitaplara yazar ve çeşitli belgesel film çalışmalarına yapımcı olarak  imza atan sevgili Kazım Gündoğan ile Dersim ve Dersim’in kayıp kızlarına dair konuştuk bir süre önce. Gündoğan, Dersim’in geçmişten bu güne geliş sürecini anlattı. Bunun yanı sıra, Dersim’deki inanç meselesi hakkında önemli bilgiler sundu. Dersim, Ermeniler, Kızılbaşlar, Rumlar üzerinde tarih boyunca oynanan oyunlar hakkında bizleri aydınlattı.

Zaman zaman gözyaşlarımızı tutamadık bu söyleşide. Ki bu çalışma, söyleşiden de öte bir çalışmadır benim nezdimde. Katliamlar, soykırımlar, baskılar, zulümler hakkında hepimizin az çok bilgisi vardır. Fakat tüm bunları daha ayrıntılı öğrenmek, yaşanılanları bizzat bir şahitten dinlemek bambaşka bir durum. İnsanın kanını donduran bazı şeyleri bu denli ayrıntılı olarak öğrenmek hem insana ağır gelen bir şey, hem de insanlığı bir kez daha sorgulamasına neden olan bir olgu.

Elbette bu ülkede her kesim bir şekilde zulüm gördü veya katledildi. Fakat Dersim halkının yaşadıkları, birçok olayı gölgede bırakan cinsten.

Söyleşimiz 2 bölüm halinde olacak.

İlk bölüm; Dersim halkının inanışı, bu inanca yapılan baskılar, halkı Türkleştirme ve İslamlaştırma çalışması, Türkiye’de Rumlara ve Ermenilere devletçe yapılan zulümler/katliamlar, Kızılbaşlar ve Kızılbaşlara yaşatılanları kapsıyor.

İkinci bölüm ise; Dersim’ın kayıp kızlarını, birçoğumuzun bilmediği bir sürgünü, asimile edilen ve yurdundan/dilinden/ırkından/inancından koparılıp bambaşka bir dünyaya zorunlu olarak itilen insanların dramını anlatıyor.

Öncelikle bu güzel ve verimli söyleşiden dolayı sevgili Kazım Gündoğan’a teşekkür ediyorum ve sizleri söyleşi ile baş başa bırakıyorum…

-Dersim halkının inancına değinelim isterseniz öncelikle.

-Elbette ben bu konunun uzmanı değilim.  Anlayabildiğim kadarıyla; Dersim, aslında Pagan inancının derin izlerini taşıyan  bir tarihi barındırıyor. Daha önce ışık taifesi, ışıkçılar, Kızılbaş gibi tanımlar kullanılmıştır ama kötülemek amacıyla da Rafiziler, sapkınlar gibi tanımlar da kullanılmıştır. Bunlara baktığımızda Dersim,  tek Tanrılı dinler öncesi inanç sahibi grupların yaşadığı bir coğrafya idi. Doğa inancı. Tanrıları ve Tanrıçaları vardı, hâlâ da var. Önce Hıristiyanlık, sonra da İslamiyet ile bu toplumun tek Tanrılaştırılması süreci yaşanıyor. Tüm tek Tanrılı dinler dinlerini yaymak adına cihadlar yapıyorlar. Din savaşlarını düşünün. O dönem Dersim coğrafyasındaki  bütün toplulukların inançları aynıydı. Fakat  Pagan Ermenileri krallığı milattan önce 301.yılda Hıristiyanlığı devlet olarak kabul edince durum değişti. Kral, Hıristiyan bir papazdan etkilenerek Hıristiyanlığı kabul ediyor. Hıristiyanlığı kabul etmesi üzerine Pagan papazları, Pagan kanaat önderleri direniyor ve ayaklanıyor. Bunun üzerine kral büyük katliamlar gerçekleştiriyor. Murat, Fırat nehirleri kan akıyor. Pagan tapınakları yıkılarak, yerine kiliseler/manastırlar inşa ediliyor.

İslamın yayılma döneminde Anadolu coğrafyasının İslamlaştırılması politikaları devreye giriyor. Bu siyasetin en sistemli olarak sürdüğü dönem, 1500’lü yıllardır. Yavuz Selim’in 1514’te Anadolu’yu Kızılbaşlardan temizleme harekatı ile kendi raporlarına göre 40 bin Kızılbaş öldürülüyor. Ki bunların çoğu Türkmen Kızılbaşlar. 1514, tarihte Kızılbaşların belki de birinci kırılma noktasıdır ve İslamın Anadolu’da egemen olmasının ilk hamlesidir diyebiliriz.  Bu dönemin başlı başına incelenmesi lazım. Şöyle tartışmalar yapılıyor. “Alevilik İslam içindedir, İslam’ın bir mezhebidir” gibi. Bu son derece problemli söylemdir. İnanç bakımından bir meseleyi tartıştığınızda, öncelikle dinler tarihini bilmek lazım. Ki dinler/inanışlar derken bu, birçok dini/inanışı kapsıyor. Eğer tekçi din tartışması üzerinden giderseniz, tekçi/ulusçu yaklaşmakla aynı hastalığa kapılmış olursunuz.  İnsanların inançlarına, Tanrı ve Tanrıçalarına saygılıyım. Ancak bir inanç başka bir inancı yok etme eğilimindeyse, o inanç saygıyı hak etmez. Benim bakış açıma göre; Tanrıların, Tanrıçaların yeryüzünde dokunabildiğimiz/görebildiğimiz sembollerin yeryüzünden gökyüzüne çıkarılmasından sonra insanlar için büyük felaketler başlamıştır. Bunlara “Putperest”, “Katli vaciptir” denilmiş ve bunlar uğruna savaşlar yapılmıştır. Tanrıların, Tanrıçaların yeryüzünden gökyüzüne çıkarılmasıyla birlikte insanlar aklını kullanamaz oldu. İnsan kendisinin yeryüzünde hakim olabilmesi için, onları gökyüzüne çıkarttı ve felaketler de böyle başladı. Bunu insanlar, devletler, egemenler yaptı. Bir coğrafyayı bütünselliği içerisinde değerlendirdiğimizde; insan aklına, vicdanına, yüreğine giren bütün yolları açmış oluruz ama bunları oradan çıkarırsanız ve Tanrıları/Tanrıçaları korku, diktatör sembolü haline getirirseniz, bu bambaşka bir şeye dönüşür.

Dersim’i ele aldığımızda, geçmişte her bölgenin bir Tanrısı, Tanrıçası vardı. Benim atalarım Allah diye bir kavram bilmezlerdi. Munzur Baba, Düzgün Baba, Sultan Baba, Gola Hauze, Boyere  gibi semboller vardı. 90 yaşında bilge bir Dersimli kadınla röportaj yaparken kendisine önceden nasıl ibadet ettiklerini sordum. Bana dualarını okudu, ibadetini yaptı. Peki “Tanrı, Allah nerde sizin bu ibadetinizde” dediğimde dedi ki; “Oğul, Hak (Hak onların güneşidir, yaşam kaynağıdır) bu Allah’ın belasını versin. Kim bu Allah’ı başımıza çıkardı, ondan sonra dünyamız karardı bizim”. Nenem Kızılbaş topluluğunda ocakzadedir. Nenem sabah kalkıp güneşin karşısında dua ederken şöyle yapar duasını, ki duası güneşedir: “Ya kainatın sahibi! Sen önce kainatın varlığını, dirliğini koru. Sonra toplumda zorda, darda olana sahip çık. Sonra kolu komşumuzu koru. Sonra da fakirhanemizi koru”.

-Aslında bilge nenenin veya sizin nenenizin tabiatı kutsaması mı söz konusu?

Elbette. Paganizm doğaya tapınmaktır. Doğanın yasalarını bir güç olarak görür, bunu Tanrılaştırır. Güneş ışık kaynağıdır kutsaldır. Birinci olarak ışık, ikinci olarak su kaynakları kutsanmıştır. Suyu döken de dağdır, ki dağı da kadının memesine benzetirler. Yani memeden akan süt gibi beyaz, kutsal. Bu o kadar hümanistçe bir inançtır ki, buna aykırı davrandığında doğaya, dolayısıyla kendisine zarar vereceğini düşünür insan. Paganizmde yaşamın, tüm canlıların kutsanması mevcuttur. Ancak tek Tanrılı dinler bunu, diktatöryel insan merkezli bir inanışa dönüştürüyor.

-Elbette bu tartışmaya açık bir konu. Din fazlasıyla afyonlaştırılmıştır ve insanı en iyi egemenliği altına alma yolu olarak din, Tanrıdan korkma, tanrı diktatörlüğünü empoze etme, hayatın/egemenlerin merkezine oturtulmuştur. Ben Tanrı deyince, sevgi/barış/adalet düşünüyorum. Ancak insanlara Tanrı deyince sevgi/barış/adalet hatırlatsalardı, o zaman egemenler insanları köleleştiremezdi. Ki bu, bütün dinlerde böyledir.

-Evet, tüm dinler köleleştirme politikasına dönüşmüş vaziyette. Ki İslamiyet de kendi arasında bölünmüş durumda. Dersim’in inancının İslamiyet’ten uzak olması da bundan ötürüdür. Dersimlilerin İslam’a ve onun Tanrısına itirazları şu şekilde:

“Senin peygamberin/Tanrın 1500 yıldır var, Bizim Tanrılarımız 10 bin yıldır var”

“Senin tek Tanrın kendisini korku ve  zorla kabul ettirmeye çalışıyor ama bizim Tanrılarımız hiç kimseye baskı kurmadı”

İşte bu duruştan dolayı o coğrafyanın insanları önce Hıristiyanlığın, sonra İslamiyetin hedefi olmuştur. İslami taife, direk kendi dinlerine almayı da kabul etmemiştir onları. “Önce tek Tanrılı inanca geçsinler, sonra İslamiyete geçiş yapsınlar“ mantığıyla o coğrafyanın insanlarını önce Hıristiyanlara bırakmış, sonra kendi egemenliği altına almaya çalışmıştır. Kızılbaşların, Paganların İslamlaştırılmasına dair birçok proje mevcut. Dinin açıktan iktidar aracı olduğu hilafetçi Osmanlı’ya baktığımızda “Bu sapkın toplumun mutlaka İslamlaştırılması gereklidir.” mantığını görebiliriz. Ebu Suud fetvalarını incelediğimizde (1550’lü yıllar), bugünki İŞİD fetvalarıyla aynı olduğunu görüyoruz. Bu çerçevede birçok kırım yapılmıştır Anadolu’da. Ancak egemen sistem her yere girerken, Dersim’e girememiştir o dönemde. 1700’lü yıllardan itibaren ise, Kızılbaşların ve Hıristiyanların ıslah edilmesi politikaları devreye giriyor. Neyse ki buna rağmen İslamifobik oluşmadı bizde. Belki de komünist olmamızdan ve dinlerin iktidarlar tarafından nasıl kullanıldığını bilmemizden dolayı bu fobi oluşmadı. Suçu o dine inanana değil de, o dini kullananlara bağladık.

-Aslında bu noktada aynı durumdayız. Eğer ki lise yıllarımda bizi yoldan çeviren, örtülüyüz diye yüzümüze tüküren, hakaret eden kişileri baz alıp totale yaysaydık bunu, muhakkak belli kesimlere karşı nefret biriktirirdik içimizde. Ancak hatayı kişiye özgüledik. İnanışa veya ideolojiye değil. Ki şuanda ben de komünist bir çizgide olmazdım eğer ki genellemeci bir yaklaşım içerisine girseydim. Buradan yola çıkarsak, tüm yaşadıklarına rağmen Dersim halkının nefret içerisinde olmaması büyük bir erdemlik. Ki bu erdem de, geçmişten gelen canlıları kutsama inanışından geliyor sanırım. Tekrar 1700’lü yıllara dönelim isterseniz.

-1700’lü yıllarda ıslah amacıyla Osmanlı seferberlik başlatıyor. Aynı zamanda misyonerleri de aracı kullanıyor. Nakşibendi tarikatı görevlendiriliyor Dersim’i İslamlaştırmak adına. 300 adet Zazaca Kuran basılıyor, Nakşibendi tarikatı başarılı olamayınca, devlet şiddeti devreye giriyor. Çeşitli gerekçelerle askeri harekatlar yapılıyor. Buna rağmen kendi inancında  direniyor Dersim halkı. Osmanlı bunu çözemeyince, Cumhuriyet olayı devralıyor. Ki Cumhuriyet, İslamiyete değil hilafetçi İslam’a karşıdır ve tekke/zaviyelerin kapatılması da salt İslam ile alakalı değildir. Esasta  Kızılbaşların/Alevilerin tekkelerinin kapatılması söz konusudur. Cumhuriyetçilerdeki mantık şudur: “Osmanlının hilafetçi dini yerine, benim diktatör dinim olacak”. Şu an gerek İslamcılardan gerekse Cumhuriyetçilerden geçmişteki katliamları, zulümleri destekleyen insanlar mevcut. Hatta “Geçmişte Kızılbaşlar temizlenseydi, şimdi bunlarla biz uğraşmayacaktık” mantığını güder bu kesim. Cumhuriyeti kuran Atatürk; dünyayı bilen, pragmatist, stratejik akla sahip bir liderdi. Bir ulus inşa ediyor ve bunu Türk-İslam sentezi üzerinden yapıyor. Ancak bu İslam, Kemalist İslam. Meclis’i, sağında ve solunda birer imamla Kuran okuyarak açıyor ve açılış da cuma namazı sonrası oluyor. Kemalist İslam adına da diyaneti kuruyor. Ki devletin en önemli kurumlarından birincisi Meclis, ikincisi Diyanet’tir. Meclis’te Türkçülük, ırkçılık aşılanırken, Diyanet’te de Kemalist İslam savunuluyor. Kemalist İslamcı ve Hanifi mezhebi olduğu sürece, din sorun olmamıştır onlar için. Ancak hilafetçi İslam anlayışında olanlar bu zihniyet tarafından yok edilmeye çalışılmış ve çeşitli zulümler yapılmıştır. İnsanın yaşam, inanç sistemine saldırı, son derece ahlaksız bir tutumdur. Kimse şapka giymediği için gerici olmaz, örtü taktığı için de gerici olmaz ama bu zihniyet şapka giymeyeni, örtü takanı bile gerici görüp zulmetmiştir. Dersim’in Kızılbaş çizgisinde olması ve Kızılbaşlığın yaygınlaşabileceği, Kemalist İslam algısının üstüne geçebileceği, egemenliklerin dışında olması da Cumhuriyetçiler için tehlikeli olarak görülmüştür. Osmanlı kuruluş felsefesi dincilik ve hilafet, Cumhuriyetin kuruluş felsefesi ise Kemalist dincilik ve ırkçılık üzerinden şekillenmiştir.

-Dersim denilince insanların aklına sadece 1938 katliamı geliyor. Halbuki Dersimlilerin uğradığı zulüm/katliam daha öncesine dayanıyor değil mi?

-Evet, Dersim meselesi bir Cumhuriyet dönemi meselesi değildir. Bunun altını özellikle çizmek isterim. Osmanlıdan beri sorun odağı haline getirilmiş bir bölgedir Dersim. Osmanlı zamanında ırklar sorun değildi. İnanışlar sorundu. Ancak Cumhuriyet ile ırklar da sorun oldu. Ki Kürtlerin, Kızılbaşların, Ermenilerin katledilmesi de bundan dolayıdır. Irka dayalı ulus devlet süreci ile birlikte, daha da sorun haline getirilmiştir Dersim. Osmanlı tarih defterlerini incelediğinizde şöyle bir şey görürsünüz. Dersim’in şu köyü, 70 hane var, 30 hanesi Hıristiyan, 25 hanesi Kızılbaş, gerisi Müslüman der. Sonra parantez açılır. Hıristiyanların şu kadarı şu ırktan, Kızılbaşların şu kadarı şu ırktan gibi açıklama yazar. Bazı Dersimliler soruyorsunuz (Özellikle Kürt milliyetçi bakış açısına sahip olanlara) “Kürt müsünüz Türk müsünüz” diye. Diyorlar ki “Onu nerden çıkardın, ben Aleviyim” deyip kızıyorlar. Onlar Aleviliği bir kimlik olarak görürken, ulusçu bakış açısı ırkı kimlik olarak görüyor.

-Çok ilginç bir nokta bu. Tarih süreci boyunca, genelde ırkların savaşı olduğunu düşünür insanlar. Ancak aslında inançlar savaşı mevzu bahis değil mi?

-Bizleri nasıl eğitirlerse, düşüncelerimiz de o yönde şekilleniyor. Okulda çeşitli müfredatlarla eğitiliyoruz. Dincilik, ırkçılık vs gibi. Aklımızla oynuyorlar. Bunlara isyan etmediğimiz sürece de hakikatlere ulaşamıyoruz. Bu isyanın olmaması için insanların özgür aklının gelişmesini istemiyorlar. İsyan edenleri de ya yok ediyorlar ya da mahkum ediyorlar. Türkçülük, dolayısıyla ırkçılık üzerinden inşa olan Cumhuriyeti kuranlar da Türk değildir aslında. Jön Türkler’e baktığımızda, Türk ulusunun kurulum ve gelişim aşamasını gerçekleştirenlerin çoğunun Türk olmadığını görürüz.

-Şunu sormak istiyorum. Dersim meselesi daha çok İslamcılığın mı sorunu, yoksa Türkçülüğün mü sorunu?

Cumhuriyete  kadar hilafetçi İslam sorunu. Cumhuriyet ile beraber ise buna, Türkçülük meselesi de ekleniyor. Dersim’in soykırıma tabi tutulmasının esas nedeni, Kızılbaş olmasındandır. Dersim meselesi, bir İslam, hilafet ve Türkçülük meselesidir.

Dersim’de Kızılbaşlar, Ermenilerden daha büyük bir sorun mu devlet için?

Elbette. Asıl sorun Kızılbaşlardır  zaten. Ancak orada kalmış az sayıda  Hıristiyan Ermeni de sorun olarak görülmüştür. Bir sürecin veya olayın  birden çok nedeni olabiliyor.  Yani Kızılbaş sorunu içersinde bir Ermeni, Hıristiyan sorunu. Araştırmalar yaptığımızda, resmi belgelere baktığımızda bunu gördük. Bazı kesimler Dersim’de yapılan katliamların Ermenilerden dolayı olduğunu sanır. Fakat öyle değil. Kızılbaşlar asıl mesele. Ki Ermeni soykırımından önce de büyük bir Rum soykırımı mevcut. 1914’teki Rum soykırımı.  Süryani soykırımı içler acısı bir durumdur. Yüzbinlerce Rum katledilmiştir. Ancak insanlar bunu konuşmaz. Rum soykırımına dair Tamer Çilingir’in çalışmaları mevcut. Kendisi yıllar sonra Rum olduğunu öğrenmiş ve buna dair çalışmalar yapmıştır. Bunun dışında Yorgo Andriadis’in romanlarını tavsiye ederim. Hepsi belgesel niteliğindedir. Dersim’in kayıp kızlarını incelerken bu kaynaklardan çok yararlandık ve okudukça ağladık. Kızılbaş, Rum, Ermeni vs soykırımlarının hepsi de dinci ve  ırkçı devlet anlayışının ürünüdür.

Şunu da eklemek isterim. Türkiye Cumhuriyeti devletinin bugünki burjuvaları, Ermeni, Rum mülkleri üzerinden bu sermayeyi, zenginliği elde etmişlerdir. Bu planlı bir politikadır. Özellikle  Jön Türk kongrelerini  incelemek lazım. Türk ulusunun inşa edilmesi aşamasında, Türk ve Türkçü bir dönüşüm üzerine konuşulmuştur. Yani Türklük hakim olacak ve Türk olmayanlar asimilasyon ile Türkleştirilecek, karşı çıkanlar yok edilecek. Türk ırkına dayalı bir devlet kurulucak. Ancak ekonomileri yok. Peki kimin elinde ekonomi? Ermenilerin ve Rumların.  Osmanlı da Cizye vergisi incelenirse, Ermeni ve Rumlara yönelik “ıslah programları”nı,  aşırı vergi uygulamasını da görürsünüz. Lakin vergiler yeterli gelmeyince, ekonomiyi millileştirme politikası devreye giriyor. Planlar yapılıyor ve ilk etapta Adana’daki bütün Gayri Müslimlerin mülküne el koyuyorlar. 1909 yılında tarlalar, fabrikalar vs ellerinden alınıyor ve  yaklaşık 30 bin Ermeni öldürülüyor. El konulan tüm mallar İttihat ve Terakki üyesi olmak şartıyla dağıtılıyor. Bu bir pilot uygulama olarak yapılıyor. Tutunca Rumlar üzerinde de aynı politika uygulanıyor. Pontus’ta, Ege’de vs aynı uygulamalar ve katliamlar yapılıyor.

-Peki o dönemde tüm bunlara Atatürk’ün de desteği var mı?

O dönem Atatürk henüz “Atatürk”değil.  Ama İttihat ve Terakki ideolojisinden geliyor hepsi. Nitekim Rum, Süryani, Ermeni soykırımlarını gerçekleştiren zihniyetin devamı Dersim Tertelesi (soykırımı)’ni gerçekleştirdi.  Bugün aynı zihniyet devam ediyor. Türkiye Cumhuriyeti devletinin soykırımlarla yüzleşmemesinin en önemli nedeni, mülkiyet meselesidir. Çünkü soykırım kabul edilip özür dilenirse, mülklerin geri verilmesi, tazminat ödenmesi söz konusu ve burjuvalardan alınması mevzu bahis. 1909 yılında Adana’da uygulanan mülklere el koyma politikası 300 bin Rum’un  öldürülüp 600 bin Rum’un  sürgünüyle devam etti. Soykırım ve mülklere el koyma 1918’e kadar devam ediyor. Savaş bittiğinde herkes gasp ettiği mülkün sahibi oluyor. Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş felsefesini iyi incelemek lazım. 1920’ye kadar aslında bir devlet yok. Yani bir nevi tapu yok. Hala neresi kimde kalacak, kim kiminle ittifak kuracak tartışmaları var. Bu, 1923 Lozan Antlaşması’yla son buluyor. Lozan ile birlikte tapu bunlara veriliyor. Tapu alındıktan sonra “Bu ülke hangi etnik grubun, ırkın yurdu olacak” tartışması yapılıyor. Türk ırkına ve İslam dinine  dayalı ulus devlet modeli. 1924 Anayasası’nı incelediğinizde, her şeyin Türk ve Türkçülük üzerinden geliştiğini görebilirsiniz. Bahsedilen haklar da bu yöndedir. Akabinde tekke ve zaviyelerin kapatılması, diyanetin açılması söz konusu. Buna dinin yeniden devletleştirilmesi veya yeni devletin din üzerinden inşası diyebiliriz.

-Aslında bu bütün dinlerde, din barındıran devletlerde aynı.

-Evet, onlarda da durum böyle. Devletlerin  kuruluşu hakkında bazı temel  belgeler vardır. “Milli siyaset belgesi” niteliğindeki “Şark Islahat Planı”( 1925) önemle incelenmesi gereken bir belgedir.  Türk ve İslam olmayanların ıslahatı üzerinedir. Özellikle de Kürtlerin ıslahatı. Çünkü Rum ve Ermenilerin ıslahatı tamamlanmıştır. Sıra Kürt ıslahatına gelmiştir. İnönü bunu şöyle formüle ediyor: “Türk olmayanları kesip atacağız”. Kürtler buna karşı çıkıyor. “Hani bu ülkeyi birlikte kurmuştuk, birlikte savaşmıştık? Hani bizim payımıza düşen” diyor. Bunun üzerine onlara şark ıslahatı uygulanıyor. 1930’lara kadar isyan eden veya talepte bulunan her Kürt’ü yok ediyorlar ama Dersim’i bunun dışında tutuyorlar planlı bir şekilde. Diyarbakır’a bir Bektaşi kökenli vali atıyorlar, Cemal Bardakçı’yı (Kendisi Murat Bardakçı’nın dedesidir). Bardakçı, Bektaşi olması nedeniyle Dersim Alevilerini devletin yanında tutuyor. Yanı başında da Şeyh Sait isyanı vardır mesela. Şeyh Sait hem hilafetçidir, hem Kürtçüdür. Yani hem Osmanlı gibi hilafet zihniyetiyle dinini yaşamak ister, hem de Kürtçülük kimliği baskındır. Kürt İslam sentezi mevcuttur onda. Bu süreçte devletin “Böl, parçala, yönet” politikası çok başarılı olmuştur.

-Peki şunu sorayım. Dersim tarih boyunca onca zulüm, katliam, ötekileştirme görmüş bir coğrafyayken, nasıl hala bu denli ayakta kalabildi? Ki devlet politikalarının orada tam olarak uygulanabildiği ve devletin istediği hale getirilebildiği söylenemez. Bu duruşta olmayı nasıl başardı Dersim?

-Bunu başardı mı, tartışılır.  Kırmançki/Zazaki dilini  kaybetmek üzere. Kızılbaş inancı İslam’ın Şii mezhebine doğru hızla götürülüyor. Kızılbaş inancına uygun bir yaşam tarzı birkaç kuşak sonra var olabilir mi bilemiyorum.  Kastınız devletle barışık olmama durumuysa evet, devletle barışık olmama geleneği devam ediyor. Ancak özgün, otantik Kızılbaş inanışından epeyce uzaklaştırıldı. Mesela cem evleri, Türk İslam sentezinin egemenliği altında. Dedeler kayyum görevi görüyor cem evlerinde.  Buna karşı toplumun güçlü bir direnişi yok artık. Bir kabullenme  ruh hali egemen.

Buna rağmen devletin Dersim’i istediği gibi dinci, Türkçü yapamamasının nedeni, o coğrafya insanının özünde köklü doğa inancının, otantik düşüncenin var olmasıdır.

Söz gelimi; Dersim Tertelesinde  yaklaşık 35 bin insan katledildi, on binlercesi sürgün edildi. Bir plan dahilinde yapıldı bunlar. 1948 Birleşmiş Milletler soykırım kriterlerinin hepsini görebilirsiniz burada. Bir toplumu bu hale getiren devlet zihniyeti o toplumu istediği noktaya tam olarak getiremediyse, bunda tarihsel ve toplumsal köklerin derinliğinde güçlü inançları vardır. İnsan – doğa ilişkileri bakımından Dersim özgün bir coğrafyadır. Dünya kültürel mirasının bir bileşeni olarak herkes tarafından sahiplenilmesi gerektiği kanısındayım.

Orada geride kalan Hıristiyanların çoğu Alevi oldu. Çünkü ibadet edebilecekleri, ibadet mekanları oradan kaldırıldı. Tutunacakları hiçbir şeyi bırakılmamıştı. Ancak  Kızılbaş inancının  temel mekanları ve sembolleri yok edilemedi; güneşi, ayı, dağı, suyu, taşı, ağacı yerinden kaldırıp yok edemediler. İnsanların bunlarla bağını zayıflatsalar da koparamadılar.  Şimdi barajlarla bu inanç mekanlarının çoğunu yok etmek istiyor devlet.

-Toplumun Kızılbaş kavramından anladığı çok farklı. Örneğin, kimse onların Pagan inancında olduğunu düşünmez ve bilmez. Bunda devletin Kızılbaşları insanlara nasıl lanse ettiğinin etkisi mi mevcut? Mesela Alevi denilince akla sadece Ali gelir. Ki Ali, dini/İslami bir semboldür. Evet belki Aleviler Ali gibi yaşamıyor ama yine de İslami bir sembolü taşıyor olması da bilinçli bir durum gibi gözüküyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Bu bir İslamlaştırma çabasıdır. Elbette aynı coğrafyalarda ki bütün dinler ve inançlar birbirinden etkilendiler. Dolayısıyla Kızılbaşlığın içine devlet aracılığıyla ve zorla giren İslam, onu belli ölçülerde değiştirdi. Kızılbaşlar var olmak için İslam’ın bazı sembollerini zamanla benimsedi. Bunlar anlaşılır durumlar. Ancak Kızılbaşlık Hıristiyanlıktan da, İslam’dan da çok eski bir inanç olduğu için İslam içi gösterilmesi mantık olarak  problemli.   Doğa dinleri tek Tanrılı dinlerden çıkmadı, tersine tek Tanrılı dinler doğa dinlerinin içinden çıktı ve onları yıkıma uğratarak kendi egemenliğini kurdu.

Devam edecek…

Tülay Yıldırım EDE


Tülay Yıldırım EDE Kimdir?

Selçuk üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü mezunu.

Medya ve İletişim bölümünde eğitimine devam etmektedir.

2008 yılından bu yana gazetecilik yapıyor.

Yeni Marmara Gazetesi, Bölgede Değişim Gazetesi, Yerel Gaste’de köşe yazarlığı ve araştırmacı gazeteci konumunda görev aldı.

Yazıları yerli/yabancı dergi ve sitelerde yayımlandı.

Basılmış bir kitabı ile biri şiir kitabı olmak üzere basıma hazır iki kitabı bulunmaktadır.

Ab-ı Hayat, İştiraki, Devrim, Sosyal Adalet dergilerinde çalışmaları yer almıştır.

Birçok sitede editörlük yaptı.

Uzun yıllardır aktif olarak din, dil, ırk ayırt etmeksizin gerek maddi gerekse manevi olarak ezilenler, mazlumlar, ihtiyaç sahipleri için mücadele etmektedir. Türkiye’deki Afrikalılar, sokak çocukları, evsizler, Suriyeli göçmenler, Ezidiler, translar, zorla fuhuş yaptırılan seks işçileri vs ile adalet ve özgürlük noktasında haksızlığa uğrayan tüm insanlar için.

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?