Demirtaş’ın 11-12-13 Nisan 2018 tarihindeki duruşmalarda yaptığı savunmanın tamamı

Demirtaş’ın 11-12-13 Nisan 2018 tarihindeki duruşmalarda yaptığı savunmanın tamamı

HDP’nin önceki dönem Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın tutuklu olarak yargılandığı davanın, Ankara Sincan Cezaevi Kampüsünde görülen 11-12-13 Nisan 2018 tarihindeki duruşmalarda yaptığı savunmanın tamamı:

11 Nisan 2018
Yerine getirilmesi istenen ara kararlarla ilgili gelişmeleri bilmiyorum. Avukatlarım da bilmiyor. Çünkü
yanılmıyorsan 4 Mart tarihinden itibaren UYAP sisteminde avukatlarım herhangi bir belgeye, bilgiye
ulaşamadılar. O nedenle önceki ara celsede mahkemenizin talep ettiği, bizim taleplerimiz
doğrultusunda mahkemenizin de kabul ettiği ara kararlardan hangileri yerine getirildi bilemiyorum.
Bu arada avukatlarım herhangi bir fiziki dosyadan da belge alamadıkları için, çünkü mahkemeniz
Sıhhiye’de değil burada çalışıyordu, bu tür iletişimsizlikler nedeniyle avukatlarımın bana verdiği bilgi
şöyledir: Kaleme gittiğimizde bir kalem memuru arkadaş görevli var fakat “asıl dosyaya bakan heyet
orada olmadığı için dosyada belge bilgi veremiyoruz” diyor.

**

Şu açıdan önemli: İddia makamı bütün bu duruşma safahatı boyunca istediği her türlü belgeye
ulaşabilecek ama savunma ara kararlar, dosyaya girip çıkan belgeler ve tutanaklarla ilgili hiçbir şeye
ulaşamayacaksa bu savunma hakkımızın kısıtlanması anlamına gelir. Mahkemenizden
kaynaklanmadığını biliyorum. UYAP sisteminde genel olarak sorun, sıkıntı var ama en azından şu celse
başlarken tutanağa geçmesini istiyorum ki geçen celseden bu yana dosyamda ne tür gelişmeler oldu
hiçbir bilgim yok. Avukatlarımın da bilgisi yok. Bugün itibariyle de CD teslim etmişlerse de onu görme
şansım olmadı.

**

Tebliğ ettiğiniz belgeleri okumam 5 yıl 4 ay sürer. Geçen celse iddianame eklerine dair bana bir CD tebliğ ettiniz ve bunu cezaevinde incelemem üzerine cezaevine yazı yazdınız. Cezaevinde de karar alındı. Haftada iki gün ikişer saatten 4 saat bilgisayar kullanma izni verildi. CD’deki iddianame eki olan belgeleri incelemem bu şekilde cezaevinde mümkün hale geldi. Fakat CD’yi açtığımda şöyle bir şeyle karşılaştım: 11772 sayfa ek belge var. Sadece bana tebliğ edilen. O günden bu yana dosyaya dahil olanları belirtmiyorum. Haftada 4 saat cezaevinde
bilgisayarla evrakları okuma hakkım var. Ortalama bir hızla okursam, sadece okursam; inceleme değil,
birbiriyle ilişkilendirme, bağlantı kurma değil; sadece haftada 4 saat bu belgeleri okursam ortalama
bir hızla 5 yıl 4 ayda okumayı bitirebiliyorum. Bana tutuklandığımdan 15 ay sonra tebliğe edilmiş
belgeleri cezaevinde bu koşullarda okumam tam 5 yıl 4 ay sürüyor.

**

Siz mahkeme heyeti olarak bu belgeleri, aralıksız, yemeden, içmeden günün 24 saati okusanız tamı
tamına 43 gün sürüyor. Cumhuriyet savcısı bunu okumuşsa, 43 gün yemeden, içmeden, uyumadan 24
saat esas alınırsa 43 gün sürüyor. Normal bir okuma hızıyla heyetiniz günde 8 saat okusa 6 ay sürüyor.
Şunu anlatmaya çalışıyorum: ilgili ilgisiz ne kadar evrak bilgi, belge varsa bir şekilde benim dosyama
doldurmuş olan cumhuriyet savcısı belli ki kendisi de okumamış. 3 ayda hazırladığına göre
iddianameyi, sırf okumaya kalksaydı 6 ayda günde 8 saat mesai ile okusaydı 6 ayda kendisi okurdu.

**

Cumhuriyet savcısı okumamıştır, heyetinizin bu yoğunluk içerisinde 6 ay kesintisiz okumadığını
herhalde öngörebiliriz. Benim okumam için de 5 yıl 4 aylık süreye ihtiyacım var.

**

Doğrusu bu aşamada içimden şu talepte bulunmak geliyor: Tutukluluğumun devamına karar verilsin,
5 yıl 4 ay sonraya da gün verilsin, okuyayım, geleyim savunmamı yapayım. Çünkü iddia makamı
sonuçta beni o delillerle suçluyor. Hangi delil hangi olayla bağlantılı, hangi fezlekenin veya hangi
suçlamanın delili hangi klasörde, hangi sayfada? Bütün bunlar kapsamlı bir çalışma gerektiriyor.
Tutanağa geçsin diye söylüyorum. Şu konuda da samimiyim; mahkemeniz bana 5 yıl 4 ay süre
veriyorsa tutukluluğumun devamına da karar verip 5 yıl 4 ay sonraya gün verirse hiçbir gün
tutukluluğuma itiraz etmeden geleceğim, burada savunmamı da yapacağım. Bu konuda samimiyim,
tutanağa geçsin. İddia makamı böylesine bir hazırlık yapmış.

**

Siyasi müdahalenin en somut kanıtlarını iddia makamı dosyaya koymuş.
Bir başka husus, şimdi ilk usul itirazlarımızda belirtmiştik. Mahkemeniz dikkate almadı ama
“soruşturma yürütülürken yetki konusunda ciddi hatalar yapıldı” demiştik. Kısa süre önce bana tebliğ
edilen CD’lerde üstünkörü bir inceleme ile bile çok vahim hatalar tespit ettim. Onu şimdi tutanağa tek
tek geçirmek istiyorum. Mahkemeniz bu aşamada buna dair nasıl bir karar verir, bunu takdirinize
bırakıyorum. Fakat aleni bir siyasi müdahale ile soruşturmanın başladığı ve yürütüldüğünün en somut
kanıtlarını iddia makamının bizzat kendisinin dosyaya koyduğunu şimdi tek tek okuyacağım. Birkaç
tane fezlekeyle ilgili, buna dair usulî itirazlarımı da sonunda belirtmiş olacağım.
Örneğin; 23 no’lu fezleke dahil olmak üzere son fezleke, 31 no’lu fezlekeye kadar 9 fezleke; gözaltı ve
tutuklama tarihim 04.11.2016. 9 fezleke 9 ayrı şehir veya bölgede; kimi 4 yıl, kimi 5 yıl, kimi 3 yıl, kimi
1 yıldır soruşturmaları devam eden fezlekeler bunlar. Hiçbiri yetkisizlik kararı vermemiş. Çünkü
konuşmanın yapıldığı yer örneğin Kızıltepe, örneğin Bingöl, Batman. Dolayısıyla oranın Cumhuriyet
Savcıları yetkili oldukları için soruşturma açmışlar. Hepsi de ağır ceza bölgeleri. Ağır ceza mahkemeleri
de var. Ağır ceza soruşturması yürüten cumhuriyet başsavcılıkları da var. Fakat soruşturmalar
tutuklanmama 4 gün kala, 2 gün kala, 3 gün kala ve 1 gün kala yetkisizlik kararlarıyla Diyarbakır’a
gönderilmiş. Birkaç tane örnek vereyim şimdi.

**

23 no’lu fezleke: Suç tarihi 7 Temmuz 2012, yani tutuklanmamdan tam 4 yıl önce. Bingöl Cumhuriyet
Başsavcılığı soruşturma açmış, soruşturmayı yürütmüş, 4 yıl boyunca fezleke düzenlemiş, Meclise
göndermiş. Fakat 31.10.2012 tarihinde, tutuklanmama 4 gün kala şöyle bir gerekçeyle yetkisizlikle
dosyayı Diyarbakır’a göndermiş: “Suç yerinin her ne kadar Bingöl ili olduğu belirtilmiş ise de
değerlendirme yetkisinin Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına ait olduğu anlaşılmakla”. Bakın ne
CMK’da var böyle bir şey, kafadan atsanız böyle bir şey tutturamazsınız, ne usulde var, ne
teamüllerde var. “Suç yeri her ne kadar Bingöl’se de değerlendirme yetkisi Diyarbakır Cumhuriyet
Başsavcısında”. Neyin değerlendirme yetkisi? Parantez içinde görünmeyen bir yazı var: Tutuklamanın
değerlendirme yetkisi. Siyasi baskının değerlendirme yetkisi. Tabi ki Cumhuriyet Savcısı bunu o
şekilde yazmaz oraya.

**

24 no’lu fezleke: Suç yeri Batman. Tuhaflığa bakın Sayın Başkan. Batman soruşturma yürütmüş.
Tutuklanmamdan 9 gün önce iddianame düzenlenmiş. Batman İkinci Ağır Ceza Mahkemesine dava
açılmış. Suç tarihi 2013. Tutuklanmamdan 3 buçuk yıl önce. Batman Cumhuriyet Savcılığı iddianame
düzenleyip dava açmış. Tutuklanmamdan 9 gün önce dikkatinizi çekerim. Batman Ağır Ceza
Mahkemesi iddianamenin reddine karar vermiş. Yetkisizlikten falan değil. Tuhaf bir şekilde, gerekçesiz
iddianamenin reddine karar vermiş. Peki, normal usulde reddedilen bir iddianame ne yapılır? Eksikliği
giderilir, tekrar ilgili mahkemeye verilir, dava açılır. İddianame iade edilmiş savcılığa. Peki, Batman
Savcısı ne yapmış? Tutuklanmama 1 gün kala yetkisizlik kararı verip dosyayı Diyarbakır’a göndermiş.
Daha bir hafta önce dava açmış olan savcı, reddedilmiş iddianame ile ilgili yeni bir değerlendirme
yapıp düzeltip Batman’da yeni bir dava açacağına 1 gün kala, sadece 1 gün kala tutuklanmama
yetkisizlik kararı verilmiş ve iddianame düzenlenmeden fezleke olarak bu defa Diyarbakır Cumhuriyet
Başsavcılığına göndermiş. Ne gerekçeyle? Hiçbir gerekçe yok, gerekçesiz: “Diyarbakır Cumhuriyet
Başsavcılığına gönderilmesine.

**

25 no’lu fezleke: Elazığ Karakoçan’da açılan bir soruşturma. Tutuklanmama 4 gün kala. Diyarbakır
Cumhuriyet Başsavcılığına gerekçesiz bir şekilde gönderilmiş. Gerekçe belirtmemiş.
26 no’lu fezleke, Van: Van Cumhuriyet Başsavcılığı 10 ay süren soruşturmada yetkisizlik kararı
vermemiş, tutuklanmama 3 gün kala Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş. “Şüpheli
hakkında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında aynı ya da benzer mahiyette birden fazla
soruşturmalar bulunduğu ve delillerin birlikte değerlendirilmesi gerektiği anlaşılmakla açıklanan
nedenlerle Diyarbakır’a gönderilmesi”. Nereden öğrendin Cumhuriyet Başsavcısı olarak?
Birleştirmeleri mahkeme yapar. Nasıl öğrendin Diyarbakır’da benimle ilgili soruşturmalar var.
Diyarbakır’ın merkez soruşturmacı olduğunu nasıl öğrendin? Van’da niye birleştirmedin de
Diyarbakır’a gönderdin?

**

27 no’lu fezleke, Şırnak: Suç tarihi 2014. Tutuklanmama 4 gün kala, “şüphelinin Diyarbakır Milletvekili
olduğu ayrıca şüpheli hakkında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında hali hazırda yürütülmekte olan
soruşturmaların da olduğu hususları göz önüne alındığında şüpheli Selahattin Demirtaş hakkında
soruşturmanın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmesi için yetkisizlikle
Diyarbakır’a gönderilmesi.”

**

Gerekçe? Diyarbakır milletvekili olmam. Peki ben o tarihte Diyarbakır milletvekili miyim? Hayır.
İstanbul milletvekiliyim. Fakat o kadar zorlamış ki şansını, benim Diyarbakır milletvekili olmam savcılık
açısından bir yetki hususunu mu belirliyor? Herhangi bir yerde milletvekili olmam yani. Suçun
işlendiği yerdir, iddia olunan yerdir soruşturma makamı. Fakat tutuklanmama dört gün kala, Şırnak’ın
iki yıldır yürüttüğü soruşturma aniden aklına geliyor, “Bu Diyarbakır milletvekilidir, Diyarbakır
Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine…”

**

28 no’lu fezleke Şırnak: Şüpheli hakkında hali hazırda Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından
soruşturma yürütüldüğü için Diyarbakır’a gönderilmesine. Bir buçuk yıldır dosya kendisinde
tutuklanmama dört gün kala Diyarbakır’a gönderiyor.
Mardin, 29 no’lu fezleke. 2011 tarihli bir fezleke, 2011. O tarihten beri kendisinde fezleke. “Yetki
bende” diyor, fezlekeyi kendisi düzenliyor, soruşturmayı kendisi yürütüyor ve tutuklanmamdan dört
gün önce Diyarbakır’a gönderiyor. Hatta tutuklanmamdan 13 gün önce Mardin’e gönderiyor önce.
Ağır ceza bölgesi olduğu için, dava açılması için Mardin’e gönderiyor. Fakat aniden, hiçbir gerekçe,
ortada yeni bir karar yokken yetkisizlik kararıyla Diyarbakır’a gönderiyor.
30 no’lu fezleke, Kızıltepe. Tutuklanmamdan dört gün önce Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına
gönderiliyor.

Birileri savcıları tek tek arıyor

**

Şimdi, 6-8 Ekim olayları olarak bilinen 31 no’lu fezleke, onun hikayesi bu kadar basit değil. Kısa bir kaç
şey var; okuyayım neler yapılmış bir görelim.

**

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 2014/500 sayılı soruşturması ile soruşturma başlatıyor, yıl 2014. 6-8
Ekim’den yaklaşık bir ay sonra soruşturmayı başlatıyor. Bizimle ilgili fezleke 2016 yılının üçüncü
ayında düzenleniyor. Bu arada Türkiye’nin değişik şehirlerinde 6-8 Ekim ile ilgili soruşturmalar
sürüyor. Bizim hakkımızda değil olaylar hakkında, başta failler hakkında. Batman, Trabzon, İstanbul ve
daha bir çok şehir. Buralarda mahkemeler ve savcılar, özellikle savcılıklar yetkisizlik kararı alarak
dosyayı Ankara’ya gönderiyor ve bütün Türkiye genelinde gerçekleşmiş 6-8 Ekim olayları ile ilgili
Ankara’da toplanması için Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına dosyalar gönderiliyor.

**

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, “ben yetkili değilim” diyor, “herkes kendisi yürütsün soruşturmasını”
diyor. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının yetkili olduğu kesin olmak üzere Boğazlıyan Ağır Ceza
Mahkemesi karar alıyor. Diyor ki Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, gelecek bütün 6-8 Ekim dosyalarını –
bizim dosyamız değil dikkatinizi çekerim, başka zanlılar hakkındaki dosyaları- Ankara Cumhuriyet
Başsavcılığı birleştirecek, soruşturma tek elden yürütülecek diyor. Bu arada Diyarbakır Cumhuriyet
Başsavcılığı da bir 6-8 Ekim soruşturması yürütüyor, kendisi de bir yetkisizlik kararı verip Ankara’ya
gönderiyor. Ankara kabul etmiyor. Bakın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 6-8 Ekim ile ilgili “ben
yetkili değilim” dediği dosyayı Ankara’ya gönderiyor, Ankara kabul etmiyor, Ankara Batı 3. Ağır Ceza
Mahkemesi kesin olmak üzere Ankara’nın yetkili olduğuna karar veriyor. Dolayısıyla Diyarbakır’daki 6-
8 Ekim dosyası Ankara’ya geliyor. Orada biz de zanlıyız.

Daha sonra ne oluyor bakın, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tutuklanmamıza dört gün kala yetkisizlik
kararı veriyor. Ankara Batı 3. Ağır Ceza Mahkemesinin kesin kararı var “yetkili sensin” diyor.
Başsavcılık buna rağmen yetkisizlik kararı veriyor, Diyarbakır’a gönderiyor. Tutuklanmama dört gün
var. Normalde yetki meselesi çözülmüş, iki tane ağır ceza mahkemesi kararı var ortada. Boğazlıyan ve
Ankara Batı Üçüncü Ağır Ceza Mahkemesinin kararı var. Ankara geri gönderiyor Diyarbakır’a, diyor ki
“yetki sendedir, sen soruşturacaksın.” Tuhaflığa bakın.

**

İddianamemi hazırlayan Savcı Kurtça Eker diyor ki tutuklanmama üç gün kala, “hayır ben yetkili
değilim, daha önce verilmiş bir karar var sen yetkilisin”. Ankara Batı 3. Ağır Ceza Mahkemesinin
kararını hatırlatarak, geri gönderiyor. Aynı gün yani Diyarbakır’ın karar verdiği gün savcılığı yeniden
karar veriyor, “hayır sen yetkilisin anlamıyor musun” diyor. Bu kez “ha anladım” diyor. Kabul ediyor,
iki tane ağır ceza mahkemesinin kararına rağmen dosya bu kadar gidip geliyor, Diyarbakır Cumhuriyet
Başsavcılığı 6-8 Ekim dosyasını bu iddianameye koyuyor ve soruşturmayı yürütüyor.

**

Bu şekilde 9 fezleke. Bariz bir şekilde siyasi iradenin iktidarın müdahalesi, çünkü başka şekilde
koordine edilemez. Başsavcılık nasıl işliyor biz de biliyoruz. Koordinatör başsavcı diye bir şey yok ki.
Dolayısıyla herhangi bir savcı da ‘ben koordinatörüm’ diye görev üstlenemeyeceğine göre birileri tek
tek bu savcıları arayıp dosya Diyarbakır’da birleşecek, hepiniz yetkisizlik kararı verip Demirtaş’ın
dosyalarını Diyarbakır’da tutuklamaya etkili olabilecek şekilde birleştireceksiniz. Bu kadar net.
Tutuklanacağımı bile bile yurt dışından döndüm.

**

4 Kasım akşamı benimle birlikte 15 milletvekili arkadaşımız, Eş Genel Başkanımız Sayın Figen
Yüksekdağ da dahil olmak üzere evimiz basılıp, adeta kaçırılarak alınırken, plan zaten yapılıyordu.
Biz bunları bilmiyor da değiliz. Ben 12 yıllık milletvekiliyim, 8 yılım eş genel başkanlıkla geçti. Devlette,
hükümette ne oluyor, neler koşuluyor iyi biliyoruz. Bana yönelik operasyon 6 Ekim akşamı yapılacaktı.
6-8 Ekim’in yıldönümünde. Ama benim bir yurt dışı programım vardı, 5’inde yurt dışındaydım,
operasyon ertelendi. Hatta operasyonu planlayanların fırça yediğini de biliyorum, “niye yurtdışı yasağı
koymadınız” diye. Ben bile bile, cezaevinde giyeceğim ortopedik ayakkabıyı da satın alarak Türkiye’ye
döndüm, bir süre sonra evim basıldı, milletvekili arkadaşlarımla birlikte gözaltına alındım.

**

Şimdi, bu aşamaya geldik tabii. Mahkemeniz bu yetkisizlik konusundaki hukuk skandallarıyla ilgili
dosyaları birleştirebilirdi. Birleştirme olmamış olsaydı ben talep ederdim. Ama amaç ne, tutuklamayı
sağlayabilmek. Çünkü tek tek fezlekeler üzerinde tutuklama yapamazlar diye düşünüyorlardı. Suçun
alt ve üst limitini artırmak, kaçma şüphesi oluşturmak kendince ve işte ifadeye de gelmedin deyip,
150 yıl istenen biriyle ilgili tutuklama yapılması normaldir algısı oluşturmak. Buydu. Bu bir siyasi
operasyondu. Ve savcılıklar bunların parçası oldular.

**

Bunu kim yapıyordu? Cemaatin savcıları yapıyordu. Sizler yargılıyorsunuz, darbecileri en çok siz
yargılıyorsunuz. Yöntemleri buydu. Kumpas, tuzak. Yargıyı, Anayasanın kendilerine verdiği yetkiyi
iktidarın lehine kullanarak kişiler hakkında yargı tuzağı hazırladılar. Tuzaktır. Bu tuzağı hazırlayanlar
bir gün yargı önüne çıkmayacak mı? Bu ülkede adil yargı bir gün tıkır tıkır işleyecek ve hepsi eminim
ki, adil bir bağımsız yargı önünde hesap verecekler. Bunun için de biz, elimizden gelen bütün gayreti,
çabayı göstereceğiz.

**

Konuştuğum ve yaptığım hiçbir şeyi inkar etmem.
Ben daha önceki celselerde de belirttim; konuştuğum, yaptığım, eylediğim hiçbir şeyi inkar etmem.
Fazlasını burada söyleyeceğim, eksiğini söylemeyeceğim. Öyle korkacak, çekinecek hiçbir şey
yapmadım. Faaliyetlerimin tamamı konuşmalarımdan ibarettir. Ama kumpas, tuzak olanları da
anlatmam gerekiyor. Bunlardan en önemlileri de 1 ve 2 no’lu fezlekelerdir.
Şimdi ben 1 ve 2 no’lu fezlekeden savunmama başlayacağım, ama ona ilişkin, özellikle dinleme
kararları, dinleme usulleriyle çözüm usulleriyle ilgili avukatlarımdan biri usul itirazlarımızı belirtecek,
daha sonra ben, esasa dair, iddianamenin içeriğine dair 1 ve 2 no’lu fezlekeden başlayarak
belirteceğim. Çünkü 1 ve 2 no’lu fezlekenin tamamı kumpastır, tamamı. Tamamı tuzaktır.
Çarpıtılmıştır, olmayan dinleme kaydı varmış gibi gösterilmiştir. Olmayan gizli tanık varmış gibi
gösterilmiştir. Konuşmalarım bağlamından koparılmıştır, konuşma yaptığım kişi farklı tanıtılmıştır vs.
Tamamı. Yani bir tanesi doğru olsa benim üstlenemeyeceğim bir şey yok. Birazdan neler yaptığımı
anlatacağım. Yani iddianame benim yaptıklarımla ilgili az söylemiş. Ben sadece bu kadar siyasi faaliyet
yürütmüşsem ayıp bana.

**

Fezlekelerim kumpas ve tuzak
500 sayfa değil, ben 5 milyon sayfa konuşma yaptım. Onların hepsini de savunacağım. Ama kumpas
ve tuzakların da benim üzerime mal edilmesine asla rıza göstermeyeceğim, mahkemeniz bugün
FETÖ’cüleri kumpas tuzakla yargılıyor. Şike davası, Ergenekon Davası, Balyoz Davası ve benzeri
davaların tamamı sahte delil üretme diye düşürüldü. Ama aynı iktidar döneminde bir cumhuriyet
savcınız sahte delili, üretilmiş delili benim dosyama koydu ve benim tutuklanma gerekçem yaptı.
Halen dosyamda duruyor, tutuklanmamın gerekçesi olarak duruyor. Kararı alan hakim tutuklu
FETÖ’cü, soruşturmayı yürüten savcı tutuklu. Dinlemeyi yapan polis FETÖ’cü tutuklu. Çözümü yapan
tutuklu. Peki bu FETÖ’cüler herkese kumpas yaptılar da bize çok mu dürüst davrandılar? Nasıl
FETÖ’nün oluşturduğu delillerle bir milletvekili tutuklanabilir. Bu kumpasa nasıl boyun eğilir. Bunu
anlamakta zorlanıyorum. Avukatım Cihan Aydın usule dair bir kaç itirazımızı belirtecek. Mahkemeniz
bunları takdir edecektir zaten.

(Avukatların savunmasının ardından yeniden söz alan Demirtaş:)

Fezlekelerle kumpas kurdular
Değerli avukat arkadaşlarım, usulle ilgili ne tür hukuksuzluklar yapıldığını detaylı bir şekilde ifade etti.
Bir ülkenin mahkemeleri, savcıları, polisleri o ülkenin yurttaşları ile ilgili neden bir kumpas kurma
ihtiyacı duyarlar? 1 ve 2 no’lu fezlekeler ağırlıklı olarak, 15 Temmuz sonrası ortaya çıkan tablo ile
birlikte ancak ele alındığında net olarak anlaşılabilir. Geçen celsede size, Fethullah Gülen Cemaati ile
ilgili 6 yıl önce, 8 yıl önce, 5 yıl önce bizzat yaptığım uyarıları burada okudum.
Niye kumpas yapar hakim, savcı, polis? Yani dertleri ne? Amaçları ne, durup dururken? Tanımayız
etmeyiz birbirimiz. Benimle alıp veremedikleri ne ki, bu kadar kumpas, bu kadar tuzak kurmuş
olsunlar?

**

Kürt sorununun savaş, şiddet, silah dışı yöntemlerle çözümünün devreye girdiği, arayışlarının olduğu
her dönemde, gerek Türkiye içinden gerek dışından her zaman müdahaleler oldu, provokasyonlar
oldu, çözüm sürecini bitirecek girişimler oldu. Neden? Uzun uzun anlatmaya gerek yok. Türkiye Kürt
sorununu çözerse, PKK silah bırakırsa, Türkiye’de şiddet olmazsa ne asker ne sivil ne PKK’li yaşamını
yitirmezse Türkiye’de iç barış ortamı oluşmuş olacak.

**

Bu iç barış da, öyle sıradan bir iç barış değil. Türkiye, sadece kendi iç barışını sağlamış olmayacak,
bölgedeki Kürt halkıyla önemli bir stratejik ittifaka doğru gidecek. Bu, bütün küresel dengeleri
etkileyebilecek bir mesele.

**

O nedenle, Cemaatin bir savcısı, polisi, kendisinin o anda ne yaptığının farkında olmayabilir, ama onu
yönlendiren aygıt kesinlikle bu amaçla hareket etmiştir. DTK’nin neden kurulduğunu, ne yapmaya
çalıştığını geçen celsede uzun uzun anlattım. Hükümetin, devletin bütün kurumlarının ne kadar geniş
bir tolerans tanıdıklarını, nasıl yaklaştıklarını, şiddete alternatif kuruluşların ortaya çıkıp cesur
konuşmalarını, cesaretle faaliyet yürütmelerini, size yargı baskısı olmayacak, yeter ki konuşun, silah
ve şiddet olmasın dediklerini.

**

Bu şekilde algıyı oluşturmak için biz çaba sarf ederken Cemaatin hakimi, savcısı, polisi elindeki yetkiyi
kullanarak istihbarat topluyordu, Milli Güvenlik Kurulu üyelerinin önüne varıncaya dek. Çünkü MGK
toplantılarında bu istihbarat raporları bütün üyelere dağıtılır. Devlet, asıl orada güvenlikle ilgili önemli
kararlar alır.

**

Deniyordu ki, “siz çözüm süreci adı altında bir şeyler yapıyorsunuz, -2008 de dahil olmak üzere arayışlar
yapıyorsunuz ama bunlar da alttan böyle siyasi faaliyetler yürütüyorlar. Hükümet buna göz
yumuyor, hükümet bunların üstünü örtüyor.” Hem hükümeti zor durumda bırakmak, çözüm sürecini
yürütemez hale getirmek için, bizim demokratik siyaseti geliştirmemizin önüne geçtiler.
Çünkü demokratik siyaset aklındakini, beynindekini özgürce konuşamazsa, bunu başaramazsa yargı,
yürütme ve medya buna geniş bir tolerans aralığıyla ifade özgürlüğü çerçevesinde yaklaşmayı
başaramazsa, silahları susturmak kolay olmayacak. Cemaat bunu keşfetmiş. Cemaat de öyle kendi
başına hareket eden bir örgüt değil, 15 Temmuz’da da ortaya çıkmadı. O zaman da değildi.
Ne zaman Türkiye kendi iç barışı konusunda hamle yaptıysa, bu tür kumpaslar yaptılar.
Şimdi, bundaki amaç beni cezalandırmak değil. Asıl o dönem bu fezlekeler, daha doğrusu fezlekeye
dönüşmeden önce istihbarat raporları olarak MGK üyelerinin önüne gidiyordu. Başbakanın,
Cumhurbaşkanının önüne. Amaç sıkıştırmak. Ordu ile asker ile yargı ile hükümeti bir şekilde karşı
karşıya getirmek, Hükümetle bizi karşı karşıya getirmek. Amaçları buydu.

**

O yüzden fezlekeler 4 yıl sonra hazırlandı. Dertleri bizi cezalandırmak değildi. Dertleri o gün başlayan
arayışları sonlandırmaktı. O yüzden bu kumpasları yaptılar. Yoksa benim o hakim, savcı ile ne alıp
vereceğim var? Birbirimizi tanımayız, etmeyiz. Ama dertleri daha büyük, daha ciddiydi.

**

O nedenle bu kumpasları bu kadar alçakça fezlekeye dönüştürdüler, çünkü o dönem arzu ettikleri
sonucu alamadılar. Biz de dik durduk o dönem, hükümet de dik durdu, Allah var. Bizler her türlü siyasi
diyaloğu sürdürme kararı aldık, şiddeti durdurma konusunda ne yapılması gerekiyorsa işbirliği kararı
aldık. Başaramadılar, sonra hepsi fezlekeye dönüştü. 2009’dan itibaren de ciddi bir şekilde
tutuklamaya ve operasyona dönüşmeye başladı. Oysa dinlemeler 2007’den beri yapılıyordu.
Öncesinde istihbarat çalışması yapıyorlardı.

**

Siyasi partideki görevim gereği yaptığım konuşmalar suç olarak gösteriliyor
Şimdi, sırayla fezlekelerime değineyim, nasıl bir kumpas kurmaya çalışmışlar. Şimdi, siz önünüze gelen
isimlerin birçoğunu tanımazsınız. Dinleme kayıtlarında öylesine bir tezgah kurulmuş ki, ben sanki yasa
dışı örgüt üyeleriyle sürekli görüşme yapmışım. Görüşme içerikleri de çarpıtılmış, görüştüğüm kişiler
de yanlış yansıtılmış. Mesela Ahmet Türk, o dönem Eş Genel Başkanımız, ben grup başkanvekiliyim.
Örgütler arası disiplin ve hiyerarşi içerisinde o eş genel başkanımız ve ben grup başkanvekiliyim. Onun
yardımcılarına bağlı olarak çalışıyorum, bütün partilerde böyledir. Eş genel başkan, onun yardımcıları
ve daha sonra grup başkanvekilleri gelir. Bizler grup başkanvekilleri sadece parlamento grubundan
sorumluyuz. Örgütsel işleyiş parti içerisinde her hangi bir yetkimiz olmazdı.

**

Selma Irmak o dönemde BDP Genel Başkan Yardımcısıydı. Onunla yaptığım bir görüşme yine
çarpıtılarak, sanki örgüt üyesi ile görüşme yapmışım. Selma Hanım benim Genel Başkan Yardımcım o
dönem, şimdi de Hakkari milletvekilimiz. Kamuran Yüksek o dönem örgütlemeden sorumlu Eş Genel
Başkan Yardımcım, ben örgütsel olarak ona bağlıyım hiyerarşik olarak. Beni arar da, talimat da verir,
‘miting düzenleyelim, şunu yapalım’ diyebilir, ben grup başkanvekiliyim.

**

Nadir Yıldırım o dönem PM üyemiz, şimdi Van milletvekilimiz. Ali Şimşek o dönem Diyarbakır İl
Başkanımız, sonrasında Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Başkanvekilimiz. Necdet Atalay, Ali
Şimşek’ten sonra Diyarbakır İl Başkanımız, sonrasında Batman Belediye Başkanımız. Turan Genç, yerel
yönetimler komisyonu üyemiz.

**

Bunların hepsi defterlerimizde kayıtlı, Yargıtay’a bildirilmiş, YSK’ye bildirilmiş, seçilmiş kişiler. Çimen
Işık PM üyemiz, Mazlum Tekdağ PM üyemiz. Mehmet Abbasoğlu, eski genel başkanlarımızdan ve
yerel yönetimler komisyonu üyemiz. Ali Oruç hem BDP’de hem DTP’de PM üyemiz; Şükran Aydın o
dönem Bismil Belediye Başkanımız. Ahmet Yıldırım o dönem PM üyemiz, Dicle Üniversitesi’nde
doçent, şu anda Muş Milletvekilimiz, bir sözünden dolayı vekilliği düşürüldü. Faik Yağızay, resmi
olarak hükümete de bildirdiğimiz Strassburg ve Brüksel parti temsilcimiz o dönemde, şimdi de halen.
Cabbar Leygara, HDP kurucu üyesi sonra da HDP’nin Diyarbakır İl Başkanlığını yaptı. Abdullah
Demirbaş, DTP’nin o dönem Diyarbakır Sur Belediye Başkanı. Osman Baydemir, o dönem Diyarbakır
Büyükşehir Belediye Başkanı, halen Urfa vekilimiz. Kazım Kurt, o dönem Hakkari Belediye Başkanımız.
Yani hepsini tanıyorsunuz, tamamı seçilmiş kişiler. Bunların bir kısmı resmi olarak bana talimat
vermeye yetkili, bir kısmı benden talimat almaya yetkilidir. Genel başkan yardımcıları bana talimat
verebilir, grup başkanvekilleri parlamento grubuna talimat verebilir. Ben de örgütsel olarak bana bağlı
olan bütün birimlere talimat verebilirim.

**

Bir örnekle açayım, çarpıtmanın örneği; Bismil Belediye Başkanımız, 8 Mart mitingi yapılacak.
Kaymakamlık izin vermiş, belediye başkanımız izin vermemiş. Kendi belediye başkanımız kendi
partisinin mitingine izin vermiyor. Niye? “O miting alanı tadilatta vermiyorum” demiş. Aslında
aralarında bir sürtüşme var. Yerel yönetimler komisyonu üyemiz de gidiyor onu ziyaret ediyor, parti
genel merkezi adına. Uyarıyor, eleştiriyor diyor ki, “Kaymakamlığın izin verdiği mitingi sen nasıl
yasaklarsın?” Daha sonra bu kişi ile aramızda grup başkanvekili olarak bir konuşma geçiyor, ben de
“ağzına sağlık” demişim, bunu örgüt adına yapmışım. Benim belediye başkanım, kime ne? Eleştirir
miyim, yerden yere mi vururum, savcıyı ne ilgilendiriyor bu? Ben grup başkanvekiliyim, o da PM üyesi.
İstediğimiz kadar eleştiririz, hakaret de ederiz, size ne? Fakat bunu biz PKK adına yapmışız. Ne
cümlede örgüt geçiyor, ne örgüt anlamında PKK geçiyor.

**

Telefon konuşmalarımızın ses çözümü pat diye başlıyor, pat diye bitiyor, dinlemenin de bazı kısımları
alınıyor hepsi alınmıyor. Mesela telefon konuşmaları pat diye başlamış. Allah billah aşkına biz hiç
birbirimize “alo, merhaba, nasılsın” dememiş miyiz? Konuşmaların tamamı ortadan başlıyor, pat diye
de bitiyor. Başı nerede, sonu nerede, arada ne demişiz hiçbiri yok. Çarpıtmak için, anlatabiliyor
muyum?

**

Ahmet Yıldırım o dönem benim PM üyem. Dicle Üniversitesi’nde doçent, şu anda Muş milletvekilimiz.
Cumhurbaşkanına hakaretten vekilliği düşürüldü. Anayasa çalışması yapıyoruz Mecliste, kendisi de
akademisyen olarak Dicle Üniversitesi’nde, dört akademisyen PM üyemizden biriydi. Onlara görev
vermişiz. Parlamentoda Anayasa çalışması yapılıyor, önerilerimizi sunmak üzere iki başlığı onlara
vermişiz çalışacaklar, demokratik özerklik ve anadilde eğitim, akademik kurulumuz bu aynı zamanda.
Bunu PKK adına talimat vermişim diye tutanağa geçmiş. Tamamı böyle.

**

Benim dışımda yapılan konuşmalar hiç beni ilgilendirmez. Yaptılar mı yapmadılar mı bilmem, bilme
şansım da yoktur. Bugüne kadar siyasi hayatım boyunca ne bir PKK yöneticisinden, ne üyesinden asla
bana talimat gelmemiştir, gelse kabul etmezdim, herkes beni bu yönüyle de tanır. O kadar iradesiz, o
kadar siyaset konusunda söz söyleyemeyecek kadar, iktidarın yaratmak istediği algı gibi, zavallı da
değiliz. Kimse kusura bakmasın.

**

Tek tek şimdi değineyim; Ali Oruç bize diyecekmiş ki, bir ailenin örgüt adına ziyaret edilmesi lazım,
ben ve Gültan Kışanak onu yapmalıymışız. Bakın ben o dönem Meclis’e gelen fezlekeleri de
okumuyordum. Sekreterim alıp arşive koyuyordu, çünkü ben ne konuştuğumu bildiğim için fezlekeleri
okuma gereği duymuyorum. Ben bunu, iddianameden okudum. Bilmiyordum böyle bir şeyin
olduğunu, fezlekeye girdiğini, haberim de o zaman oldu. Ne böyle bir şeyi hayatım boyunca duydum,
ne konuşuldu, ne bize iletildi, ne de olabilir. Ya biz çocuk muyuz, birileri bize talimat gönderecek, PKK
adına bir aileyi ziyaret et diye. Bu kadar basit mi? Bu kadar basit siyasetçiler değiliz ki, kimse bize
talimat falan veremez. Böyle bir şeyi biz yapmayız da, kabul de etmeyiz.

**

Ne Ali Oruç böyle bir şey yapmış, ne ailenin haberi var; Ali Oruç yargılanmış, beraat etmiş, fakat
Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı benim dosyama yine de bu belgeyi koymuş. Böyle bir şey yoktur.
Emin olabilirsiniz, yüzde bin. İddianameden okudum, fezlekeleri okumuyordum. İddianameyi
okuyunca baktım böyle bir şey var, olmamıştır.

**

Ümit Aydın’da yerel yönetimler konferansı diye bir belge yakalanmış, benim de ismim varmış.
Arkadaşlarıma sordum Ümit Aydın o dönem Diyarbakır Büyükşehir Belediyesinin bir çalışanıymış. Biz
de parti olarak her yerde konferans yapıyoruz. Bir belediye çalışanında konferansa katılacakların
listesinin olması – eğer yakalanmışsa, gerçekse – neyi tuhaftır anlamıyorum. Biz yasadışı bir konferans
yapmıyoruz. Niye ondadır, onu da bilmiyorum, fakat tuhaf da değil. Protokol düzenlemesi yapılacak,
oturma düzenlemesi yapılacak. Belediye salonunda yapılacak çünkü konferans. Diyarbakır Büyükşehir
Belediyesi konferans salonunda yapılacak. Benim de ismim konuşmacılar arasında geçiyormuş. Bu
nasıl bir yasadışı terör faaliyeti olarak tanımlanabilir ki.

**

Demek istediğim, öylesi bir alengirli hale getirmişler ki, üstüne bir sis bulutu çekmişler ki, gerçekten
biz gece gündüz oturmuş terör faaliyeti yürütmüşüz, teröristlerle görüşmüşüz. İsimleri, konuşmaları
muğlak hale getirmek, içerikleri bozmak, çözümleri bozmak…

**

Hakim: Söylenen konferans ne zaman yapıldı, katılıp katılmadığınızı hatırlıyor musunuz?
Demirtaş: Partim yerel yönetimler konferansı yapmışsa, katılmışımdır. Ama bu hangisi bilmiyorum. Bu
tutanakta geçen toplantı o mu değil mi, bilmiyorum.

**

‘Mercek’ isimli gizli tanık uyduruk kişi. Varsa böyle biri gelsin. Bir gizli tanıktan hakkımızda itiraf beyanı
alıyorsunuz, bari bizi bu kadar küçümsemeyin. Ahmet Türk’le bana talimat vermişler, Meclis’te Kürtçe
konuşun diye. Ayıptır yani. Biz Meclis’te, nerede ne konuşacağımızı bilmeyeceğiz de PKK bize talimat
vermiş. Hadi ben o zaman gençtim, Ahmet Türk yaşını başını almış, Meclis’te Kürtçe konuşmak için
örgüt talimatı mı gerekiyor? Ayıp ya.

**

Bakın, zaten öyle bir şeyin olmadığını avukatlarım ifade ediyorlar. Fakat o toplantıyı, Kürtçe konuşma
kararı aldığımız toplantıyı dün gibi hatırlıyorum. Parlamentodaki grup toplantı salonumuzda, 18-17
civarında milletvekili ve 5-6 da MYK üyemiz vardı. Ben grup başkanvekili, Ahmet Türk Eş Genel
Başkanımızdı. Ertesi gün grup toplantısı yapılacak, biz 20 Nisan’da toplantı aldık, 21 Nisan Dünya
Anadili Günü’ydü ve o toplantıda tartışa tartışa herkes görüşünü belirtti. Kapalı grup toplantı
odasında, Mecliste kayıt cihazı vardır, isterseniz kaydedersiniz, sonra çözümü alınır. Fakat biz kendi
kayıt cihazımızla kaydettik o toplantıyı. Tarihi bir toplantıdır, kim ne demiş, kim karşı çıkmış, böyle
tartışıyoruz Meclis’te. Bir gün yargı konusu olur diye değil hatıra olarak kalsın diye kaydediyoruz.
Kaydeden de Ersin Öngel, daha sonra RTÜK üyemiz oldu. Basın danışmanımız o da orada. Tartışa
tartışa, çünkü önemli bir mevzu, şunu yapmaya çalışıyoruz; bu ülkede Kürtler var, burada da kendi
grup toplantımızda iki kelime kendi anadilimizde konuşacağız. Kıyamet kopmaz. Bunu Türkiye’ye
anlatacağız. Siyasi amacımız bu yani.

**

Demek istediğim, bunu yapmak için bir örgüt üyesi gelip bize talimat verecek de, konuşmayı yapan da
ben değil Ahmet Türk idi, ben ondan dört yıl sonra Meclis’te Kürtçe konuşma yaptım Eş Genel
Başkanken. Demek istediğim kumpas kuruyorsunuz da bize hakaret etmeyin bari ya. Örgüt bize
talimat verecekse adam gibi vermiş olsun, bu ne ya. “Gidin Meclis’te Kürtçe konuşun.” Ayıp bir şey.
Böyle bir şey olmamıştır. Bunların tamamı yalandır, düzmecedir. Böyle bir tanık var mı yok,
mahkemeniz istiyor, gelmiyor da, keşke gelse gizli mi açık mı, keşke gelse kapalı salondan konuşsun
da sesini duyalım. Sen kimsin ki bize talimat verdirmişsin de, biz Kürtçe konuşmuşuz da, ben de bir
sorayım kendisine. Hayatımız boyunca biz kimseden talimat almadık. Halkın iradesi dışında hiç
kimseyi esas almadık. Hele Ahmet Türk. Kürtçe konuşacak da çoluk çocuk gelecek kendisine talimat
verecek. Ayıp bir şey.

**

Tape ve ortam dinlemeleri tamamı gelsin ses karşılaştırmam yapılsın, çözümü yapılsın.
Açıklayamayacağım hiçbir şey yok. Bu haliyle hiçbirini kabul etmiyorum. Tamamı kumpastır. Sesin
bana ait olmadığını belirtiyorum. Ses karşılaştırmam yapılsın. Akabinde çözümü yapılsın. Tam
çözümler gelirse ben mahkemenizin bu konuda sorusu olursa cevaplamaya hazırım. 1 no’lu fezleke ile
ilgili bunları belirtiyorum.

**

Çarpıtmanın nasıl yapıldığını anlatmaya çalışıyorum. Toplantı tarihi diyor ki, 21.04. 2013. Bakın bu
tarih niye önemli? Bundan bir ay önce, tam bir ay önce, yani 21.03.2013 tarihinde Diyarbakır
Newroz’unda Abdullah Öcalan, PKK’ye silah bırakma çağrısı yaptı. Tam bir ay önce. Çözüm süreci artık
büyük bir hızla ilerlemeye başladı, ben dahil bazı heyetlerimiz İmralı’da, Kandil’de, Ankara’da
hükümetle veya bürokratlarla yoğun bir mesai yürütülüyordu. Hükümet kendi cephesinden farklı bir
toplumsal destek çalışması yürütüyordu, biz de kendi cephemizden farklı bir toplumsal destek
çalışması yürütüyorduk. Ama koordineli yürüyordu. Bunların tamamı çözüm süreci kapsamındaydı.
Neydi bu? Akil insanlar grupları toplumu ikna etme, barış sürecine inandırma, bu konuda güven
oluşturma ve destek çalışması yürütüyordu. Bakanlar, iktidar partisine bağlı milletvekilleri il il gezi yapıyordu.

**

Biz de ağırlıklı olarak – daha önceki celsede de söyledim – ben Kandil’de, KCK yöneticilerine, çok sayıda
silahlı PKK örgüt üyesine Abdullah Öcalan’ın ne söylediğini, ne istediğini, ne tür mesajlar verdiğini
elimdeki notlardan da okuyordum, anladığım kadarıyla da anlatıyordum. Milletvekilimiz Sırrı Süreyya
Önder ile birlikte.

**

İki gün boyunca bunu yaptık. Neden? Çünkü KCK yöneticileri diyordu ki, “bizim orta kademe
yöneticilerimiz ikna olmuyorlar. Siz bizatihi İmralı’ya gittiğiniz için kendilerine konuşun.” Biz Kandil’de
yapıyorduk bu konuşmaları.

**

Yine, PKK’ye sempati duyan kitleler, açık ve kapalı toplantılarda neden silahların bırakılması gerekir,
Öcalan ne diyor, neden önemlidir anlatıyorduk. Mesela bu toplantı onlardan biridir. Nerede nasıl
yapmışız hatırlamıyorum, çünkü bunun gibi onlarca toplantıya katıldık.

**

Bir yandan elimde İmralı’da tuttuğum notlardan Öcalan’ın görüşlerini okuyorum, bir yandan kendi
görüşlerimi paylaşıyorum. Neden çözüm süreci önemli, silahları bırakmak neden önemli. Mesela,
Öcalan’ın görüşlerini okuduğum kısımlar, burada benim görüşlerim gibi aktarılmış. Oysa bu
toplantılarda ben, İmralı’da Abdullah Öcalan şunları söylüyor diye anlatıyordum, elimdeki notları
hatırlıyorum, çünkü bütün toplantılara o şekilde katılıyordum.

**

Bir kısmı basına açık yapılıyordu. Bir kısmı kamerasız ama basın oluyordu, not alıyordu. Ama biz, şehir
şehir dolaşarak akil insanlar gibi ikna etmeye çalışıyorduk. Kumpas dememin nedeni bu. Ben sanki bu toplantılarda PKK’yi övmüşüm, PKK çok iyi bir silahlı mücadele yürütmüş, hatta yürütmeye de devam etmeli, böyle kazanmış, böyle devam etmeli algısını benim ağzımdan vermeye çalışmış.

**

Oysa burada, özellikle boldladığı [kalınlaştırdığı] yerlerin tamamı Abdullah Öcalan’ın görüşleridir.
O böyle diyor diye toplantılarda notlardan okumuşum. Ha bu arada İmralı kayıtları devletten
istenebilir, karşılaştırılsın. Benim tuttuğum notlarla kayıt notları karşılaştırılsın. Yüzde 100 aynı
olmayacaktır tabii, fakat yüzde 98 böyledir, göreceksiniz.
Dolayısıyla, yapmaya çalıştıkları şu; çözüm sürecini nasıl sabote edebiliriz.

**

Bu bir istihbarat çalışmasıdır, yargı çalışması değil. Kötü niyetli bir istihbarat çalışmasıdır. İstihbaratın başı, MİT’in müsteşarı, benimle birlikte İmralı’ya gelecek, görüşme yapacağız, Hükümetle oturacağız planlama yapacağız, denilecek ki biz de Kandil’e gideceğiz, PKK’yi ikna edeceğiz, PKK’ye sempati duyan tabanı ikna edeceğiz. Bunu beraber koordine edeceğiz.

Biz bu çalışmaları yaparken, başka bir istihbarat örgütü, ya da başka biri adına çalışan bir istihbarat, faaliyet suçmuş gibi bunları istihbarata dönüştürüp MGK’nın önüne sunacak. Biraz önce söz ettiğim 2008-2009 kumpası gibi. 2014’e kadar da aynen bu şekilde sürmüştür.

**

Şimdi, bütün bu konuşmaları okudum, burada öyle konuşmalar var ki, ben tanıyamıyorum. Ben öyle
konuşma yapmam. Bu kadar abuk sabuk, cümleler bozuk, ne söylediği belli olmayan konuşmayı ben
yapmış olamam diye düşünüyorum. Milyon defa konuşma yaptım, ama o konuşmalar bana ait
olamaz. Hiçbir konuşmanın, tape ve ortam kaydının sağlıklı olmadığını düşünüyorum.

**

(Hakim, Selahattin Demirtaş’ın çeşitli tarihlerdeki konuşmalarının ortam dinlemelerinin ses
çözümlerinden bölümler okuyor. Demirtaş bunların ses çözümlerinin sağlıklı olmadığını belirterek
yeniden ses çözümü yapılmasını talep ediyor. Demirtaş, hakimin okuduğu bir ses çözümüne ilişkin
şunları söylüyor:)

Bu ortam dinlemesi değil, bir basın toplantısıdır. Ama görünen o ki, mikrofonu içeride unuttukları için
bunun bir basın toplantısı olduğunu atlamışlar. Bütün basın huzurunda yaptığım bir konuşmadır.
Basın toplantısı olduğu için söylediklerim açık bir şekilde kamuoyuna yansımıştır ama madem ortamı
dinlemişler, yeniden bir çözüm yapalım. Bu şekilde kabul etmiyorum.

**

(Hakimin bir başka ortam dinlemesinin ses kaydı çözümünü okunmasının ardından Demirtaş:)

İddianamenin 248. sayfasında şöyle bir cümle kullanmış savcılık: 48 defa benim ismim geçmiş DTK’de
yapılan toplantılarda. Konuşanlar, kendi aralarında konuşurken benim ismimi zikretmişler. Partinin o
dönemler ya eş genel başkanı ya da grup başkanvekiliyim. DTK’de partim adına katıldığım toplantılar,
partimin yetkilendirmesiyle gittiğim konferanslar, konuşmalar tümüyle legal faaliyetlerdir. Belirttiğim
çerçevede, demokratik siyaset hakkı çerçevesinde yürütülmüş faaliyetlerdir. Ama savcı ne diyor?
DTK’nin çalışmaları yürütmüş olduğu yapılan BDP Diyarbakır il binasındaki toplantıya giriş ve çıkış  yaptı. Ben partimin Eş Genel Başkanıyım, partimin il binasına giriş ve çıkış yaptığımı tespit etmiş savcı.

Yani gerçekten kutlamak lazım. Partimin binasına girip çıkmış olmayı, tek başına bir delil olarak –
yanılmıyorsam da fotoğraflayıp delil olarak – dosyaya koymuş.

**

(Hakimin iddianameden bir başka bölümü okumasının ardından Demirtaş:)

Ben bugüne kadar, şu ana kadar çok sayıda cenazeye katıldım, taziyeye katıldım. Nasıl suç
oluşturmuşum, bunu da savcı açıklamadığı için, propaganda mı yapmışım, Fatiha mı okumuşum,
slogan mı atmışım, taş mı atmışım, bir şey belirtmediği için bir şey diyemiyorum, ama çok sayıda
cenazeye katıldım.

**

Evet, örgüt üyeleri de öldürüldüğünde cenazelerine katıldım, asker cenazelerine de katıldım, sivil
cenazelerine de katıldım. Bu, inancımız gereğidir. Seçilmiş olduğumuz bölgede de, insanların acılarını paylaşmak insani bir tutumdur, siyasi bir faaliyet değildir. Cenazeye katılmak da başlı başına asla sorgulanamaz. Ahlaken de siyaseten de hukuken de tartışılmaması gereken bir konudur diye
düşünüyorum. Ama cenazeye katılmak suretiyle başka suç işlenmişse o tartışılabilir, ama cenazeye
katılmanın kendisi başlı başına bir suç değildir.

**

(Demirtaş, hakimin iddianameden kanunsuz bir gösteriye katıldığı yönündeki başka bölümü
okumasının ardından şunları söyledi:)

Evet, aynı zamanda 16 no’lu fezlekenin birebir aynısıdır. Savcı hem bu fezlekeye koymuş, hem de aynı
olayla ilgili tek bir fezleke hazırlamış. Tümüyle demokratik bir etkinlik, demokratik çözüm çadırı adı
altında anadilinde eğitim, seçim barajının kaldırılması, siyasi tutsakların serbest bırakılması, askeri ve
siyasi operasyonların durdurulması talepli başlatılmış bir kampanyadır. Parti genel merkezimiz
tarafından başlatılan bir kampanyadır. Hiçbir şekilde ne yasadışı bir işe girişildi, ne de yasadışı bir
sonuç ortaya çıktı. Partimizin siyaset yapma çerçevesinde yürüttüğü faaliyettir. Tamamı çarpıtmadır.
Parti genel merkezimizin kararıdır bunlar. Biz karar alır, biz uygularız.

**

(Hakim, 2012 yılında yapılan açlık grevi eylemi döneminde Diyarbakır’da yapılmak istenen yürüyüşe
ilişkin dosyadan ilgili bölümü okudu.)

Demirtaş: 6-7 yıl önceki olayı hatırlamıyorum. Ama hiçbir şekilde yasadışı bir gösterinin içinde
olmadım.
Hakim: Bu beş eylemin tamamı için sizin kendi fikrinizle değil de, özellikle silahlı terör örgütü PKKKCK’nın
güdümünde yayın yapan basın organlarının ilanı veya internet sitesi üzerindeki çağrıları
üzerine bu eylemlere katıldığınız iddiası var.
Demirtaş: Bu tamamen yalan, yanlıştır. Bir şekilde illiyet bağı kurabilmek için yaptığımız siyasi
faaliyetlerle terör bağını kurabilmek için uydurdukları şeylerdir. Ben korsan gösterici değilim, partinin
Eş Genel Başkanıyım. Parti genel merkezinde MYK’miz, PM’miz toplanıyor, karar alıyor. Bunları
duyuruyoruz, basın duyurusu yapıyoruz. Başka fezlekeler de var, göreceksiniz. Başka bir fezlekede
onun duyurusunu yapmışım. Mitinge çağrı yapmıştım. O basın toplantısı suç konusu olmuş ama.
Çağrıyı yapan ben, şu tarihte miting yapacağız, valilik izin versin, şunları savunacağız demişim. O basın
duyurusunu suç diye görmüş, o tarihte PKK ya da KCK’nin çağrısını koymamış. Yok çünkü. Çağrı yapan
biziz.

**

O basın toplantısı için ayrı fezleke hazırlamış, o gün gelmiş mitinge gitmişiz, yürümüşüz onu da ayrı
suç saymış, demiş ki ‘örgütün çağrısı sonucu yaptı.’ Sen kendin bizzat beş gün önce yaptığımız kendi
çağrıma ayrıca fezleke hazırlamışsın. Biz öyle örgüt sitesinden okuduk falan bunlar yakışmaz. Korsan gösterici değiliz. Siyaset yapıyoruz. Türkiye’nin üçüncü büyük partisiyiz. Bu kadar büyük işlerle uğraşırken, sitede okuyup hemen koşalım. Üniversite yıllarımızın üzerinden çok zaman geçti. Belki üniversite öğrencisi oradan bakar hareket eder de bir partinin yönetimi, eş genel başkanlarına bu suçlamayı yöneltmek tek kelimeyle ayıptır.

**

Hakim: Son olarak 2 no’lu fezlekeye ilişkin olarak özellikle Abdullah Öcalan’ın 2010 yılında KCK
yapılanmasının illegal bir yapılanma olduğu yönündeki açıklamalarından sonra DTK’ye ağırlık verildiği,
DTK’nin 2007’de kuruluşunu açıklamasına rağmen özellikle Abdullah Öcalan’ın bu açıklamasından
sonra DTK’nin KCK-TM yapılanmasında aynı şekilde yapılandığı, PKK-KCK ile organik bağının
bulunduğu ve sizin de bu yapı içerisinde faaliyet yürüttüğünüz iddiası var.

Demirtaş: Geçen celsede DTK’yi uzun uzun anlattım. Bu celsede sadece atıf yapayım geçeyim diye
uzun uzun anlatmıştım geçen celsede de. 2007’de ben milletvekili seçildikten kısa bir süre sonra DTK
kuruldu. Yani ben siyasete girdiğimde DTK vardı. Partim DTK’nin kurucu üyesiydi. O dönem partim
adına da eş genel başkanlar, grup başkanvekilleri, DTK’nin faaliyetlerine, çalışmalarına katılırdı.
Konuşmalar yapardı. Çalıştaylar yapılırdı. Bunların hiçbiri de gizli saklı değildi. Şimdi çözüm süreci
kapsamında gerek Oslo’da gerek İmralı’da PKK yönetimiyle, Öcalan’la yapılan görüşmeler kapsamında demokratik siyasete alan açılması, silahın bırakılmasını kolaylaştırır, cesaretlendirir. Halkta da fikirlerini özgürce söylediği için yargı baskısı altında kalmadığı izlenimi oluşturdukça, halkı da daha motive eder. Bütün bunlar konuşulan şeylerdi.

Oslo sürecinin içinde değildim, ama DTK Öcalan’ın talimatıyla kuruldu, Öcalan’ın talimatıyla bütün faaliyetleri yürüttü demek gerçekten savcılara da yakışmıyor. Şimdi devletin huzurunda yapılan görüşmeler, kayıtla yapılan görüşmelerdir; sen onları alıp çarpıtıp bunlar talimattır diye ifade ediyorsun.

İmralı’da yapılan görüşmelerde benim katıldığım bir toplantıda akil insanlar konuşuldu. Akil insanlar grubu oluşturulmalı denildi. Bu, Öcalan’ın önerisiydi. Ne bizim ne hükümetin önerisiydi. Kim hayata geçirdi, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan. Akil insanlar komisyonu kurdu, ilk toplantısını kendisi Dolmabahçe’de yaptı. Burada tutanakları var, okuyayım size.

**

Akil insanlar Öcalan’ın önerisiydi. Suç mudur? Kötü mü yaptı? Hayır, bir çözüm sürecinde PKK’yi ikna
etmenin yolu konuşulurken, makul öneri yapıldığında da buna doğrudan terör faaliyeti demek işte o
çözüm sürecini bitiren kumpasın kendisiydi. Öcalan dedi mi demedi mi, o dönemde yoktum, olsaydım
bilseydim burada da söylerdim. Ben İmralı sürecinin içindeydim. Hem heyet olarak Kandil’e hem
İmralı’ya gidiyorduk. Bu Öcalan’ın önerisiyle kuruldu bunu bilmiyorum. Ben siyasete girdiğimden beri
DTK vardı. Legal çalışmalar yürüttü. Faaliyeti açıktı.

**

Hakim: Tutanağa itirazınız var mı?
Cevap: Fotoğraflarda göründüğüm yer caminin avlusudur, gösterilerin içerisinde beni gösteren
herhangi bir fotoğraf yoktur. Aleyhime olan hususları kabul etmiyorum.
Hakim: 14 Temmuz 2011 tarihli olaylara ilişkin düzenlenen tutanaklar, fotoğraflar ve tespit tutanağı
var. Bir diyeceğiniz var mıdır?
Cevap: Söz konusu yürüyüş partim tarafından alınmış bir karardı. Herhangi bir yasa dışı örgütün
çağrısından ne bilgimiz ne de haberimiz olması mümkün değildi. Partimiz bu çağrıyı yapmıştı, amacı
da o dönem KCK operasyonları adı altında tutuklanan parti yöneticilerimizin, milletvekillerimizin
duruşması vardı adliyede, onlara destek, dayanışma amacıyla yapılmış bir yürüyüştür. Onun dışında
yürüyüş öncesi veya sonrasında herhangi bir olay olmuşsa, beni zaten onun içinde gösterecek tek bir
kare bulamazsınız. Böyle bir şiddet eylemi içerisinde de olmadık, yasa dışı bir yürüyüş de değildi.

**

Valiliğin bilgilendirilmesi ile, 2911 sayılı yasaya karşı bir yürüyüş değil, izinle yapılmış bir yürüyüştü.
Zaten yürüyüş de bizim açımızdan olaysız bitti. Onun dışında başka gruplar olay çıkarmış mı
hatırlamıyorum, ama hiçbir şekilde ne bize, bana ve benimle birlikte olan parti yöneticilerime dağılın
ihtarı yapıldı, ne de böyle bir şeyle karşılaştık. Biz yürüyüşü gerçekleştiren milletvekilleri, belediye
başkanları olarak olaysız bir şekilde yürüyüşümüzü tamamladık.

**

Hakim: 14 Temmuz 2011 günü meydana gelen olaylara ilişkin tutanaklar ve fotoğraf teşhis tutanağı…
Cevap: Burada parti il binamın önünde bulunduğum sırada çekilmiş bir fotoğraf var. Partinin Eş Genel
Başkanıydım, burası da Barış ve Demokrasi Partisi Diyarbakır İl Başkanlığı, bir kare orada var. Bir kare
de burada gösterilen; biz alana girerken bahsettiğim protestoyu, basın açıklamasını yapmak
istiyorduk, yanımda milletvekilleri vardı, korumalarım vardı. Panzerden su sıkıldı, doğrudan bize
sıkılmadı, fakat biz de bayağı ıslandık ve ben tepki gösterdim. Bu kare de onun karesidir. Onun dışında
başka yerde olaylar yaşandı mı yaşanmadı mı onu bilemem, ama hiçbiriyle ne bağlantım vardır ne de
hakkımda öyle bir iddia söz konusudur.

**

Kaldı ki, bu miting hiçbir şekilde herhangi bir yerden, herhangi bir talimatla yapılan, ne PKK ne de
Kongra Gel ile ilgili bir miting değildi. Partimizin genel merkezinin Diyarbakır’da yapmayı
kararlaştırdığı bir mitingdi. İlerleyen fezlekelerde yeri geldiğinde de belirteceğim, bir hafta önce
Diyarbakır’da basın toplantısı yaptık ve halkı mitinge davet ettik. Valiliğe başvurumuz vardı. Henüz
yasaklanmamıştı, partimizin mitingi olduğunu duyurduk, kitleye çağrı yaptık. O yapmış olduğum
konuşmaya da bir fezleke hazırlandığı için, ayrı bir fezleke konusu olmuş mitingin çağrısını yapmamız.
Fezlekeler zaten ayrıca düzenlenmiş, yeri geldiğinde onlara da değineceğim. Partimizin aldığı karar
doğrultusunda demokratik çözüm çadırları Türkiye’nin birçok yerinde açılmıştır. Oturma eylemleri
yapılmıştır, sivil itaatsizlik adında hükümetin dikkatini çekmek açısından etkinlikler yapılmıştır. Hiçbir
şekilde ne PKK ile ne KCK ile ne de başka bir çağrı ile alakası yoktur. Onun çok öncesinde başlamış bir
süreçtir demokratik çözüm çadırları.

**

Zaten yaptığımız çağrılar da sivil itaatsizlik eylemi olduğu için, hiç kimsenin asla şiddete
meyletmemesine, asla şiddete başvurmamasına dönük çağrılarla birlikte yaptık. Çadırların
kurulmasının amacı şudur; orada bir kürsü ve mikrofon olacak, isteyen herkes, STK temsilcisi,
yurttaşlar, parti temsilcisi, gazeteciler, isteyen herkes gelip o serbest kürsüde konuşma yapabilecek.
Bu taleplerle ilgili ne diyor; destekliyor mu karşı mı çıkıyor? Özgür bir tartışma platformu
oluşturulması açısından, bizim çağrımızla başlatılmış bir etkinliktir. Tümüyle barışçıl bir etkinliktir.
Bununla bağlantılı başka yerlerde şiddet eylemleri çıkmışsa, ne benimle alakalıdır, ne de bilgim ve
onayım dahilindedir.

**

[Hakim bazı fotoğraflar gösteriyor.]

Detaylarını hatırlamıyorum, fakat burada taziye evi önünde görüntüler var; bir açıklama yapmışım
muhtemelen. Onun dışında Diyarbakır’da yaşanıyor bunlar, Diyarbakır’ın başka ilçelerinde veya
mahallelerinde şiddet eylemleri olmuşsa, bunlar açıklama yaptığım saatlerde yaşanmış olaylar da
değil, benimle bağlantılı da değil. Bunların içerisinde beni gösteren tek bir kareyi hiç kimse bulamaz.
Ama ısrarla bu tür olaylarda biz açıklamalar yaptık, sonrasında hatta bazı fezlekelerde gerçekleşen
şiddet eylemleri, polisle çatışmalar da doğrudan benim konuşmamla bağlantılı şekilde gösterilmeye
çalışılmış; oysa konuşma içerikleri ile ilgili bir suçlama da yok. Konuşma içerikleri partimizin
programına, ilkelerine ve siyasi çalışmalarına uygun açıklamalardır. Dolayısıyla (anlaşılamadı) kabul
etmiyorum, ben hiçbir şekilde yasa dışı bir örgüt talimatıyla hareket etmedim. Bunların CD
görüntülerini izlerseniz zaten benim ne yaptığımı açıkça göreceksiniz.

**

[Hakim, Emniyet’in ses çözümü tutanağını soruyor.]

Hayır kabul etmiyorum, CD istensin, yeniden çözüm yapılsın. Bu usul açısından incelensin. Kumpas
olduklarını zaten söyledim. Onların hepsi savunmasını, CD çözüm tutanakları gelsin sonra yapacağım.
14 Temmuz 2011 tarihindeki hangi toplantıyı kastediyor bilmiyorum. Neyse ama gerçekten bir şeyle
mi suçluyor bilmiyorum. Bir sürü toplantıya katıldım. Katıldığım toplantıyı illegal bir toplantı olarak mı
tarif ediyor, o da belli değil. (anlaşılamadı)

**

[Hakim bir tutanak gösteriyor.]

Ne tutanağıdır o? İmralı görüşmeleri çözüm tutanağı mı? Mahkemeniz, ki taleplerimiz arasında
olacak, İmralı’daki görüşme tutanaklarını istesin. Orada bir talimat mı verilmiş, tartışma mı
yürütülmüş devlet heyeti huzurunda? Ankara’da bakanların katılımıyla yapılan toplantılarda çıkan
kararlar ve çözüm yasası kapsamında faaliyetler mi yürütülmüş ortaya çıksın.
Fakat biz ne İmralı’da ne Kandil’de hiç kimseden bir talimat almadık, talimatla bir faaliyet yürütmedik.
Çözüm süreci tümüyle Türkiye’deki iç barışı sağlama, Kürt sorununu silahsız şiddetsiz çözme,
Türkiye’de demokrasiyi güçlendirme faaliyetidir. Kabul etmiyorum

**

[Hakim, 141 sayfadan oluşan fezlekeye ilişkin soru soruyor.]

Emniyet fezlekesi mi? 2 nolu fezlekenin hangi eylemine dahil etmişler. Savcılık fezlekesine
dönüşmeden nasıl girmiş dosyaya onu anlamıyorum. Ben bunu görmedim, bilmiyorum, fakat emniyet
bir fezleke hazırlarsa savcılığa gönderir. Savcılık da nereye eklemiş, hangi fezlekeme ya da hangi olaya
eklemiş? Öyle genel 2 nolu fezlekeye eklemek? Ben usulü anlamaya çalışıyorum. Herhangi bir
suçlama ile bağlılık kurmadan bu dosyaya nasıl girmiş, savcı hangi üst yazıyla dosyaya bunu sunmuş?
Ya da siz mi istediniz? Kabul etmiyorum, uyduruk bir belgedir.

6-8 Ekim Kobani olayları

31 no’lu fezleke kamuoyunda 6-8 Ekim Kobani olayları olarak bilinen fezlekedir. Bundan sonraki
fezlekeler bunun devamı olduğu için, 6-8 Ekim’den başlayarak devam etmek istiyorum.

Biliyorsunuz 6-8 Ekim’de yaşanan olaylarla ilgili kamuoyunda şöyle bir algı oluştu. Ben o algının nasıl
oluştuğunu anlatırım, ama genel cümle şudur: ‘Amerika’ya gidip dönen Demirtaş’ın çağrısıyla halk
sokağa çıktı ve 52 yurttaşımız Demirtaş’ın çağrısı ile katledildi.’

**

Binlerce defa yazıldı çizildi, kamuoyu oluşturuldu. Bir yalanı 40 defa söylersen herkes inanır, kırk bin defa söylersen bütün dünya inanır. Fakat savcılık da 6-8 Ekim ile ilgili benim iddianameme iki tane delil koymuş. Bunlar savcılığın delili.

-Birincisi İpekyolu Gazetesi dijital sitesinden alınmış aynen şöyle: “6 Ekim 2014 23:19” Bu savcılığın
sunduğu bir delil, yani 6 Ekim günü gece 23:19’da internet sitesinde yayınlanmış. Başlığı da şu:
‘Demirtaş sokağa çıkın’ dedi. ‘HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş, sosyal medya aracılığıyla halkı
Kobani’ye destek için sokağa çağırdı.’ Bu savcının koyduğu delil.

-Bir başka delil, bir suç duyurusu ile birlikte savcılığa iletiliyor ve savcılık bunu delil olarak koyuyor. Suç
duyurusunda bulunan kim? Ulusal Parti Genel Başkanı Gökçe Fırat. Şu anda FETÖ’den hükümlü Silivri Cezaevi’nde yatıyor.

-Bir başka delil, iki delil koymuş savcı benim çağrı yaptığımla ilgili, Posta
gazetesinin posta.com.tr adresinden, ‘Demirtaş’ın 6 Ekim’de HDP Merkez Yürütme Kurulu olağan
toplantısının ardından yaptığı açıklamada Kobani’de yaşanan katliam girişimine karşı 7’den 77’ye
bütün halkımızı sokağa, alan tutmaya ve harekete geçmeye çağırıyoruz.’ Demirtaş’ın yaptığı çağrı.
Burada da yine Posta gazetesinden aldığı çıktıyı savcı delil olarak koymuş.

**

Şimdi ben savunmama başlamadan önce, bu 17 bin 772 sayfa ek deliller içerisinde, Selahattin
Demirtaş olarak benim 6-8 Ekim’de yaptığım çağrının yüzüme okunmasını istiyorum. Savunmama
öyle başlayayım. Ben bulamadım çünkü. HDP Genel Merkezi’nin sosyal medya hesabından yaptığı
çağrıdan bahsetmiyorum. Savcı, Demirtaş çağrı yaptı diye iki tane gazete kupürünü dosyaya koymuş
olduğuna göre, savcı bu konuda benim çağrımla ilgili delile ulaşmıştır mutlaka. Çağrım nerede,
çağrımın yüzüme okunmasıyla savunmama başlayayım.

**

6-8 Ekim’de benim çağrım var mı? Savcı bunu koymuş, ben bulamadım. Siz bulmuş olabilirsiniz diye
soruyorum. Genel Merkez’in sosyal medya hesabından atılmış iki twitle başlamış bir soruşturmadır.
Benim şahsi, kişisel bir çağrım üzerine başlamış bir protesto da yok, buna dair başlamış bir
soruşturma da yok.

6-8 Ekim nasıl bir ortamdı?

Bakın 6-8 Ekim nasıl bir siyasi ortamdı, önce bir onu hatırlayalım. Neler yapıldı, detaylı bir şekilde izah
edeyim. 6-8 Ekim 2014’te Türkiye’de çözüm süreci devam ediyordu, İmralı görüşmeleri, heyetimizin
Ankara’da hükümetle görüşmeleri devam ediyordu. Süreç kopmuş, bitmiş değildi. Hem Kandil’de hem
Ankara’da hem İmralı’da, üç ayak üzerinden PKK’nin silahsızlandırılması çözüm sürecinin başarıya
ulaşması için partimizin de içinde bulunduğu, benim de şahsen heyetlere dahil olduğum bir süreç
yürüyordu.

**

Şimdi İmralı’da yapılan görüşmelerin bazılarında Suriye’deki durum da tartışılıyordu. Özellikle Kuzey
Suriye olarak bilinen Rojava, Kürt bölgesinin durumu da tartışılıyordu. Suriye’nin geneli de tartışma
konusu oluyordu. Ankara’da hükümetle yaptığımız toplantı ve görüşmelerde de bu konu gündeme
geliyordu. Yani şu şekilde bir siyasi tartışma yürüyordu: Türkiye’deki Kürt sorununun çözüm süreci,
bölge düzeyinde İran, Irak ve Suriye’deki Kürtleri nasıl etkileyecek? Dolayısıyla Türkiye’nin güvenliğini
ilgilendiren meseleler ele alınırken, oradaki Kürtlerle ilişkiler nasıl kurulacak? Yeni yüzyılda Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nin hem kendi yurttaşları olan Kürt halkıyla hem de diğer ülkelerde yaşayan
Kürtlerle ilişkileri nasıl olacak? Bunlar da tartışma konusu oluyordu.

**

Bu tartışmalar devam ederken, neredeyse iki yıl boyunca hükümetin genel yaklaşımı şuydu: Tabii ki,
içerideki Kürt sorununun çözümü dışarıda da Türkiye’yi rahatlatır ve biz oradaki Kürt halkının da her  halükarda kazanımlarının arkasında oluruz. Bizim için Kürt halkı bin yıllık kardeşimizdir. Suriye-Irak sınırı Sykes Picot’la çizilmiş yapay sınırlardır. Biz bu sınırları değil bin yıllık kardeşliğimizi esas alırız. Biz de böyle sanıyorduk, böyle olması gerekirdi. Bu Türkiye’ye güç katar. Neredeyse 2-2,5 yıl, zaman zaman gündeme geldiğinde bu konu heyetlerimiz arasında, partimiz ve hükümet heyetleri arasında ele alınıyordu.

**

Gel zaman git zaman, Eylül ayında IŞİD Kobani’yi çevirmeye başladı. Büyük bir askeri güçle, tanklarla
toplarla, o zaman Musul’dan elde ettiği silahlarla Kobani’nin etrafını çevirmeye başladı. Kobani’de yüz
bine yakın insan, başka yerlerden de gelip oraya yerleştiği için kasabanın nüfusu 3’e katlanmıştı. IŞİD
başka bölgelerden de sivil göçe neden olduğu için, Eylül ayının sonuna gelindiğinde Kobani’de 250
bine yakın bir nüfus sivil, küçük bir kasabada birikmişti. Ağırlıklı sivil nüfus oradaydı, PYD’liler de vardı,
başka gruplar da vardı.
**

IŞİD, operasyonlarını, saldırılarını, eylemlerini giderek arttırıyor, bu insanlar da köyleri terk ede ede
ilçe merkezine geliyordu. Kobani dediğimiz yer Suruç’la iç içe, Suruç’ta yaşayanların akrabalarının
yarısı Kobani’de, Kobani’de yaşayanların akrabalarının yarısı Suruç’tadır. Nusaybin ile Qamişlo gibi.
Vakti zamanında sınır çekildiğinde, aileler ortadan ikiye bölünmüşler. O nedenle hem süreç açısından
çok önemli, hem de Türkiye’de Kürt yurttaşların akrabaları bizzat Suruç’ta yaşıyorlar, teyze
çocuğudur, damadıdır, gelinidir. Birbirlerine gidip geliyorlar. Mürşitpınar Sınır Kapısından ticaret
yaptıkları bir yerdir Kobani.
**

Üçüncüsü, IŞİD orayı ele geçirdikten sonra, bütün Türkiye sınırına hakim olmak için önünde neredeyse
hiçbir engel kalmıyor. Türkiye’nin güvenliği açısından da bir tehlike o vakit. Neredeyse 200 bin
insanın katledilme tehlikesi var. Suruç’ta birçok yere yayılan, 20-25 güne yayılan protesto gösterileri
yapıldı, ama ağırlıklı olarak Suruç’ta sınır bölgesinde yapıldı. Kobani’ye yakın, yani göz teması
kurabileceğiniz şekilde, birkaç defa ben de gittim oraya, yerinde gözlemledim. Sınır bölgesini
gözünüzle görebiliyorsunuz. IŞİD’liler orada, PYD orada, halk orada; Türk askeri bu tarafta,
protestocular burada, her şey çıplak gözle görülebilir, dağlık bir bölge değil dümdüz bir arazi.

Hükümete görüşmelerde söylediklerimiz nelerdi?

Şimdi bizim o dönem, çözüm süreci devam ettiği için hükümetle şöyle bir diyaloğumuz vardı; diyorduk
ki, bu IŞİD Kobani’de katliam yaparsa, Türkiye, hükümet buna sessiz kalırsa, bu büyük bir kırılmaya yol açar. Dolayısıyla buna izin vermeyin. Sizler hükümet olarak hem insani yardım konusunda destek sunun, hem de o dönem uluslararası koalisyon IŞİD’e karşı mücadele koalisyonu kurmuş, Türkiye de onun bir parçası, uluslararası koalisyonu da IŞİD’e karşı askeri açıdan harekete geçmek için zorlayın.
**
Hükümet bu konularda adım atmıyordu. Hükümetin yaptığı şey aşağı yukarı şuydu: Özgür Suriye
Ordusu adı altında bir grup besleniyor, destekleniyordu, ama o dönem ağırlıklı olarak El-Nusra, Ahrarüş Şam gibi El-Kaide ile bağlantılı örgütler, sonradan IŞİD’e dönüşen örgütlerin bir kısmı el altından destekleniyordu. Bunlar savunmamın ilerleyen aşamasında, bütün açıklamalarımda belirttiğim şekilde, hükümetin bir Suriye politikası olarak hayata geçiriliyordu.

**

Biz de diyoruz ki, mezhepçilik yapmayın, orada mezhep üzerinden destek sunmayın. Herkese destek
sunun, yani zulüm gören herkesin yanında olun. Kürtler de orada zulüm görüyor. Yıllarca Esad’ın
zulmünü gördüler, şimdi de IŞİD, El-Nusra ve benzeri örgütlerin saldırısı altındalar. Türkiye destek
olsun. Bu Türkiye dışındaki Kürtlerle olan ilişkisine de muazzam bir katkı sunar, çözüm sürecine de
muazzam bir katkı sunar. Türkiye’nin çıkarınadır, yararınadır, herkes kazanır buradan. Türkiye’nin de
sınır güvenliği sağlanır. Ama AKP Hükümeti yapmıyordu, daha doğrusu bu konuda ısrar ediyor, geri
adım atmıyordu. 6-8 Ekim öncesi bütün protestolara rağmen, hükümet bu konuda geri adım
atmıyordu.
**

Partimiz, belediyeler ve sivil toplum örgütleri aracılığıyla 200 tıra yakın yardım topladı. Bu yardımların
bir kısmına İstanbul’da, İzmir’de el konuldu, ama büyük bir kısmı Suruç’a getirildi. Suruç’ta Kızılay
toplama merkezine yığıldı, orada Kızılay kolilerine konuldu ve o şekilde Mürşitpınar Sınır Kapısından
Kobani’ye insani yardımlar gönderildi. Doğrudan Suruç Kaymakamlığı bunu organize etti.
**

ABD’ye neden gittim?

Bizim partimizin Washington temsilciliği her yıl bir tane konferans düzenler. Her yıl standart bir
konferansımız vardır, Eş Genel Başkan kimse, konuşmacı olarak o davet edilir. Partimizin düşüncesini
uluslararası alanda anlatmak için hem de ziyaretler yapılır. Aynı dönem partimin Amerika’da bir
konferansı var, 6 ay önceden planlanmış, dış ilişkiler sorumlumuz Nazmi Gür tarafından planlanmış. O
günlerde de konuşmacı olarak oraya gitmem lazım. Eylül’ün sonu, ben ve Nazmi Gür arkadaşım
birlikte Amerika’ya gittik, yedi günlük bir program vardı. Hem New York’ta, hem Washington’da,
arkasından Los Angeles’ta programlarımız vardı. Arkasından Türkiye’ye dönecektik.

Birinci ve ikinci gün konferans ve düşünce kuruluşunda konuşmacı olarak programı uyguladıktan
sonra, o dönemki Grup Başkan Vekilimiz Pervin Buldan beni aradı. Amerika’daydım ben,
Washington’da. Dedi ki, Başbakan beni aradı, Selahattin bey niye Amerika’dadır, çözümü niye orada
arıyor? Çözüm Ankara’dadır. Niye gelmiyor, bizimle görüşmüyor da, Amerika’da bu konuları
konuşuyor. Çünkü oradaki konuşmamda Kobani’ye değiniyordum.

**Ben de dedim ki, Başbakanı hemen ara, de ki, biz çözüm mözüm için burada değiliz, yıllık
konferansımız var, konuşmacı olarak buradayım. Programımı derhal iptal ediyorum. Yarın Türkiye’ye
dönüyorum, en kısa zamanda da kendisiyle görüşmek istiyorum, hemen randevu isteyin.
O gece Washington’dan uçak bulamadık, kara yolu ile New York’a geldik, New York’ta uçakta yer
bulunamadı. Ertesi sabah ilk uçakla New York’tan Ankara’ya geldim. Ankara’da Başbakan’dan randevu
istedik, Ahmet Davutoğlu’ndan.
**

Davutoğlu randevusundan önce Kobani’ye gittim

Davutoğlu, 1 Ekim’e randevu verdi. 1 Ekim’e bir gün kala Kobani’ye geçtim ben. Mürşitpınar Sınır
Kapısından pasaportumla Kobani’ye geçtim. Yerinde her şeyi göreyim, Başbakan’la görüşeceğim, olup
bitenleri kendisine izah edeyim, anlatayım.

**

PYD Eş Başkanı, yöneticileri de oradaydı. Görüştüm, hepsi basına yansıdı. Birazdan anlatacağım.
Türkiye’ye döndüğümde, ki zaten yürüyerek geçiyorsunuz, mahallenin öbür tarafı hemen Kobani, bu
tarafa geçtiğimde basına açıklama yaptım. Basın benimle birlikte de geldi oraya, görüntüler aldı.
Açıklama yaptım.

**

Döndükten sonra, yanımda o dönemin DTK Eş Başkanı Selma Irmak ile birlikte, Başbakanı kendisinin
verdiği randevu üzerine ziyarete gittik. Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, bir de danışmanları
toplantıdaydı, beş kişiydik. Uzun uzadıya gözlemlerimi anlattım. Uluslararası alanda olup bitenler,
Kobani’de olup bitenler, ne yapılması gerektiği, önerilerimi, tek tek sıraladım. Kobani’ye niye
Türkiye’nin destek olması gerektiğini anlattım.

**

Davutoğlu görüşmesinde neler konuşuldu

Kendisi de özetle şunu ifade etti: Bizim hakkımızda, öyle IŞİD’e destek olan hükümet algısı oluştu,
bunu düzeltmemiz lazım. Dedim ki, bu algıyı oluşturan biz değiliz, bütün dünya bunu bu şekilde
algıladı artık, bu algıyı yaratan HDP değil. Doğru dedi, siz değilsiniz, ama bu algının kırılması lazım, bizim böyle bir IŞİD’e desteğimiz yok, Kürtler bizim kardeşimiz. Kobani’ye her türlü desteği yapmaya  hazırız ne istiyorlarsa. Ben de dedim ki, bir gün önce Kobani’deydim, PYD Eş Başkanı Asya Abdullah ile görüştüm, sizden doğrudan diyalog kurma talebi var. Hay hay dedi, hemen yapacağız, çözüm
sürecinde yeter ki hızla ilerleyelim. Kobani tabii ki IŞİD’in kontrolüne geçmesin, ne gerekiyorsa
elimizden geleni yapacağız.

**

Karşılıklı gerilimlerin de olduğu bir toplantıydı, ama nihayetinde şöyle bir uzlaşıya vardık o dönem
Ahmet Davutoğlu hocayla: Ben dedim, Başbakanlık çıkışında bir açıklama yapacağım, diyeceğim ki,
görüşme çok olumlu geçti, teşekkür edeceğim ve hükümetin yaklaşımı çok olumludur, inanıyorum ki,
bütün bu krizler, sorunlar çözülecek. Çünkü çözüm süreci bitmek üzere, öyle bir tıkanmış ki, Kobani’ye
kilitlenmiş. Hükümet gerekli duyarlılığı gösterecek, oradaki Kürtlerle de diyaloğa geçecek ve bu sorun
kısa sürede çözülecek. Bütün mesele şudur: Kobani IŞİD’in eline geçebilir sonuçta, ama Türkiye buna
göz yumdu ve öyle oldu şeklinde bir realiteyi biz kamuoyunun huzurunda gerçekleştirmemeliyiz.
Türkiye destek olsun, IŞİD yine orada Kobani’yi ele geçirirse bilemeyiz. Ama nihayetinde Ankara’nın
göz yumması hatta dolaylı destekleriyle oldu denmesin.

**
Tamam dediler, biz iki şey yapacağız dediler. Birincisi Salih Müslüm’ü hemen davet edeceğiz
Türkiye’ye, kendisiyle görüşeceğiz, talepleri nedir, beklentileri nedir? Kendileriyle tartışacağız. İki gün
sonra Salih Müslim Türkiye’ye geldi. Ankara veya İstanbul’da, hatırlamıyorum basında vardır,
görüşme gerçekleştirdi Dışişleri Bakanı Müsteşarı’yla. Detaylarını ben bilmiyorum, fakat beklentilerini
ifade ettiler. Ahmet Davutoğlu aynen şu şekilde, o görüşmemizde de bana ifade etmişti, bizim de
onlardan taleplerimiz var, onların da bizden talepleri var, daha önce de görüşmüştük, uzlaşacağımızı
düşünüyorum, biz ne gerekiyorsa yapacağız.
**

Talep şu: Türkiye’den silah istemiyorlar, askeri destek istemiyorlar, o sırada Nusaybin’in karşısındaki
Qamişlo’da kendilerinin 20-30 araçlık bir konvoyu var, yardım konvoyu. IŞİD o ara bölgeyi kontrol
altına aldığı için Suriye topraklarından Kobani’ye ulaşamıyorlar, Türkiye’den bir koridor açmasını
istiyorlar. Yani o konvoy Qamişlo’dan Nusaybin’e girecek, Türkiye sınırları içerisinden yaklaşık 100-
150 km yol kat ederek Suruç’a gelecek, Suruç’tan Mürşitpınar Sınır Kapısından Kobani’ye gidecek.
Talepleri bu, başka bir talepleri yok.
**

Bunun üzerine Ahmet Davutoğlu bana aynen şunu söyledi. Dedi ki, Selahattin bey, ‘bu devlet
Kürtlerin de devletidir, bunu gösterin, buna ihtiyaç var, tam zamanı’ dedi. Dedi ki, ‘Ben Hakan Fidan’a talimat vereceğim, bu konvoyun geçişi için ne gerekiyorsa derhal yapsınlar, sizin de parti
arkadaşlarınız bu konuda yardımcı olsunlar.’ Ben de dedim ki onun yanında, Sırrı Süreyya Önder
arkadaşımı görevlendireceğim. Kendisi Suruç’a geçsin, Urfa milletvekillerimiz ile birlikte, sessiz sedasız
bu yardım konvoyunun Türkiye üzerinden Kobani’ye geçişini planlasınlar.
**

Uzlaştık, tamam. Çıktıktan sonra hükümete teşekkür açıklaması yaptım, partiye döndüm. Hatta
partide gerilim o kadar fazlaydı ki, partideki birçok arkadaşım beni eleştirdiler, MYK üyeleri, eş genel
başkan yardımcıları dediler ki, ‘ya sen niye hemen teşekkür açıklaması yaptın, ne oldu da hükümeti bu
kadar eleştirirken’. Selma hanımla birlikte anlattık, dedik ki siyaset risk almayı gerektirir. Biz bir
uzlaşma arıyoruz, uzlaşma dili kullanmamız lazım. Sonuçta bu krizin çözülmesi, çözüm sürecinin
devam etmesi lazım. Şöyle şöyle uzlaşmalara vardık, onlar PYD ile görüşecekler, ama biz de
hükümetin zora girmeyeceği şekilde o konvoyun geçişine yardımcı olalım. Basın huzurunda davul
zurnayla olmasın, hükümeti zora sokacak bir şey olmasın.

Davutoğlu söz verdiklerini yerine getirdi mi?

Yanılmıyorsam arkadaşlarım dört gün Urfa’da beklediler, her gün mütemadiyen beni aradılar, arayan
yok hükümetten, soran yok, valiyle kaymakamla görüşüyoruz kimsenin bilgisi yok.
Günlerce bu diyalog sürdü. Sırrı Süreyya Önder arkadaşıma ilgili bürokratları arattım. MİT
Müsteşarlığı’ndan, Başbakan’dan böyle bir talimat gelmedi mi? Gecikiyor, IŞİD saldırısını her gün
yoğunlaştırıyor ve Mürşitpınar Sınır Kapısı bir hafta içerisinde IŞİD’in kontrolüne geçmek üzere. 50
metre bu taraftan 50 metre o taraftan IŞİD gelmiş durumda. İnsanlar da izliyorlar, savaş canlı yayında
çıplak gözle izleniyor. Bir türlü temas kuramadılar.
**

6 Ekim akşamı olağanüstü MYK toplantımız vardı. Tek gündem Kobani değildi, başka gündemlerimiz
de vardı. Fakat biz o toplantıyı sürdürürken Suruç sınırındaki arkadaşlarımız aradı.

SORU: Saat kaçta, kimler vardı?

Kimler vardı isim isim hatırlamıyorum, ama MYK’nın karar alma çoğunluğu vardı. Zaten resmi alınması
gereken kararları deftere yazarız. Toplantı halindeyken Suruç’ta bulunan arkadaşlarımız bir MYK
üyemizi aramış, demiş ki, Mürşitpınar Sınır Kapısı düşmek üzere, şimdi ne yapacağız?
**

Başbakan konvoyun Türkiye topraklarından geçmesini kabul etti, ama Mürşitpınar Sınır Kapısı düşerse
o konvoyun artık geçme ihtimali de kalmayacak. Orada birkaç bin sivil kalmıştı, büyük bir çoğunluğu
Türkiye tarafına alınmıştı. Onlar da birkaç saat sonra katledilmiş olacaktı.
**

Ne yapacağımızı tartışırken dedim ki, ben Başbakan ile bir görüşeyim, durumun kritikliğini,
vahametini anlatayım. Başka ne yapalım? Dedik ki, bakın şu kısmı çok önemli: Biz 6 gün önce
hükümete teşekkür ettik, sürecin olumlu olduğunu belirttik ve hükümete bu konuda çalışmalarda
yardımcı olacağımızı benim ağzımdan Başbakanlık önünde açıkladık. Fakat aradan 5-6 gün geçti, hiçbir gelişme olmadı. Bizim bir siyasi tutum göstermemiz lazım. Hükümeti eleştiren bir şey yapmamız lazım. Çünkü birkaç saat sonra bir katliam olduğunda, binlerce insan katledildiğinde, bizim tabanımız başta olmak üzere insanlar diyecek ki, “oradaki katliamdan HDP de sorumludur. Çünkü HDP dedi ki,
olumlu gelişmeler oluyor ve halkı rehavete sevk etti, hükümet de bir şey yapmadı, kandırıldık,
IŞİD’liler de insanları katletti.” Bir siyasi tutum belirleyelim dedik.

**

Ne yapalım?

-Bir, acilen bir açıklama yayımlayalım, hem hükümeti protesto edelim, hem de IŞİD’e
karşı insanların protesto hakkını kullanmasını isteyelim. Siyasi tutumumuzu şu saatte açıklayalım
dedik.

-İki, Suruç’ta büyük bir miting organize edelim. İmkanlar nedir, araştıralım, koşullar var mı
kalabalık ve kitlesel bir miting yapmak için, Urfa teşkilatlarımızla görüşelim, Urfa vekillerimizle
görüşelim. İlgili arkadaşlar gerekirse gitsinler, sahada araştırsınlar. Bölgesel, büyük bir mitingle biz
kamuoyunun tepkisini orada ifade edelim, olabildiğince kalabalık olsun. Dünyanın dikkatini sınırda
büyük bir mitingle çekelim, valilikle, kaymakamlıkla görüşülsün, koşullar hazırlansın.

-Üç, Başbakan ile ben görüşeyim dedim.

Davutoğlu 6 Ekim akşamı neler söyledi?

Bunları konuştuk, bu arada özel kaleme, Başbakanlık ile telefonla bağlanması için bilgi vermiştim, özel
kalem içeri girdi ve Başbakan hatta dedi. Ben toplantıdan çıktım. Toplantıya ara verdik, çıktım. Tam 11
veya 12 dakika, telefondan bakmıştım, Başbakan Ahmet Davutoğlu ile konuştum.

**

Önce şunu söyledi başlarken, “Bu konuşmayı kamuoyuna kapalı yapıyoruz.” “Tabii Sayın Başbakan,
benim için problem değil” dedim. “Acil bir görüşme olduğu için toplantıdan çıktım” dedi hatta.
“Selahattin Bey acil arıyor’ dediler, toplantıdan çıktım.” Şimdi burada açıklıyorum, yargı konusu
olduğu için açıklıyorum. Yoksa öyle kamuoyuna kapalı görüşme ilkesel olarak kamuoyuna açıklanmaz.
12 dakika boyunca Başbakana durumu anlatmaya çalıştım. Tabii Ahmet Davutoğlu Hoca, öyle
dinlemeyi çok seven, bilen biri değil. Daha çok konuşur. 12 dakikanın herhalde 3-4 dakikası ben
konuştum, geri kalanında onu dinledim.

**

Bana verdiği mesaj şuydu, aşağı yukarı, mealen: “Aldınız mı boyunuzun ölçüsünü? Bizsiz ne
yapabilirmişsiniz? İşte böyle bize muhtaç olursunuz. Ortadoğu’da bizsiz yaprak kımıldamaz. Kürtler bizsiz hareket ederse, başlarına bu gelir. Hadi bakalım şimdi ne yapıyorsunuz.” Mealen buydu.
**

İnanamadım. 6 gün önce konuştuğum Davutoğlu bu muydu, inanamadım. “Ya ne diyorsunuz Sayın
Başbakan” dedim. “Biz ne konuştuk, nereden nereye geldik, siz 6 gündür ne tartıştınız kendi içinizde?
O konvoyun oradan geçmesini beklerken, siz bana neler söylüyorsunuz?” “Böyle Selahattin Bey” dedi.
“Yarın olsun, bir bakarız, yarın değerlendiririz” dedi. Dedim ki, “Basite alıyorsunuz. Bakın, insanlar
sizden destek bekliyor. Ben çıktım, size teşekkür ettim. Destek olacağınızı açıkladınız. PYD
Eşbaşkanı’nı çağırıp burada görüştünüz, bir uzlaşmaya vardınız. Yapmayın. Mesele çok kritik, bu kadar basite almayın. Lütfen bu akşam, boş bir kamyon bile olsa oraya gönderin, orada olacak şeylerin  sorumluluğu çözüm sürecini berhava etmesin.”

Protesto hakkı anayasal bir haktır

Ahmet Davutoğlu, Ortadoğu fatihi edasıyla ne haliniz varsa görün havasındaydı. Telefon görüşmesi
bitti ve morali bozuk bir şekilde toplantıya geri döndüm, arkadaşlara anlattım. “Budur” dedim.
Arkadaşlar da dedi ki, “Biz de bu arada yazılı kısa bir açıklama yapmışız.” Davaya konu açıklama
budur. Bir anayasal haktır, demokratik protesto hakkı. Bunun kullanılması konusunda, daha doğrusu
hükümete siyasi olarak tavır koyduğumuz konusunda. Çünkü çözüm sürecindeyiz, görüşme yürütüyoruz. Öyle kolay kolay, Hükümet ile çatışacak bir pozisyona girmemeye dikkat ediyoruz. Hükümet de bizimle ilişkilerde buna dikkat ediyor. Çözüm sürecini yürüten iki partiyiz.

Ama o gün, siyasi bir tavır açıklamamız gerekir düşüncesiyle o açıklama yapıldı. Öyle gösteriler olacak,
insanlar sokağa çıkacak, provokasyonlu gösteriler olacak, beklenti de bu değildi.
**

Hakim: Yani siz o açıklamanın yapılmasından haberdar değilsiniz özetle. Böyle mi anlıyorum?

Demirtaş: Benim de içinde bulunduğum toplantıda alınmış bir karardır. Öyle haberdar değilim falan
değil. Ben sadece açıklama basına geçilirken, yazıldığında Başbakan ile görüşme halindeydim
diyorum. Sonuna kadar ben o açıklamanın meşruiyetinin, haklılığının arkasındayım.

Hakim: Basın açıklamasının yapılma kararı alınmıştı siz çıktığınızda?

Demirtaş: Tabii ki, tabii ki. Alınmıştı, hiçbir tereddüt yok o konuda. Başbakan ile görüşme öyle
tamamlanınca, hızlı bir şekilde, örgütlenmeden sorumlu arkadaşımız Suruç mitingiyle ilgilensin, ben
Diyarbakır’a geçiyorum, ben de özellikle Suruç’a yakın olacağım, yarın da büyük ihtimalle Suruç’a
geçerim, ben de koşulları bir araştırayım diye görev dağılımı yaptık. Suruç mitingi gerçekleşirse ben
konuşacaktım.

6 Ekim öncesi gazetelerde çıkan haberler: Hükümet PYD görüşmeleri

-1 Ekim Çarşamba günü çıkmış basında bu haber, Milliyet gazetesi. Dolayısıyla [gazete olduğu için] bir
gün önce olmuş bir şeyin haberi bu: Selahattin Demirtaş: Kobani’de halkların el ele verme günü. HDP
Eşbaşkanı Demirtaş, Kobani’de PYD temsilcileriyle yaptığı görüşmenin ardından, “Orada insanlar
kendi mallarını, namuslarını koruyorlar. Sadece sınır geçişini açıp geçişe izin verdik demek yeterli değil. Sahip çıkılmalı” dedi. PYD Eşbaşkanı’yla görüştü. “IŞİD tehdidine karşı Türkiye Hükümeti ve
PYD’nin birlikte hareket etmesi hepimizin yararına olur, sürecin yararına olur” minvalinde açıklamalar
yapmışım. 1 Ekim günü çıkmış basında, bir gün önce yapmışım.

**

-3 Ekim günü. Gazetede yer almış bir haber: “Kobani kuşatması süreci sonlandırır”. Kim? Abdullah
Öcalan. Bizim heyetimizin yaptığı görüşmenin bir sonucu olarak basında çıkmış. “Böyle kritik bir
durum var, dolayısıyla Kobani sadece Suriye’nin bir meselesidir deyip geçmeyelim, önemseyelim.”
Hükümete yapılmış bir çağrı olarak Posta gazetesinde yayımlandı.

**

-4 Ekim. “Kobani üzerindeki IŞİD baskısı yoğunlaştı, kenti savunan güçler şehir merkezine çekildi,
çember daralıyor” başlığı. “PYD Eşbaşkanı Salih Müslim: Katliama dakikalar var.”
Dosyada Amerika ziyaretiyle ilgili resmi programı da bulacaksınız. Hani diyorlar ya “Amerika’ya gitti,
talimat aldı, kulağına bir şeyler fısıldadılar, geldi burada halkı sokağa döktü.” Benim Amerika’ya
gidişim 7 günlük programdı, Davutoğlu’nun çağrısı, görüşme talebi üzerine ben geri döndüm, ne
Amerika’sı? Düşünce kuruluşları konuşmamı yaptım, geri kalan bütün programlarımı da iptal edip sabah uçağıyla New York’tan geri döndüm.

**

1 Ekim’de Davutoğlu ile yaptığımız görüşmenin basına yansımış hali: Ahmet Davutoğlu ile Selahattin
Demirtaş görüşmesi 1 saat 45 dakika sürdü. Demirtaş görüşmeden, hem Kobani hem çözüm süreci
konusunda olumlu mesajlarla ayrıldığını söyledi. “Biz PYD ile temas kurmalarını hep arzu ediyoruz. Bir
tehdit oluşturmadığını söyledik. Silah yardımı için koridor açılması konusunu PYD ile görüşmeleri
gerektiğini söyledik. Bunu onlar da değerlendireceklerini ifade ettiler. Biz PYD ile temasa kapalı
değiliz” dediler, bunu anladık.

**
Demirtaş, Başbakan’ın kendisine, Kürtler arasındaki “Türkiye Kobani’nin IŞİD’in eline geçmesini istiyor
tartışmasını hayretle izliyorum” dediğini söyledi. Davutoğlu’nun kendisine, “Kobani’nin IŞİD’in eline
geçmesini kesinlikle istemiyoruz” dediğini aktardı. Türkiye’nin IŞİD’e ne askeri ne lojistik hiçbir şekilde
destek vermediğini de bir kez daha dile getirdiğini belirtti. Kendilerinin ise bu durumda, IŞİD’e karşı
hükümetin daha net bir tavır alması gerektiğini beklediklerini ifade etti.
**

Pratik adım atılmalı demişim. [Gazete haberini okuyor.] Olumlu ve yapıcı bir görüşme oldu. Hükümet
IŞİD’i terör örgütü olarak tanımlamıştı, ama bölgeden bertaraf edilmesi için yapılması gerekenler,
muhalefet olarak bizim yapmamız gerekenler görüşmelere devam etmek. Sayın Başbakan’ın yaklaşımı
olumludur. Umut ediyorum ki, şu günlerde oluşan negatif hava yerini pozitif bir havaya bırakır. Çünkü
ortak bir barışı, eşitliği ve adaleti gerçekleştirmek istiyoruz. Bölge halkları ve bölge ülkelerine de barış
sürecinin yaratacağı sinerjinin sirayet etmesini istiyoruz. Doğru bir siyaseti gerçekleştirmek için daha
fazla diyalog içinde olmamız gerekir.

[Gazete haberini okuyor.] Biz Hükümetin -yine o görüşme sonrası açıklama- endişelerini anlıyoruz. Bu
endişeleri ortadan kaldırmamız lazım. Türkiye, kaygı duyduğu yapıya destek olamaz. Bu kaygıların
giderilmesi lazım. Bunun yolu diyalogdur, temastır. Karşılıklı çıkarların ortaklaştırılmaya çalışılmasıdır.
Bunlar yapılırsa Türkiye bölgeye dönük politikasında rahatlar. Bu güvensizlik ortamında “Türkiye
PYD’ye yardım etsin” dediğimizde “Türkiye PKK’ye yardım etsin” gibi bir algı var. “Bugün PKK’ye
yardım edilir, yarın ateşkes bozulur, o silahlar bize dönebilir” tartışması yapılıyor. Bunlar birbiriyle
bağlantılı. Çözüm süreci sağlıklı ilerleyecek ki, güven ortamı oluşsun, tehdit algısı ortadan kalksın.
Başbakan ile görüşme sonrası yaptığım açıklamalardır bunlar.

**

Yalçın Akdoğan’ın görüşme sonrası yaptığı açıklamalar: Başbakan Ahmet Davutoğlu ile Selahattin
Demirtaş’ın yaptığı görüşmenin çok samimi geçtiğini belirterek, gerilimin düşürülmesi açısından
önemli bir görüşmeydi. Estirilen rüzgar, algılar, yapılan açıklamalar arasında makas çok açılmıştı.
“Görüşme iyi oldu” diyor.
**

[Gazete kupürü okuyor.] 4 Ekim: PYD lideri Salih Müslim Türkiye’de. HDP Eşbaşkanı Selahattin
Demirtaş ile Ahmet Davutoğlu arasındaki görüşmeden sonra PYD lideri Salih Müslim Türkiye’ye geldi
görüşmeler yaptı.
**

[Gazete kupürü okuyor.] Davutoğlu: “Salih Müslim’e net teklifimizi yaptık. Dedik ki, Türkiye’de artık
çözüm süreci var, size farklı bakıyoruz. Ancak sizin de rejimle işbirliğini kesmeniz, Suriye Ulusal
Koalisyonu’na katılmanız, diğer Kürt gruplarla birlikte hareket etmeniz lazım dedik” diyor Davutoğlu.
Bunların hepsi peş peşe, aynı günlerde gerçekleşen açıklamalar.
**

[Gazete kupürü okuyor.] Davutoğlu’nun açıklaması: “Salih Müslim’in Türkiye’ye gelişi haklı olarak bir
ilgi çekti. Ama daha önce de ifade etmiştim, tam iki üç ay içerisinde Türkiye’de çözüm sürecinin
devreye girmesine paralel olarak Suriye’deki bütün Kürt kesimlerle de yoğun temaslarımız sürmüştü.
Bu temaslar kayboldu. Mayıs ve Haziran aylarında da yetkili arkadaşlar görüşmeler yapmıştı. Son
olarak, Resulayn’da olan gelişmeler söz konusu olmasaydı da bu görüşmeler gerçekleşecekti.”
PYD liderleri daha sonra, Kobani olaylarından 1 yıl sonra da Türkiye’ye geldiler. Türkiye üzerinden
Avrupa’ya gittiler. Hatta Türkiye’de, parlamentoda grup toplantımıza katıldılar. Türkiye’de, Atatürk ve
Esenboğa havalimanlarını kullanarak Fransa’ya gittiler. Bunların hepsi, 6-8 Ekim olaylarından sonra
yaşanmış gelişmelerdir.

Burada göreceksiniz, [fotoğraf gösteriyor] Meclis grup toplantımız Parlamento çatısı altında. Benimle
İdris Baluken’in arasına oturan PYD Eşbaşkanı Asya Abdullah. Parlamentoya girdi, basının sorularını
cevapladı.

Yani demek istediğim, o dönemki siyasi atmosfer, siyasi ilişkiler bambaşka bir havadaydı. Türkiye’de
çözüm sürecinin etkisi; yargıda, idarede, toplumda, basında yarattığı algı bambaşkaydı. Bizler
gerçekten, 100 yıllık özlem olan bir barışın gerçekleşebileceğine gönülden inanıyorduk.
**
[Gazete kupürü gösteriyor.] Asya Abdullah’ın Nusaybin’de sınır kapısından geçişi. Bakın, etraftakiler
Türk askerleri, sınırı koruyan askerler. Kendi pasaportuyla, sınırdan yürüyerek giriş yaptı.

**

[Gazete kupürü gösteriyor.] Asya Abdullah’ın Diyarbakır mitingindeki konuşması. Sahneye çıkmış,
konuşma yapıyor. Bildirilmiş önceden, Asya Abdullah’ın konuşma yapacağı.
**

[Gazete kupürü okuyor.] 5 Ekim: PYD silah akışı için Türkiye’den izin istiyor. – Salih Müslim’in
açıklaması. – Kendileri görüşme yapmışlar, sonrasında Türkiye’den silah akışı için, koridor için izin
istediklerini belirtmişler. Kendileri açıklamışlar.
**

[Gazete kupürü okuyor.] Müslim Türkiye’den yardım istedi; Karar gazetesi.
**

[Gazete kupürü okuyor.] PYD ile işbirliği arayışı; Cumhuriyet gazetesi. Çok sayıda haber var, atlayarak
geçiyorum.

HDP Genel Merkez twiti öncesindeki gelişmeler
Şimdi, bizim avukat arkadaşlarımız talep etmişti. Bizim Genel Merkezimiz o açıklamayı saat 20:20 gibi
yapmış, ilk twit kayda geçmiş. Birinde de 21:51 olarak kayda geçmiş. Yani saat 20.00-21.00 suları. O
saatte Türkiye’de, daha doğrusu 25 gündür Türkiye’nin her yerinde devam eden protestolar vardı.
Zaman zaman gerilimler oluyordu, ama hiçbir şiddet eylemi yoktu. Yakma, yıkma, öldürme, yaralama
hiçbir şey yoktu.
**

O saatte de bakın, saat 18:30’da, 6 Ekim, MYK’mız çağrı yapmadan önce Emek Portal, emek.org. tr
adresinden, “Zeytinburnu halkı Kobani için ayağa kalktı, yürüyüş sloganlarla devam ediyor.” En küçük
bir olay yok.
**Bir başka gazetecinin tweeti, saat 17:07. Yani biz açıklama yapmadan 2 saat önce. “An itibariyle
Bismil’de yürüyüş başladı”. Hiçbir olay yok. Hepsini yazıp isteyebilirsiniz.
**Saat 18:08. Bizim açıklamamızdan 2 saat önce. “Avcılar’da yürüyüş başladı.” Görüntüleri de var. Hiçbir
olay yok. Hiçbir taşkınlık, şiddet eylemi yok.
**Emekçi Hareket Partisi, EHP: Beşiktaş’ta sloganlarla yürüyüş gerçekleştiriyoruz. Saat 17:30.
**DHF, Eskişehir. (Demokratik Haklar Federasyonu): Kobani için Espark önünden Adalar Migros önüne
yürüyüş gerçekleştiriliyor, duyarlı tüm dostları bekliyoruz. Saat 16:41.
**Sarıgazi Halkevi, saat 16:47. Bizden 2 saat önce: Sarıgazi halkı Kobani için sokakta. Yürüyüş Vatan
İlköğretim Okulu önünden başladı. En küçük bir şiddet eylemi yok.
**Bahçelievler Halkevi: Kartal’da yürüyüş başladı. Saat 18:29

**Yarın Haber: Eskişehir’de “AKP koruyor, IŞİD vuruyor” sloganlarıyla yürüyüş devam ediyor. Saat 18:35.
En küçük bir şiddet eylemi yok.
**siyasi.haber.org: An itibariyle Adıyaman’da Kobani ile dayanışma yürüyüşü başladı. Saat 19:41. Hiçbir
şiddet eylemi yok.
**Jiyanın Sesi, saat 18:10: Kocamustafapaşa’dan Kobani için Aksaray üzerinden Taksim’e yürüyüş
başladı.
**“Batman’da kitlesel yürüyüş başladı. Diyarbakır Caddesi dört koldan Yılmaz Güney caddesine kadar
yürüyorlar.” Saat 18:31 tek bir taşkınlık, şiddet eylemi yok.
**“Mahallelerden çarşıya doğru yürüyüş başladı.” Neresiymiş bu, Van. Saat 16:28. Tek bir şiddet eylemi,
taşkınlık yok.
**Saat 14:35 “Biraz önce Kobani için yaptığımız yürüyüş bitti. Herkese teşekkürler”. Cıvan Çelik isimli bir
gazeteci.

Erdoğan “Kobani düştü düşecek” diyene kadar tek bir ölüm yok

Bakın, biz çağrı yaptığımız saatte Türkiye’nin birçok yerinde irili ufaklı yürüyüşler yapılıyordu zaten,
tablo net anlaşılıyor. En küçük bir şiddet eylemi yok. Yaralama yok, öldürme yok, talan yok, hiçbir şey
yok. Polis müdahalesi de yok.

Ertesi gün, 7 Ekim öğlen saatlerine kadar, aslında o gece yapılan yürüyüşlerden sonra ortalık duruldu.
Sabah öyle çok yoğun bir gösteri falan olmadı. Küçük gösteriler oldu, 7 Ekim günü.

7 Ekim günü, Muş Varto ilçesinde öğlen saatlerinde, 14:30 gibi, bir haber basına düştü; “Bir kişi,
polisin açtığı ateş sonucunda hayatını yitirdi”. 25 yaşında, Hakan Buksur. Kobani olaylarının ilk şiddet
eylemidir. Katledildi.

Biz açıklama yapmışız, aradan neredeyse bir güne yakın bir zaman geçmiş, hiçbir şiddet olayı yok.
Gösteriler de durulmuş neredeyse. Fakat bakın aynı saatte, biri daha açıklama yapıyor. Ayın 7’si, yine
14 suları. Gaziantep’te, mülteci kampında konuşma yapıyor. Diyor ki “Kobani düştü düşecek.”
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan.

**

Kobani olayları eğer ille de bir şeyle bağlantılandırılacaksa savcılar, “HDP’liler bilmeliydi, bilmeleri gerekiyordu, hatta biliyorlardı bunların olacağını” diyeceklerine, “onların açıklaması provoke etti” diyeceklerine, yürekleri yetiyorsa “bu açıklama provoke etti” desinler. Şu açıklama yapılana kadar tek bir ölüm olayı yoktur, tek bir. Mahkemeniz Türkiye’nin her yerine yazsın, 40 klasör dosya var, inceleyin tek tek. Tek bir ölüm, yaralama olayı yoktur, partimin açıklamasından sonra. Şu açıklamaya kadar; “Kobani düştü düşecek.”

**

Aynı saatte Varto’da, polis silahıyla 25 yaşında bir genç katlediliyor. Cumhurbaşkanı’nın açıklamasıyla bağlantılıdır demiyorum. Altındaki provokasyonları anlatmak için bunları söylüyorum. Cumhurbaşkanı bunları istedi falan da demiyorum. Yanlış anlaşılmasın, öyle savcının yaptığı gibi, savcı benim üstüme atsın, ben de onun üstüne atayım değil. Ama ortada bir toplumsal infial varsa onu yaratan bu
açıklamadır. Bizim açıklamamız değildir.
**

6-8 Ekim HDP’nin MYK açıklaması bir gün boyunca tek bir şiddet eylemine yol açmamıştır. Şu
açıklama ile birlikte şiddet başlamıştır. Çünkü anlaşılıyor ki, pusuda bekleyenler zaten varmış. Bu ölüm
olayı duyulur duyulmaz birçok yerde gösteriler başladı. Bakın, bizim çağrımızın etkisi bitmiş artık.
Araştırın. Vicdani, ahlaki bir perspektifle, bir hukukçu gözüyle bakın göreceksiniz. Bizim açıklamamızın
etkisi bitmiş. Biz Suruç mitingine yoğunlaşıyoruz. Cumhurbaşkanı Antep’te mülteci kampını ziyaret
edip orada mitingvari bir şey yapmış. Biz de Suruç’ta yapmak istiyoruz.
Açıklamamızın etkisi sönümlenmiş, yürüyen yürümüş o akşam ve sabah da birkaç yerde. Bitmiş yani.
Cumhurbaşkanı çıkmış bir açıklama yapmış ve o saate kadar pusuda bekleyen kim varsa – ki hepsi
sonrada ortaya çıktı da – açıklamadan sonra bir şekilde ortaya çıktı.
**

Parlamentoyu bombalayanlar 6-8 Ekim’de insanları mı öldürmeyecek
Mesela Varto’da 25 yaşındaki arkadaşımızı öldüren kimdi? Hala belli olmuş değil. 6-8 Ekim’i tetikleyen
ölümü kim yaptı, kimin silahından çıktı, hangi polis onu yaptı? Halen bulabilmiş değil Varto
Cumhuriyet Başsavcılığı. Demirtaş’ın, HDP’nin üstüne atmak daha kolay. Onunla ilgili soruşturma faili
meçhul olarak duruyor. Görgü tanıkları var, polisin bulunduğu yerden ateş ediliyor.
Demokratik özerklik, hendek, barikat meselelerinde de uzun uzun değineceğim. Hani diyorlardı ya
“güvenlik görevlileri sivil mi öldürür?” Öldürür, öldürmez 15 Temmuz’da gördük. Kimdirler bunlar, gördük. Parlamentoyu bombaladılar, Kızılay’ı bombaladılar, köprüyü bombaladılar. Bu insanlar Varto’da HDP’li 25 yaşında bir genci mi öldürmeyecek? Yani çözüm süreciyle ilgili ciddi bir toparlama süreci içerisine girmek için uğraşırken, Kobani ile ilgili bir miting yapmaya hazırlanırken, birdenbire güvenlik güçleri içinden ateş ediliyor ve ortalık bir anda barut fıçısına dönüyor. Birkaç saat sonra Batman’da HÜDAPAR binası basılıyor, bilmem hangi ilçede HDP binası basılıyor. Biri HÜDAPAR binasına ateş açıyor, öbür tarafta biri HDP binasına ateş açıyor. Bakın, dosyalar iyi incelenirse saatlerinin bile birbirine yakın olduğu görülecek.

**

Çok sayıda HDP’li, kimliği belirlenemeyen kişiler tarafından katlediliyor. 6 veya 7 HÜDAPAR’lı kimliği belirlenemeyen kişiler tarafından katlediliyor, vahşice. Yasin Börü ve arkadaşları öyle. Antep’teki arkadaşımız öyle, İzmir’deki arkadaşlarımız öyle. Linç edilerek öldürülüyorlar. Bakın birbirine misilleme değil, birbirine yakın saatlerde. Vahşetle, taşla kafasını ezerek, görüntülerini çekiyorlar, sosyal medyaya atıyorlar. Ellerinde palalar, Antep’te yakaladıkları kişileri tekme tokat öldürüyorlar. Orada bırakıyorlar. Birileri de onu çekiyor ve onu sosyal medyaya atıyorlar. Aynı saatte İzmir’de, aynı saatte Diyarbakır’da dördü HÜDAPAR’lı, üçü Antep’te ve biri İzmir’de HDP’li.
**

Bir siyasi iktidar ya da Parlamento üyeleri, siyasetçiler, bütün olup bitenler yaşandıktan sonra
serinkanlı olmak zorundalar tabii. Ne olup bittiğini kapsamlı bir şekilde değerlendirmek, hem hesabını
vermek hem de kendi hesabını yapmak zorundadırlar.
Tüm bu olaylar devam ederken, 7 Ekim öğleden sonra başladı, akşam yoğunlaştı, 8 Ekim’de de öğlene
kadar yoğun devam etti, bu süre zarfında biz ne yaptık?

**

Örgütlenmeden sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcımız Ali Ürküt, ben ve Figen Hanım koordinesinde
saatlerce il ve ilçe teşkilatlarımızla görüşme yaptık; “Aman aman, bütün şiddet olaylarını durdurmak
için elinizden ne geliyorsa yapın.” Hepsinin tanığı var, dinleteceğim burada, bir kısmı dışarıda bekliyor.
Tek tek il ve ilçe teşkilatlarımız arandı. “Provokasyonlara gelmeyin. Bu tür yağma, öldürme, şiddet
nerede varsa önüne geçmeye çalışın. Bizle alakalı değildir, kesinlikle bu büyük bir provokasyondur.”
Provokasyonları durdurmak için İçişleri Bakanı ile koordine olduk.

Aynı saatlerde, Sırrı Süreyya Önder arkadaşımı Ankara’da, bu çalışmalar kapsamında bizatihi
görevlendirmiştim, Ankara’da hükümet ile temasta. Neredeyse saat başı, İçişleri Bakanı Efkan Ala ile
telefonda görüşüyordu. Nerede provokasyon varsa biz il-ilçe teşkilatlarımızı seferber ediyorduk;
İçişleri Bakanı, oradaki güvenlik güçlerini seferber ediyordu. Efkan Ala’yı da çağırmanız lazım. “Bizim
kontrol edemediğimiz güvenlik güçleri var” diyordu Efkan Ala. “Ama bu provokasyonu başka türlü, el
ele vermezsek engelleyemeyiz.”

Ben de, doğrudan görüşmüyordum Efkan Bey ile, Sırrı Süreyya Önder aracılığıyla görüşüyorduk.
Katılıyorum, büyük bir provokasyon var, koordineli olalım, el ele olalım, bilgi akışı sürekli olsun
aramızda diyordum. Nasıl durdurabiliyorsak hızlı bir şekilde, her yerde elimizden geleni yapalım.
Yarım saatte, 15 dakikada, en geç iki saatte bir Bakanla telefon trafiği kuruluyor. Şurada şu patladı,
burada bu oldu, burayı siz halledin, burayı biz halledelim. Çözüm sürecini yürüten heyettedir Efkan
Ala, aynı zamanda İçişleri Bakanı olarak. 8 Ekim akşamını çıkardıktan sonra evet tablo ağırdı, tam
tablo önümüzde yoktu. Vahametin, vahşetin ne kadar büyük olduğu o akşam tam olarak
görünmüyordu, ama takip edebildiğimiz kadarıyla onlarca kişi katledilmiş, bir sürü iş yeri
yağmalanmış, yakılmış, yıkılmış ve ne olacağı da belli değil. Güvenlik güçlerinin kontrolünün dışına
çıkmış.
**

Biz de parti teşkilatlarını uyarıyoruz: Bütün şiddet olayları nerede varsa, halkın önüne geçin; bir grup
bir yeri taşlıyorsa önüne geçin. Bu şekilde fiilen durdurmaya çalışıyoruz. Efkan Ala bunların hepsinin
tanığıdır, şahididir. Ve kendisi de şu tedirginlik içerisindedir: Güvenlik güçlerinin içinde bir grup
kontrol dışına çıktı. Bir CD var, arkadaşlarım verecekler, önce siz izleyin, ben burada izlenilmesini
istiyorum. Birkaç saniyelik bir görüntü. 6-8 Ekim’de, Van’da bir polis panzerinin neler yaptığını
gösteriyor. Siz önce izleyin, uygun görüyorsanız buradan da izlenilmesi istiyorum. Herkesin tanık
olmasını istiyorum.
**

Hakim: Dosyaya delil olarak sunuldu, daha sonra bakarız. Buyurun, devam edin.

Demirtaş: Hayır, ben burada özellikle izlenmesini istiyorum. Çok kısa. Panzer, caddedeki araçları ite
ite alevlerin içine atıyor. Araçlar patlasın diye, yangın büyüsün diye. fotoğrafları var bakın. Yukarıdan
çekim yapmışlar, şurada bir araç yanıyor, panzer buradaki minibüsü ite ite şu yangının içine atıyor.
Patlamasını sağlıyor, minibüsün yanmasını sağlıyor. Polis panzeri bu, kameraya takılan bir örnek.
Şimdi biz, 7 Ekim öğleden sonra bunun farkına vardık. İçişleri Bakanı ile koordine halinde, bütün
şiddet eylemlerini durduracak, provokasyonları durduracak tedbirleri almaya çalıştık. Tam bir
koordinasyon halinde. İçişleri Balanı Efkan Ala gelsin, şurada anlatsın. Kendisi dürüst bir insandır
tanıdığım kadarıyla, herhalde hiçbirini inkar etmez.

Efkan Ala, Öcalan’dan mesaj gelmesini önerdi

8 Ekim akşamı, yani ağır bir tablo orta çıkmış olmasına rağmen, önemli ölçüde durdurabileceğimizi
düşünüyorduk. Fakat, İçişleri Bakanı Sırrı Bey’e çok tedirgin olduklarını, işin içinde bir değil birden
fazla istihbarat örgütü olabileceğini, dolayısıyla ne yapıp edip 9 Ekim günü olayların devam
etmeyeceği şekilde tedbir almayı düşündüklerini söylüyor. Bu çerçevede kendilerinin önerisi olarak İmralı’dan Abdullah Öcalan’dan bir mesaj getirirsek siz bunu okur musunuz diyor. Çünkü bu mesaj okunduktan sonra provokatörler kolay kolay halkı tahrik edemezler. İki gündür çaba sarf ediyoruz, fakat böyle bir şey etkili olur diyor. Biz hükümet olarak bunu düşündük, siz ne diyorsunuz?
**

Sırrı Bey beni aradı. Dedim ki etkili olur, doğrudur. Ben de okurum. Sayın Bakana söyleyin, kendileri
mesaj getirirse ben de basın toplantısında bunu okurum.

Tamam dediler, İmralı’ya kendi heyetlerini gönderdiler, Abdullah Öcalan’ın kendi el yazısıyla kısa bir
metin getirdiler Ankara’ya, helikopterle. Sırrı Süreyya Önder, telefonla fotoğrafını çekip bana
gönderdi. O kadar acele açıklama yapmamız lazım ki, hani metnin orijinali Diyarbakır’a geç gelir,
fotoğraf yeterli dedim.

**

Bakın Sayın Başkan, Diyarbakır’da o gün öylesine bir koşturmaca var; basın açıklamasını yazıyorum,
bir yandan hükümetle koordineyi takip ediyorum, bir yandan il-ilçe teşkilatlarımızla koordineyi takip
ediyorum. Açıklamayı da bizzat kendim kaleme aldım, büyük bir kısmını da spontane yaptım. DTK’nin
Konukevi binasında yaptık basın toplantısını. Koşturarak binaya çıktım, bir an önce açıklamayı
yapalım. 100 kişilik bir sandalye kapasitesi var, en az 300 kişi var içeride, herkes bu açıklamayı
bekliyor. 50’ye yakın kamera var. Herkes bu açıklamaya odaklanmış.
**

Ben, parti binasından koşturarak makam aracıyla DTK’ye girdim, koşturarak merdivenleri çıktım ve
herkes beni bekliyor, basın toplantısı odasına girdim. Bunları niye anlatıyorum, özellikle belirteceğim.
Basın toplantısı odasında nefes alamıyorsunuz, o kadar sıcak. Ben terden boğulmak üzereyim,
arkadaşlar dedi bir nefes al, ben dedim hayır bir an önce bu açıklamayı yapalım.
**

Sonradan hükümet sözcüleri diyor ya, “Suçunu bildiği için terleye terleye nasıl da açıklama yaptı.”
Bre vicdansızlar, bu açıklamayı yetiştirebilmek için bir gün önce sizlerle çaba sarf ettik ya. Utanmıyor musunuz? Demirtaş orada suçlu olduğu için mi terledi? O açıklamayı yetiştirmek için fiilen koşuyordu.

**

Fiilen koşuyordum, fiilen. Öyle koşuşturmaca derken, fiilen koşuyordum, korumalarım da etrafımda
koşuyordu. Öyle girdim ben basın toplantısı salonuna ve Öcalan’ın çağrısını okuduk. Bütün eş
başkanlar yanımdaydı, onlar da kendi fikirlerini söylediler. Derhal durmalı dediler provokasyonlar.

Gösteriler durmalı, şiddet eylemi yapan bizden değildir, provokatördür.

8 Ekim’de olaylar gelişince, Bakanlık’la kurduğumuz anlayış gereğince, İmralı’dan o akşam
yetiştirseydiler o akşam, 8 Ekim’de yapacaktık, fakat 9 Ekim sabahı yetişti, 9 Ekim’de yaptık.
Neredeyse yüzde 99 durdu. Çünkü 9 Ekim için hepimiz çok tedirgindik.
**

Açıklamadan sonra, hem yaygın medyadan hem sosyal medyadan biz de Bakanlık da takip etmeye
başladı. Haberleştik Sırrı Bey üzerinden. Sahada durum nasıl, gelen bilgiler? Dediler ki, önemli ölçüde
durmuş, yüzde 99’a yakın bize gelen bilgiler de öyle teşkilatlarımızdan, etkili olmuş o açıklama, oh
dedik rahat bir nefes aldık.
**

Olaylar duruldu, Bingöl provokasyonu oldu

Akşam saatlerinde, hava kararmıştı, ama saatini tam hatırlayamadım, tanıklara sorarsak
hatırlayacaklardır. Sırrı Süreyya Önder beni aradı. Büyük bir telaş ve panik hali, öfkeli, “Bingöl Emniyet
Müdürü’nü vurmuşlar” dedi. Bakın, büyük bir çaba sarf etmişsiz. En son İmralı’dan Abdullah Öcalan’ın
açıklaması gelmiş, onu da okumuşuz, nefes almışız, durdu Ya Rabbi çok şükür demişiz, akşam
saatlerinde Bingöl Emniyet Müdürü’ne suikast haberi geldi. Yanındaki üç polis memuru katledilmiş,
kendisi de yaralı.
**

Provokasyon o kadar büyük ki. İçişleri Bakanı, hükümet, Başbakan, Cumhurbaşkanı o sırada kendi
aralarında değerlendiriyorlar. Yani bu provokatörler vazgeçmeyecek, biz bütün bu olayları
durdurmamıza rağmen, demek ki birileri ille de bu kanı dökeceğim kardeşim diyor.
**

Sırrı Bey dedi ki, “Efkan Ala beni aradı”, daha basına düşmemiş, Sırrı Bey bana bilgi verdi. Ne
yapabiliriz dedim. Dedi ki, Efkan Ala bizden şunu istiyor; o sırada bizim Kandil ile görüşmelerimiz var,
heyetlerimiz gidiyor geliyor; fakat acil, çok acil durumlarda kullandığımız bir iletişim mekanizmamız
var. Suriye’de, Erbil’de güvendiğimiz bir siyasetçi üzerinden. Acil bir durum olursa çözüm süreci
kapsamında, biz kendilerine haber gönderebiliriz, onlar da Ankara’ya haber gönderebilirler.
İki defa kullandık o mekanizmayı çözüm süreci boyunca; biri 6-8 Ekim olaylarında, diğeri de hendek-barikat
sürecinde, yeri geldiğinde anlatacağım.

Efkan Ala Kandil ile görüşmemizi istedi

“Efkan Ala bizden şunu istiyor” dedi; Kandil’den çok hızlı teyit alabilir misiniz, Bingöl Emniyet
Müdürü’ne saldırı eylemi onların mıdır? Merkezi bir karar mıdır, ateşkesi bozdular mı? Bu bizim için çok önemli. Beyefendi de Bakanlar Kurulu’nda değerlendirme halinde. Eğer ateşkesi bozdularsa süreci bitirdilerse, biz buna göre bir tavır alacağız. Yok, bu eylem onların değil başka bir şeyse tavrımızı buna göre alacağız, ama çok hızlı öğrenmemiz lazım.

Bu gece yarısı ne yapacağız, ne edeceğiz, saat 9-10 olmuş. Dedim ki, o mekanizmayı kullanalım.
Aradık Erbil’deki arkadaşı. Dediler ki, çok zor Kandil’e ulaşmamız ve size geri dönmemiz. Dedim ki, çok
çok önemli. Hükümet bu haberi bekliyor. Biz provokasyonları durdurmuşken bunlar yaşandı, dünya
izliyor. Sağ olsun, oradaki arkadaşımız da durumun ciddiyetini anladı. Kürdistanlı bir siyasetçidir. Yani
öyle kimliğini şey yapmak istemiyorum, ama oralı bir siyasetçidir kendisi.
**

Tahminen bir saat veya bir buçuk saat geçti, telefon üzeri ulaşmış. Bana verdiği bilgi şuydu, ben de
Sırrı Süreyya arkadaşımıza anlattım, kendisi Efkan Ala’ya doğrudan aktardı:

“Bingöl’deki saldırı yüzde 100 bizimle bağlantılı değildir. Bizim eylemimiz değildir. Çözüm sürecini bitirmeye yönelik bir provokasyondur. Ateşkesi bozmuş değiliz. Çözüm sürecinin arkasındayız.”
**

Cümle cümle, gelen sözlü mesaj buydu. Aynı kelimelerle aktardım, kendisi de Efkan Ala’ya aktardı.
Sırrı Süreyya Önder’in anlatımı, diyor ki, “Başkan, ben Efkan Bey’e aktardığımda bir oh çekti, dedi ki,
öbür türlü olsaydı hiç içinden çıkamazdık.” Bir taraftan provokasyon var, bir taraftan da PKK
eylemlerine yeniden başladı. Bu, durumu iyice içinden çıkılmaz hale getirirdi.

Davutoğlu “İntikam alındı” açıklaması yaptı, çok tuhaf

Çok geçmedi, biz bu taraftan Efkan Bey ile Sırrı Süreyya Önder ile yürütüyoruz, çok zaman geçmedi,
Başbakan Davutoğlu çıktı bir açıklama yaptı; “Emniyet Müdürümüzün ve şehit arkadaşlarımızın
intikamı alındı, 4 PKK’li teröristi Bingöl çıkışında öldürdük.” [Gazete kupürü okuyor.] Davutoğlu’nun
açıklaması.
**

Ya biraz önce siz bize sordunuz, biz böyle dedik, böyle teyit geldi, bu nasıl olur, kimdir bunlar? Keşke Bingöl’deki dosyayı isteseniz. Dört kişi orada infaz edildi, bir kişi sağ kurtuldu, sağ kurtulan kişinin verdiği bilgiler, polis tutanakları ve savcının soruşturmayı derinleştirmesinden sonra ortaya çıktı ki, bu insanlar Bingöl şehir merkezine girmemişler bile. Erzurum’dan yola çıkmış bir araç, Bingöl şehir kenarından Diyarbakır’a giden bir araç. Şüpheli hareket ettiler diye tak tak tak dört kişi öldürülmüş, bir kişi tesadüfen sağ kurtulmuş. Onunla ilgili haberler var, okuyacağım. Savcı ve hakim o kadar muzdarip ki soruşturmadan, “niye istediğimiz evraklar gelmiyor” diye. Halen istiyorlar. O kişi gözaltına alındı, tutuklandı, tensip ile birlikte tahliye edildi, öldürülen dört kişinin infaz edildikleri ortaya çıktı, PKK’li olmadıkları ortaya çıktı. Ama Davutoğlu “Anında intikamını aldık” diye açıklama yaptı ve arkasında durdu. Çok ilginçtir. Çok tuhaf.
**

Daha bir kaç saat önce temas kurulmuş, PKK bunu demiş, siz de demişsiniz ki, “Oh, iyi. Ateşkes
bozulmadıysa devam çözüm sürecine” vs. İki saat sonra, “Dört kişiyi öldürdük, intikamını aldık” diye
açıklama yapıyorsunuz. Bunu Davutoğlu yapıyor. İçişleri Bakanı bundan rahatsız. Açık söyleyeyim,
Davutoğlu’nun o açıklamasından rahatsız, çünkü şüpheli bir olay olduğu daha ilk baştan belliydi.
Sonra da ortaya çıktı. Bütün detaylarıyla, yazışmalarını bir görseniz feryat figan ediyor yargı
mensupları, Emniyet bu olayı örtbas ediyor diye. Velhasıl, 6-8 Ekim olayının son kayıpları Bingöl’de
katledilen polisler ve Emniyet Müdürü’ydü. El birliğiyle önlemiş olduk.

11 Ekim’deki Erdoğan açıklamasına kadar bize yönelik bir suçlama yok

Peki, o saate kadar, o dakikaya kadar ayın 9’u, ayın 10’u, bize yönelik, bana yönelik hiç kimseden bir
suçlama var mı? Yok. Mesela Cumhurbaşkanı ayın 6’sında bir açıklama yaptıktan bir gün sonra,
7’sinde Antep’te konuşuyor, “Kobani düştü düşecek” diyor, ama bizim açıklamamıza ne bir atıf var ne
bir suçlama var. Çünkü açıklama amacına ulaşmış, bitmiş. O gün ve sabahı yürüyüşler yapılmış bitmiş,
memlekette gösteri de yok. Bir şey yok. Olsa Cumhurbaşkanı orada söyleyecek.

Ayın 8’inde bizi suçlayan yok, çünkü gece gündüz temastayız.

9’unda bizi suçlayan yok. Bırakın suçlamayı, beraber hareket ediyoruz. İmralı’dan not getiriyoruz, birlikte okuyoruz, koordine ediyoruz, şiddeti durdurmaya çalışıyoruz, suçlayan yok.

Ayın 10’u oluyor suçlayan yok.

Ayın 11’inde pattadanak bir açıklama yapılıyor. “Demirtaş’ın açıklamasıyla sokağa dökülen halk 54
kişiyi katletti. Katil Demirtaş.” Birazdan okuyacağım, nereden başladığını göreceksiniz. İlk gün, iki gün,
üç gün köşe yazıları, manşetler. Yani ilk günler dedim ki, herhalde bunlar böyle bütün bu olup
bitenlerin gazını almak için bir nevi bir günah keçisi, öyle birkaç şey yapacaklar, çözüm sürecidir,
sineye çekelim dedik.

**

Tam 48 gün sürdü, 48 gün. Hepsi arşivdedir burada. 48 gün, 763 tane makale benim ismimle yazıldı,
“Katil Demirtaş.” Sabah, Yeni Şafak, Takvim, Akşam, bilmem ne. “Katil Demirtaş.” “Demirtaş’ın
çağrısıyla sokağa çıkanlar.” “Demirtaş Yasin Börü’nün katili.”
**

Bunları öyle bir defada okuyunca da algı oluşmuyor. 48 gün kesintisiz sürdü. Sonra da kesintili devam
etti, halen de ediyor. Son açıklamayı üç gün önce yaptılar, onu da okuyacağım size.
**

Peki, neden “Katil Demirtaş, sorumlu HDP? ” Biraz önce dedim ya, durup dururken FETÖ bize niye
kumpas yapsın? Bizim derdimiz ne, bunlarla alıp veremediğimiz ne? Çözüm sürecini bozmak istiyorlar,
Türkiye’yi içten karıştırmak istiyorlar, uluslararası bağlantılarla kumpas kurmaları anlaşılır.

Peki AKP’nin derdi ne? AKP’nin derdi şu; bu tarihten iki ay önce Cumhurbaşkanı adayıyım ben.
Ağustos seçimlerinde Cumhurbaşkanı adayıyım. Recep Tayyip Erdoğan’ın rakibiyim. Biraz daha oy
alsam ikinci tura kalacak. Geçen celsede anlattım, Cumhurbaşkanı adayı olmayayım diye envai çeşit
baskı uyguladılar. Kampanya yürütmeyeyim diye baskı uyguladılar. İşte tam bir fırsat geçti ellerine. 6-8 Ekim provokasyonlarının gerçek nedenini araştırmak yerine, “kimlerdi bunları yapanlar, niye yaptılar”, bütün bunları ortaya çıkarmak yerine ucuz “siyasetten” de karlı bir formül buldular. “Katil Demirtaş, sorumlu HDP.” Çünkü niye, işte Demirtaş kamuoyunda tanınan, yükselen, destek gören bir siyasetçiye dönüştü. Onu şu anda bitirmenin tam sırasıdır. Bir merkezden verilen talimatla günlerce aleyhimde kampanya yürütüldü. İki aya yakın, 48 gün sürdü, arşivini tuttum onun için biliyorum. Hiç kimse de çıkıp “ya arkadaşım Demirtaş’ın çağrısı nerede” demedi. “Demirtaş’ın yaptığı çağrıyla, Demirtaş’ın yaptığı çağrıyla”. Bakın HDP MYK’nın twitiyle bile demiyorlar artık. “Demirtaş’ın çağrısıyla”, o yüzden size soruyorum, dosyanızda var mı Demirtaş’ın yaptığı çağrı? Sokağa çağırdı, çıkın birbirinizi asın, kesin dedi. Dedi ya dedi, sokağa çağırdı.

**

“Demirtaş sokağa çağırıyor” çağrısı niye önemliydi, siyaseten beni yıpratmak için. Siyaseten, bir
sonraki seçime parti olarak girmeye hazırlanan HDP’yi baraj altında bırakmak, başkanlık heveslerini
gerçekleştirmek için. Siyasi amaç bu, aklıma başka bir şey gelmiyor. Nasıl bu kadar ucuz bir şeye
düştüler hala anlayamıyorum. 15 Temmuz’a giden yol orada açıldı, orada. O alçaklar orada önce
insanlarımızı katlettiler. Orada önce çözüm sürecini bitirmeye çalıştılar. Sen bunun üstüne gideceğine,
gerçekleri araştıracağına ucuz bir yol buldun; “Katil Demirtaş, sorumlu HDP.”

6-8 Ekim araştırılsın dedik AKP reddetti

Biz ne yaptık, durmadık. Milletvekili arkadaşlarım, Meclis Grubum defalarca parlamentoda araştırma,
soru önergeleri verdik.

10 Ekim 2014, olaylardan bir gün sonra. 6-7-8 Ekim, 10’unda Altan Tan arkadaşımız İçişleri Bakanı
Efkan Ala’nın cevaplaması talebiyle “bu provokasyonları kim yaptı”…

Soru önergelerinin hepsi burada.

Tek tek uzun uzun okumak istemiyorum. Altan Bey’in imzasıyla burada. “Diyarbakır’da bugüne kadar
birçok kez protesto eylemleri olmasına rağmen 34 yıldır uygulanmayan sokağa çıkma yasağına tekrar
başvurulmasına gerekçe nedir? 23 kişinin ölümüyle sonuçlanan eylemler ile ilgili provokasyonların
yapıldığı açıktır. Bu olayla ilgili soruşturma açılmış mıdır? Yaşanan ölümlerle ilgili kaç kişi gözaltına
alınmış, tutuklanmıştır?” Böyle devam ediyor.

Altı gün sonra, Halil Aksoy Ağrı Milletvekilimiz, İçişleri Bakanı Efkan Ala’ya.

Bir ay sonra Altan Tan, yine bir ay sonra Altan Tan. Bir buçuk ay sonra Gülser Yıldırım. Milletvekillerimizin soru önergeleri; Nazmi Gür, Ayla Akat Ata, iki tane Ayla Hanım’ın.
Mahmut Toğrul. Bir yıl sonra iki tane. Alican Önlü iki yıl sonra soru önergeleri.

Üç tane de araştırma önergemiz var. Biri hemen birkaç gün sonra verilmiş.

30 HDP’li vekilin imzasıyla.

Açıkça anlatmışız demişiz ki, “böyle provokasyonlar oldu, Mecliste arkadaşlarımız kürsüye çıkıp
anlattılar, gelin Meclis araştırma komisyonu kuralım, şu provokasyonlar nasıl oldu, kim sorumlu, kim
suçlu, siyaseten, hukuken, cezai anlamda. Parlamento bir rapor hazırlasın, çünkü onunla ilgili davalar
açılacak hem bu davalara bir alt yapı oluştursun hem de biz siyaseten ders çıkaralım. Biz bu
provokasyonlara nasıl düştük. Üçü de iktidar oylarıyla reddedildi. Araştırılmasını isteyen biziz, gizli
saklı kalsın dememişiz.

6-8 Ekim ile ilgili ifade vermek isteyen MYK üyelerimizi savcı geri gönderdi

Peki yargı ne yaptı? Bir ay sonra Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı bir soruşturma başlattı, o dönem
milletvekili olmayan MYK üyeleri ile ilgili bir soruşturma başlattı, bizimle ilgili bir fezleke hazırlanmadı.
Merkez Yürütme Kurulu üyelerimiz bir müddet sonra tebligat almaya başladılar. Gelin ifade verin
diye. MYK’da karar aldık, tebligatı alan hiç beklemesin, gitsin ifade versin, bütün olup bitenleri
anlatsın. Bakın Saruhan Oluç ve Yurdusev Özsökmenler arkadaşlarımız, ikisi de Eş Genel Başkan
Yardımcımız ve MYK üyemiz, avukatlarıyla birlikte o dönem ifade vermeye gidiyorlar.
MYK üyelerimiz, tanık olarak dinletme gereği duymuyorum, çünkü dosyada da incelediğinizde
göreceksiniz. Saruhan Oluç ve Yurdusev Özsökmenler ifade vermeye gidiyorlar. Savcı diyor ki, “Ya çok
yoğunuz. Çok acelesi yok. Gidin, uygun bir zamanda gelirsiniz.” İfade veremiyor bizim MYK üyelerimiz.

Bizim dokunulmazlığımız var, bize soruşturma açılmamış, fezleke hazırlanmamış, ama soruşturma
açılan ve dokunulmazlığı olmayan, milletvekili olmayan üyelerimiz ifade vermeye gidiyor, savcı o
kadar önemsemiyor ki, ifade almıyor, geri gönderiyor. MYK üyelerimiz zorla ifade verdiler savcıya.
Hala da tamamlanmamış. Hala.
**

Bakın ben bundan tutukluyum, bu suçlamadan. Figen Yüksekdağ bundan tutuklu. Ayhan Bilgen ve
Meral Danış Beştaş milletvekillerimiz bu fezlekeden tutuklandılar. Biri 3 ay biri 8 ay yattı, tahliye
oldular. Ben halen tutukluyum, ama halen ifadesi alınmamış MYK üyemiz var. Yani ifade vermek
istiyor, savcı almıyor.
**

Bu nasıl ciddi bir soruşturmadır, ne kadar önemli bir soruşturmadır. Nasıl bu iki twit 54 kişinin
ölümüne yol açtı, bütün Türkiye’yi yaktı yıktı da, sen soruşturma makamı olarak bunu o kadar
önemsiyorsun da, niye ifade almıyorsun? Bu bariz bir AİHS 18. madde ihlali niteliğindedir,
soruşturmanın siyasi saikle yürütülmesi, yargılamanın siyasi amaçla yürütülmesi, yargısal amaç
dışında bir amaç güdülmesi. Bu ispatlandı. Ankara Cumhuriyet Başsavcısını çağırsak…
**

Garo Paylan. Milletvekilimizdir, o tarihte milletvekili de değildi. Şu anda dokunulmazlığı kalkmış, halen
ifadesi alınmış değil. Arkadaşımız ifadesini veremiyor. Almıyor savcı. Acelesi yok. Niye? 6-8 Ekim’den
elde etmek istediğimiz şeyi elde ettik, öyle düşünüyor herhalde. Neydi? Demirtaş, Figen Yüksekdağ,
HDP’yi karalama, tutuklama, kamuoyunda linç etme. Amaç buydu, amaç elde edildi. E gerisi; dosyada
bir şey çıkmayacağı belli olduğu için uzat uzatabildiğin kadar. Demirtaş’ı bundan tutuklatmışsın gerisi
ne olacak canım. Herhalde yaklaşım budur diye düşünüyorum. Böyle bir ciddiyetsizlik olur mu?
Suçluysak, savcı bunu düşünüyorsa 3 yıldır, MYK’mızın yarısının daha doğru dürüst ifadesi alınmamış.
İfadesi alınsa arkadaşlarımız bunları anlatacaklar, neler yaşandı. Soruşturma tek elden yürütülürken
30’a bölünmüş. Her MYK üyesi için ayrı soruşturma numarası nedir? Hepimiz için ayrı dava açılmış.
Benim 30 arkadaşım şu an burada olsaydı, size tek tek anlatacaktık, o gün neler yaşadık.
Ben bildiklerimi anlatıyorum, benim bildiğim bir şey var. İstanbul’da, Antep’te, İzmir’de görevli olan
MYK üyelerimiz, o 2-3 gün boyunca neler yaşandı daha detaylı anlatacaklar. Anlatamıyoruz. Niye?
Dosyalarımız ayrı. Amaç gerçeğin ortaya çıkarılması, adaletin sağlanması değil çünkü. Amaç, 6-8
Ekim’de katledilen, yaralanan, evi barkı yıkılanların hesabını sormak değil. Öyle olsaydı, ilk günden
itibaren biz Meclis soruşturması isterken bunu yaparlardı.

Efkan Ala’nın mutlaka tanık olarak dinlenmesi lazım

O günün Cemaat üyeleri, İran İstihbaratı, Ortadoğu’daki başka istihbarat örgütleri, bunlar benim
beyanlarım değil, İçişleri Bakanı arkadaşlarımızla görüşmesinde “Biz tespit ettik” dedi. Batılı istihbarat
örgütleri FETÖ’yü de kullanarak büyük bir provokasyon yaratmaya çalıştılar. Kısmen başarılı oldular,
ama bizler elbirliğiyle çaba sarf edip durdurduk, bunu inkar edemezler. Mutlaka Efkan Ala’nın gelip
şurada tanık kürsüsünde dinlenmesi lazım. Ben Efkan Ala’ya, gözünün içine bakarak sormak
istiyorum; “Sayın Bakan, o 3 gün boyunca biz beraber çaba sarf etmedik mi durdurmak için?” Hayır
diyemez. Dediğim gibi, kendisini vicdanlı bir insan olarak tanıdım. Hayır diyemez, evet çaba sarf ettik.

**

Peki 48 gün boyunca ben kamuoyunda linç edilirken neden sustunuz diyeceğim. 3 yıldır beni halen
linç etmeye devam ederken, bundan ben tutukluyken, neden çıkıp gerçekleri anlatmıyorsunuz? Sizin
genel başkanlarınız, parti sözcüleriniz… Bakın, Efkan Ala’nın beni suçlayan tek bir demecini
bulamazsınız. Çünkü kendisi biliyor, bizatihi içinde. Bu kadarını da yapamam diye düşünüyor
herhalde. Diğer bakanların tamamı, sırayla nöbetleşe her gün benimle ilgili açıklama yaptılar. Halen
yapmaya devam ediyorlar, halen.
**

Ülkenin Cumhurbaşkanı Almanya’da basın toplantısında diyor ki, “O bir terörist, 54 Kürt kardeşimin
katilidir.” Bunu diyebiliyor halen. Niye? Hesabına geliyor. Demirtaş’ı siyaseten mahkum ettim,
kamuoyunda bu algıyı yarattım. Bu algıyı değiştirmeye çalışan herkesin de canına okurum demek
istiyorlar.

Bazı köşe yazarları hakkımda algı oluşturdu

**

Şimdi o algı nasıl yaratıldı, müsaadenizle okuyayım, çünkü ben 48 gün bunları okudum, başkaları da
okudu, bütün Türkiye okudu. Milyonlarca sosyal medya hesabından twitler, Facebook’tan yorumlar
okudular. Bunların bir kısmı, hepsini okuyup zamanınızı almak istemiyorum.

**

İsim vermek istiyorum ki kayıtlara geçsin. O tarihler arasında, yani 6-8 Ekim’den sonra, 10-11 Ekim’de
başladı bir-iki yazıyla, arkasından kapsamlı bir şekilde, bu dosyada hepsini göreceksiniz. Kurtuluş
Tayiz, ismimi zikrederek 5 yazı yazdı. Hilal Kaplan, ismimi vererek 4 “Katil Demirtaş” yazısı yazdı.
Melih Altınok, Fuat Uğur, Hasan Karakaya, Ersoy Dede, Markar Eseyan, İbrahim Karagül, Abdülkadir
Selvi, Gülay Göktürk, Nihal Bengisu Karaca, Hüseyin Yayman, Akif Beki… Devam ediyor. Son kısımlar;
Etyen Mahçupyan, Mehmet Türker, Güneri Cıvaoğlu, Rauf Tamer, Ali Saydam, Yasin Aktay, İbrahim
Kiraz, Ali Tuna. En az yazan bir tane yazmış. 5, 7, 4, 3… HDP ile ilgili ayrı bir dosya var, bu doğrudan
beni hedef gösteren.
**

Olayların hemen akabinde, Başbakan’ın ve Cumhurbaşkanı’nın, “Bu eşbaşkanlar bunun hesabını
verecek” açıklamasından sonra başladı bunlar. Bu açıklamaları da burada göreceksiniz. Ama yazılar
şöyle böyle değil. Mesela ne diyor, “Başbakan ve Bakanlar HDP’lilerle yol haritası paylaşmışlar. Buna
rağmen Selahattin Demirtaş savaş çağrısı yapıyor.” Kim? Ersoy Dede; Yeni Akit. “Selahattin Demirtaş
savaş çağrısı yapıyor.” Kim, Aziz Üstel. “Demirtaş’ın ABD ziyaretinden sonra yaptığı katliam çağrısı. ”
Birkaç örnek okuyayım, hafızalarda nasıl kaldığı iyice anlaşılmış olsun.

Nihal Bengisu Karaca, halen televizyonlarda izliyorum cezaevinden kendisini. Yazısı şöyle bakın;
“Selahattin Demirtaş’ın, partideki pek çok ismin itirazına rağmen, söz konusu sonuçları doğuran
gösterilere çağrıları yapmakta ısrarcı olması…”
**

Aşağı yukarı algı böyle oluşturuldu. Bunlara böyle yazın denildi mi, bunlar buna gerçekten inandı mı
bilmiyorum. Fakat “Selahattin Demirtaş’ın çağrısı.” Bütün manşetler böyle başladı, yazılar böyle
devam etti, algı bu şekilde oluşturuldu.
**

Öyle ki, eşimle bir açık görüşte 6-8 Ekim’den söz ederken, demiştim çağrı yapmamış olmama rağmen
özellikle beni hedefe koyuyor birileri, eşim de şaşırmıştı. “Yapmamış mısın çağrı” demişti. Çünkü eşimde bile bu algıyı oluşturmuşlardı. Ondan sonra dedim ki vay halimize. Sen de böyle inanmışsan
Türkiye’yi ben nasıl inandıracağım, mahkemeyi nasıl inandıracağım. Ondan sonra bütün bunları
avukatlarımızla toplamaya başladık.

Algıyı böyle oluşturdular. Halen Demirtaş’ın sokağa çağrısı deniyor ki, ama öyle hani bir anayasal
protesto çağrısı falan değil, “Demirtaş’ın sokağı yakın yıkın çağrısı.” O yüzden mahkemeniz mutlaka
bunu, dosyadaki 6-8 Ekim çağrısını okumak zorundadır. 6-8 Ekim ile çağrı meselesi netleşmiş olsun.

O dönemin mülki amirleri şimdi neredeler.

Peki bir yandan benimle ilgili, partimle ilgili, yöneticilerimizle ilgili linç devam ederken, medya linci
devam ederken Davutoğlu, yaklaşık 2 ay sonra Diyarbakır kongresinde ne diyordu? Başbakan ve AKP
Genel Başkanı sıfatıyla konuşuyor.
[Gazete kupürü okuyor.] Kobani’ye buradan selam ediyorum. Kobani’deki her kardeşimin alnından
öpüyorum, Kobani bize tarihin emanetidir. Kobani’de direnenleri selamlıyorum. Ahmet Davutoğlu. 6-
8 Ekim olmuş. Aradan 2 ay geçmiş. Kendisi Diyarbakır’da partisinin il kongresinde konuşuyor. Niye?
Çünkü özellikle de AKP, Kürt tabanından çok büyük tepki alınca, işte “Kobani düştü düşecek” söylemi,
Kobani’ye sizin destek olmamanız hükümet olarak, bizi çok zora soktu diye AKP teşkilatları rapor
verdi. Kendisi de çıkıp Kobani’ye ve Kobani’deki direnişe Diyarbakır’dan selam çaktı.

Kayıtlarda duruyor, benim elimdeki sadece bir örnek. Davutoğlu’nun çok sayıda medyada çıkmış bu
yönlü açıklaması var, dosyada onu bulacaksınız.

Bu da, 6-8 Ekim olaylarının yoğunluklu geçtiği yerlerin mülki idari amirlerinin isimleri ve şu andaki
konumları var. Mahkemeniz resmi yazı yazıp da araştırabilir, avukatlarım, danışmanlarım araştırdılar,
çıkardılar. Diyarbakır, Siirt, Muş, Van, Mardin, Antep, Adana, Batman ve Bingöl’deki mülki idare
amirleri ve şu anda neredeler. Bunları o dönem kimse sormadı, sorduramadık.

Süleyman Şah Türbesi nasıl taşındı

Süleyman Şah Türbesi meselesi var, çok özetle değineyim. Deniyor ya PYD-Türkiye ilişkileri,
Suriye’deki Kürtler, Rojava-Türkiye ilişkileri vs. Süleyman Şah Türbesi PYD’nin silahlı militanlarıyla
TSK’nın askerlerinin ortak operasyonuyla yapıldı. Yan yana. Sırrı Süreyya Önder kendisi bizzat görevli
olduğu için, Türkiye tarafına özellikle hazırlıklar konusunda yardımcı olduğu için detayları daha iyi
bilir. Süleyman Şah türbesi IŞİD tarafından bombalanmak isteniyordu, Kobani olaylarının hemen
öncesiydi.

Dendi ki, o konuda HDP bir şeyler yapabilir mi? Biz de PYD ile temas kurmalarını sağladık, Türkiye’ye geldiler, görüştüler PYD’nin siyasi yetkilileriyle, YPG’lilerle. Bugün işte terör örgütü diye bas bas bağırılıyor, TSK mensuplarıyla birlikte Süleyman Şah türbesi ile ilgili operasyonu başlattılar. Bir Türk tankı sınırın ötesinde bozuldu, arıza verdi ve YPG’lilerle birlikte tankı tamir edip, ittire ittire çalıştırıp tekrar Türkiye’ye getirdiler.

**

Öyle bir dönemden söz ediyoruz, siyasi atmosfer öyle bir atmosferdi. Öyle insanların sokağa çıkıp
birbirini keseceği bir atmosfer değildi. AKP ile HDP arasında, TC Hükümeti arasında derin uçurumların,
çatışmaların yaşandığı bir dönem değildi. Böyle Afrin operasyonu ortamı değildi.
Ülkenin Cumhurbaşkanı olaylardan sonra şunu söylüyordu: “Kobani’den bize ne? Kobani Türkiye’nin
iç işi midir, bizi ne ilgilendirir? Biz Kobani’ye karışmayız” diyordu. Ama aynı Cumhurbaşkanı Suriye iç
savaşı patlak verdiğinde başbakandı kendisi, şunu diyordu: “Suriye’de olan hiçbir şey bizi ilgilendirmez
diyemeyiz, Suriye’nin tamamı bizim iç işimizdir. Halep’te, Şam’da, Hama’da, Humus’ta, hatta –
açıklaması var – Somali’de, Afganistan’da olanlar bizim iç işimizdir.” diyordu. Ama mesele Kobani’ye
gelince “Kobani ile Diyarbakır’ın, Kars’ın ne alakası var. Biz neden Kobani’ye yardım ediyormuşuz?
İnsanlar burada Kobani’ye destek protestosu yapıyor, ne alakamız var orayla?” diyordu. Bugün
sormak lazım, o zaman Afrin’le ne alakamız var? O gün Kobani’ye destek olmayan, bugün Afrin’e karşı
bakın Türkiye’yi bütün uluslararası politikalarda, dengelerde zora sokacak operasyonlar yapıyor. Bizim
o gün muhalefet olarak hükümete sunduğumuz çizgi bir 6-8 Ekim olaylarını tetikleyecek çizgi değildi.
Tümüyle Türkiye’yi rahatlatacak bir yaklaşımla biz hükümete öneriler sunduk. Hükümet onları dikkate
alsaydı keşke, bambaşka bir Türkiye konuşacaktık, maalesef ki yapmadı.

Medya yoluyla linç kampanyası yürütüldü

Peki buna rağmen bakın bir gazete, “Ölenlerin sorumluluğu Demirtaş’ın omuzlarında” büyük manşet
atmış, ismim kullanılarak.
[Gazete kupürü gösteriyor.] “Sorumlu Demirtaş.” AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Abdülhamit Gül,
şimdiki Adalet Bakanı. İsmimi vererek, “Sorumlu Demirtaş.” 6-8 Ekim açıklamaları bunlar.

[Gazete kupürü gösteriyor.]“Oğlumun katili Demirtaş.” Yasin Börü’nün ailesinden ve diğer
katledilenlerin HÜDAPAR’lıların ailelerinden alınan demeçler. Çünkü onlarda da öyle bir algı yaratıldı.

[Gazete kupürü gösteriyor.] “Selahattin Demirtaş, Joe Biden’ın intikamını mı aldı?” İsmen. Amerika
Başkan Yardımcısı Biden ile hükümet arasında bir şeyler yaşanmıştı o dönem. Şimdi detayları
anlatmak istemiyorum. Ben Biden’a yapılanların intikamını almışım bu olayları çıkararak.
O dönemde kısa bir-iki açıklamam oldu. Hükümetin hedefi özel olarak benim, hedefte ben varım diye
açıklamalarım oldu. Detaylı bir şekilde anlattım. O gün olanlar neydi, biz ne yaptık, niye beni hedefe
koyuyor. Bugün verdiğim beyanların aşağı yukarı aynısı.
Aradan aylar geçmiş, [Gazete kupürü gösteriyor.] “Oğlumun katili Demirtaş.”

O dönem partim de sağ olsun bir açıklama yapmıştı, eksik olmasınlar. “Irkçı bir linç kampanyası var Eş
Genel Başkanımız hakkında.” Partimin de böyle bir açıklaması var, tarihe geçmiş olsun.

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç: Benim için “Utanmaz adam.” Yani hem katil hem de pişkin pişkin
grupta konuşuyor.

[Gazete kupürü gösteriyor.] “Sorumlular hesap versin.” Kim demiş? AKP milletvekili Nurettin Aksak,
AKP vekili Oya Eronat, AKP vekili Eşref Taş

[Gazete kupürü gösteriyor.] “44 kişinin katili Demirtaş hesap versin.”

[Gazete kupürü gösteriyor.] ABD talimatıyla çocukları yaktın.”

İddianameyi hazırlayanlar bunlardır, savcı değil. Bu iddianamedir işte. Siz buna göre beni
yargılıyorsunuz. İddianame böyle çıktı ortaya.

[Gazete kupürü gösteriyor.] “Katil Demirtaş.” Bunlar aynı gün yayımlanmış şeyler değil. Hepsi üç beş
gün bir hafta arayla.

“Demirtaşın kulağına kim ne fısıldadı”. Murat Kelkitlioğlu. Öyle detaylı anlatmış ki, zannedersiniz
Amerika gezisinde yanımdaydı. Öyle iftiralar.

“Panzer lobisi” diye, Takvim gazetesi bir ay sonra bir haber yapmış. Az önce dedim ya Van’da panzer
araçları iterek yakıyordu. Küçük bir haber olarak geçti, kimse de üstünde durmadı. Sadece Takvim
gazetesinde vardı. Kayıtlarda bir tane buldum.

Kobani olaylarının üzerinden bir ay geçmiş, bakın bunu okuyacağım. Suruç Kaymakamı Abdullah
Çiftçi’nin açıklamasını Hürriyet gazetesinden okuyorum. IŞİD kuşatması altındaki Kobani’ye yapılan
yardımları ve Kobani Kantonu Başbakanı Enver Müslim ile görüşmesini Milliyet’e aktarıyor.
Milliyet’teki röportaj, hurriyet.com.tr’den okuyorum. Yasa dışı sınır ticaretinin önüne geçilmesi için,
Suruç’taki Mürşitpınar Sınır Kapısı 15 Ekim 2013’te açıldı. Türkiye, PYD kontrolündeki Kobani’ye ilk kez
kapısını açtı. Türkiye’den Kobani’ye bir buçuk günde 27 milyon lira değerinde gıda, ilaç, giyim, barınak
ve hijyen yardımı yapıldı. IŞİD’in Kobani’ye yaptığı saldırı öncesi 790 TIR, savaş sonrası ise 110 TIR
olmak üzere 900 TIR yardım Kızılay ve AFAD üzerinden götürüldü. Kaymakamın açıklaması bu. 900
TIR’ın 899’u bizim topladığımız yardımlardır. Ama biz Kızılay aracılığıyla gönderilmesini kabul ettik.
Kızılay da buranın kurumu, öyle gitsin. Kızılay kolilerine konulup gönderildi.

Bir yılda Kobani’den gelen 10 bin hasta tedavi gördü, Suruç’ta. Savaşın başladığı günden bu yana 3919
hasta tedavi oldu, savaşta yaralanan 974 YPG’li Türkiye’ye getirilerek tedavi edildi. Suruç
Kaymakamı’nın resmi açıklaması. İsmi Abdullah Çiftçi: “Kobani Başkanı Enver Müslim ile
görüştüğümde, bana bizzat Türkiye’deki Kobani için yapılan eylemleri tasvip etmiyoruz. Yapılan
eylemler bize yarar değil zarar veriyor. Türkiye Kobani’ye her türlü insani yardımı yapıyor dedi. Hem
Suruç hem Kobani’nin kaymakamıyım ben.’’ 6-8 Ekim olayları olmuş, aradan bir ay geçmiş, Suruç
Kaymakamı’nın açıklamaları bunlar.

Demek istediğim, daha böyle linç ortamında arzu edilen siyasi sonuçlar elde edilmediği için,
Kaymakam böyle rahat konuşuyor.

Yitip giden her can bizim canımızdır

15 Kasım 2014. Bir ay sonra. Deniz Zeyrek’e verdiğim röportaj. Oradan okumak istiyorum:
‘‘Biz çağrı yaptığımızda, HÜDAPAR binalarına saldırılacağına, HÜDAPAR’lılarla gerilim yaşanacağına
dair en küçük bir öngörümüz yoktu. Ne yönlendirmemiz, ne teşvikimiz vardı. Doğrusu çağrıyı
yaparken böyle bir şey aklımıza da gelmedi. Mevzu HÜDAPAR mevzusu değil, Kobani’nin düşmemesi
için gündem yaratmaktı. Görünen o ki, bu tür durumlarda meseleyi başka bir tarafa çekmek isteyen
kontrollü ya da kontrolsüz güçler devreye girebiliyor. Hiçbir şey olmamış gibi davranamayız. Yaşamını
kaybeden, malını kaybeden herkesin canı, malı, huzuru iktidarda olmasak bile aynı zamanda bizim
sorumluluğumuzdadır. Yitip giden her can bizim canımızdır. Onun HDP’li, HÜDAPAR’lı, AKP’li olup
olmadığına bakamayız. İnsanların yaşam hakkı, mal, can güvenlikleri kutsaldır.
Sokak meşru bir alandır. Meşruiyetin sınırı da kimsenin canına malına zarar gelmemesidir. Sokak
gösterisi, evrensel-ulusal düzeyde haktır. Bu hakkımızı her zaman kullanırız. Yaşananlar konusunda
kim nerede denetim ve sorumluluk konusunda söz sahibi ise kendi denetimini yapmak zorunda.
Gücünüz varsa, onu disipline edemiyorsanız, o güç sizin değildir. Herkes eminim bu konuda
muhasebe yapacaktır. Provokasyon riskini ortadan kaldırmak gerekir. Bazı eksiklikler yaşandı.
Yaşanılanlar hepimizi tedirgin etti.
Tek bir insanın ölmesi bile, kimliğinden bağımsız hepimiz için büyük kayıptır. Yüksekova’da vurulan
askerler, Bingöl’de vurulan polisler, Kağızman’da infaz edilen PKK’liler, Diyarbakır’da eşinin yanında
infaz edilen astsubay, bütün bunlar çok vahim olaylar. Her yerde ölüm var, ölüm. Yapanlar her kimse
son derece çirkin bir şekilde, ahlaksızca bir yöntem seçmişler. Savaş asla olmasın. Ama savaşın bile bir
hukuku, ahlakı vardır. Onu bile ayaklar altına alıyor bunlar. Diyarbakır’daki astsubayın, eşinin yanında
katledilmesi beni de, bizi de hakikaten derinden yaraladı. Ölümlere alışmamamız, tepki göstermemiz
lazım.’’

“Demirtaş’tan özeleştiri” manşetiyle çıktı. Kobani olaylarından kısa bir süre sonra, 1 ay sonra verdiğim
bir röportajdı. Bundan 10 gün sonra, Bülent Arınç’ın açıklaması var. Görüşmelerde bazı siyasi
taleplerimiz oluyor hükümetten, o da diyor ki, ya bunları Öcalan istemiyor, siz niye istiyorsunuz. Kimin
sözcülüğünü yapıyorsunuz da Öcalan’ı itibarsızlaştırmak istiyorsunuz?

Manşet: Arınç’tan Demirtaş’a – Demirtaş’ın hedefi Öcalan’ı itibarsızlaştırmak. Bülent Arınç’ın
açıklaması. Hükümet Sözcüsü olarak yapıyor, basın toplantısında yapıyor, Bakanlar Kurulu
toplantısında yapıyor. Yani kaç yerden vurabilirsek. Kamuoyu nezdinde Demirtaş’ı itibarsız edelim.
Görüşmeler sürüyor, İmralı’da Öcalan nezdinde, Kandil’de PKK nezdinde itibarsız hale getirelim. Hiçbir
şey yapamaz hale gelsin, siyasi rakibimiz olmaktan çıksın. Bütün hedef bu. Yapılan açıklamalar,
yapılan yayınlar…

[Gazete kupürü gösteriyor.] “Paralel Demirtaş.” Davutoğlu diyor. Kobani olaylarından 2 ay sonra. Ben
paralelmişim. Bunu bana söyleyen… Neyse bir şey demeyeyim.

[Gazete kupürü gösteriyor.] “Kürt halkı Demirtaş’a artık dur demeli.” 2 ay sonra.

[Gazete kupürü gösteriyor.] Erdoğan: Sokağa çağrı yapan yargıdan kurtulamaz.

Kurtulmayalım. Biz hemen ifade vermeye gittik, almadınız. Peki sen ne zaman bununla ilgili bir
özeleştiri yapacaksın? Ne zaman şunu diyeceksin, evet biz o zamanlar bu olayların derinlemesine
araştırmasını yapsaydık altından istihbarat örgütlerini de FETÖ’yü de çıkaracaktık. Tespit edecektik.
Nerede, hangi mülki idare amiri olayları kışkırttı, önlemedi, güvenliği devreye sokmadı hatta
provokasyonları bizzat tetikledi?

Bunu bir araştırsaydık, altından çok şey çıkacaktı. Bir sonraki fezlekeler hendek-barikatla ilgilidir, onlar
da olmayacaktı, 15 Temmuz da olmayacaktı.

Darbe mekaniğini işleten hükümetin bu basiretsizliğidir, ucuz politikasıdır. Sırf kamuoyu nezdinde
beni hiçleştirmek, itibarsızlaştırmak, HDP’yi 7 Haziran seçimlerinde baraj altında bırakmak için, 2014
yılındaki 6-8 Ekim olayları aleyhimize kullanıldı. Hiç kimse bizim kadar siyasi özeleştiri yapmadı. Hiç
kimse bizim kadar bütün bu meselelerin araştırılması için uğraşmadı.

Halen de uğraşmıyorlar. Halen yargı, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı meselenin özü nedir
araştırmıyor. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı meselenin özü nedir araştırmıyor. Yakaladık
Demirtaş’ı, tamam. İktidar da onun zaten cezalandırılmasını istiyor. Herkes de zaten katil olarak onu
biliyor. Katil ortada. Medya yazmış zaten iddianameyi, bize de düşen bunu tutuklamak, yargılamak.
Yargı da böyle düşünüyor. Tamam ben tutuklanayım, ceza da alayım. Peki 15 Temmuz’un yarattığı
sonuçları, sizin bu tavrınız ortaya çıkarmadı mı?

Siz üstünü örte örte FETÖ’yle istihbarat örgütlerini de ülkenin başına bela etmediniz mi?

Gerçek budur. Sosyolojik gerçek budur. Yargı bu konuları böyle ele almalıdır. Eğer bir karar verecekse
bunlara mutlaka değinerek, sorumluları ortaya çıkararak yargılamayı yapmalıdır. Demirtaş’ı
cezalandırdım, bir kaç HDP’liyi içeri attım, böylece siyasi rantımı da elde ettim, 6-8 Ekim defterini de
kapattım. Sen kapattın da başkaları kapatmıyor o defteri. Hesaplarını, provokasyonlarını fırsat
buldukları her yerde ortaya çıkarmaya, ortaya dökmeye çalışıyorlar.

**

Diyarbakır milletvekili Cuma İçten. Kendisi resmi olarak silah tüccarıdır. Silah dükkanları vardır
Diyarbakır’da, Ankara’da. Silah satar ulusal ve uluslararası alanda. Bana diyor ki, olaylardan iki ay
sonra, “Garibanların çocukları üzerinden terör eylemi yapacağına sen Avrupa’da okuttuğun, piyano
derslerine yolladığın çocuklarını önce sokağa çıkar.” Evimin yanında devlet okulunda okuyan
çocuklarım için diyor. Algı yaratmak lazım ya. Kendisi silah tüccarı. Fethullahçı olduğunu da bilmeyen
yoktur. Ta başından beri. Fethullah ile birlikte özel okul da açmıştır. Fakat bu adam bile bu linç
kampanyasına katıldı. Bu adam şu anda ticaret yapıyor, trilyonlar kazanıyor, biz tutukluyuz. Böyle bir
şey olur mu?

**

4 Nisan 2018. Bugün ayın 11’i, bir hafta önce yine yazmış. İsmini söylemeyeyim. Fakat cümle şu,
bakın. CHP’li bir milletvekili beni ziyaret etmiş, onun üzerine yazıyor. Beni ziyaret edene diyor: ‘‘Be
vicdansız. Be ciğersiz herif… Yasin Börü 16 yaşındayken özgürlüğünden değil, hayatını yaşamaktan
mahrum edildi be! Elinde ne silah vardı, ne Molotof, ne sapan, ne de taş! Kurban Bayramında ihtiyaç
sahiplerine kurban eti dağıtıyordu. Barbarca katledildi, bıçaklandı, sonra balkondan atıldı. Yetmedi, üzerinden arabalarla geçildi. O da yetmedi, bedeni ateşe verilip canlı canlı yakıldı. Bütün bunların
talimatını senin ‘Özgürlüğü elinden alındı’ dediğin Selahattin Demirtaş verdi.’’
**

AKP yandaşı, aylık kaç bin dolar maaş alır. Ailesini tanıyorum. Kars’ta. Ardahanlı bunlar.
Kardeşiyle beraber, devletten almadığı ihale yoktur. Her yazı için de dolar bazlı para alırlar.
Memlekette bütün işe giriş çıkışlar bunlardan sorulur. Bu adam işte, bu ekmeğinden olmak istemez.
İktidar giderse bunlar hepsi hesap verecekler. Yargı önüne çıkacaklar. Neler yaptıkları yargı önünde
bir bir anlatılacak.

**
Bir hafta önce yazmış daha ya. Ben daha ifade vermedim bununla ilgili ya. Vicdansız. Daha ilk defa
anlatıyorum işte. Üç yıldır savunmam alınamadı, kimse dinlemedi beni. Adam halen olayı en trajik
yönüyle anlatıp “Yasin Börü’nün katilini sen cezaevinde ziyaret ettin” diyor.

Bende iki şey bol: Moral ve akıl

Arkasından, AKP’nin Grup Başkanvekili, toy bir çocuk var, Bülent Turan diye biri – siyasette bugün var,
yarın yok – diyor ki, CHP’liler beni 17 defa ziyaret etmişler, HDP 7 defa. Dolayısıyla HDP bile bana
sahip çıkmıyor, CHP daha çok benimle ilişkide. Üstelik de katilmişim, buna rağmen.

**

O toy çocuğa buradan şunu söyleyeyim; en az iki bin tane benim milletvekili arkadaşlarımın
başvurusu Adalet Bakanlığı’nda duruyor. İzin vermiyorsunuz HDP’li vekillerin gelmesine.
Siz de gelmek istiyorsanız gelin. Bende bol olan iki şey var, onu almaya geliyorlar: Moral ve akıl.

Kapım açık herkese. Sizde yoksa buyurun gelin, AKP’lilere verebilirim. Benim arkadaşlarım moral almaya
geliyor, akla ihtiyaçları yok, ama ihtiyacı olana cezaevinde dağıtıyorum, gelsinler. Özelikle bu toy
çocuğu bekliyorum.

6-8 Ekim çağrısının sonuçlarını önceden bildiğimizi iddia eden savcının tek bir delili yok

6-8 Ekim oldu, hükümet koridoru açmadı. Ölenler oldu. Katledilenler, yaralananlar, yıkımlar oldu. Peki
sonra ne oldu? 29 Ekim. 6-8 Ekim’den 20 gün sonra. Türkiye ile Kürdistan Federal Bölgesi, Irak Devleti
arasındaki sınır kapısı Habur’dan, 150 peşmerge 80 araçlık konvoyla Habur’dan girdi, İpek Yolu’nu
kullanarak Silopi, Cizre, Nusaybin üzerinden Suruç’a geldi ve Kobani’ye geçti. Gösteriler eşliğinde,
Kürdistan bayrakları, sloganlar… Fotoğrafları göreceksiniz, zaten hatırlasınız o günleri. Binlerce
insanın sevgi gösterisi altında.
**

Ben 6-8 Ekim katiliyim, HDP provokatör, PYD terörist, biz oradaki terör örgütüne destek olmak için
Türkiye’yi yakmışız, yıkmışız; ama büyük bir peşmerge askeri gücü de, Dışişleri Bakanı’nın izniyle,
Başbakan’ın, Cumhurbaşkanı’nın bilgisi dahilinde, hatta TSK ve polisin de yol güvenliğini sağladığı
haliyle, Kürdistan bayraklarıyla, askeri araçlarla Türkiye sınırını kullanarak Kobani’ye gidiyor. Doğru
olan bu. Ben bu yanlıştır demiyorum. Bu işin perhiz kısmı, o lahana turşusu ne peki? Madem böyle
bizle niye uğraşıyorsunuz?

Bizimle derdiniz ne? Suç işlemediğimizi bile bile… Politika buysa yargı da buna göre hareket etsin.
Ortada suç yoktur. Çağrının kendisi ne şiddet içeriyor, ne şiddetin imasını içeriyor, ne böyle bir şiddet
ortamının ihtimali var. Kokusu bile yok. Ama iddianame diyor ki, “Böyle bir çağrının sonuçlarının ne
olacağı, yıllardır yaşanan olaylar ışığında HDP yetkilileri tarafından bilinmektedir.“ Bilinmesi gerekir de
demiyor. “Bilinmektedir.” Binlerce sayfa ek içerisinde bunu bildiğimize dair tek bir delili de yok ama.
Ama “bilinmektedir” diyor. Bilmeleri gerekir dese hani, ya dersin ki insaflı davranmış. “Bilinmektedir.”
Ve “bu sonuçların meydana gelmesi açıkça amaçlanarak ve teşvik edilerek bu açıklama kasıtlı olarak
yapılmıştır.”

İnsaf ya. Bütün anlattığım olayların bakın eksiği vardır fazlası yoktur. Tek bir cümlesi yalan değildir,
tek bir cümlesi. Çok detay vardır hatırlayamadığım, anlatmayı unutmuşumdur önemli bulmadığım
için, ama anlattığımın yüzde yüzü doğrudur ve bu şekilde gelişmiştir. Ne partim ne ben, bırakın bir
şiddet eylemini teşvik etmeyi, durdurabileceğimiz en küçük bir şiddet eyleminin peşine varıp
durdurmak için o üç gün uğraştık. Bütün çabamız, gayretimiz bunun üzerineydi.
İçişleri Bakanı bunun tanığı, milletvekili arkadaşlarım tanığı. Bakanlar Kurulu toplantı halindeydi.
İçişleri Bakanı sürekli, bizimle olan diyaloğu Bakanlar Kurulu’na, Cumhurbaşkanı’na iletiyordu.

HDP’liler de HÜDAPAR’lılar da provokasyon için vahşice katledilmiştir

Böyle bir şey yok. 6-8 Ekim HDP, Demirtaş büyük bir asparagastır, yalandır, illüzyondur. Ortada olan
gerçek şudur; katledilmiş, vahşice ve sinsice katledilmiş 52 insanımız var, yüzlerce yaralı var, yakılmış
yıkılmış iş yerleri, evler var. Bunların yüzde 90’ı HDP’lidir. Yani doğrudan HDP’li kitle hedeflenmiştir.
HÜDAPAR’lılar da provokasyon için vahşice katledilmiştir. Olayların en yakıcı kısmı budur. Bu
gerçektir. Provokasyon olduğu gerçektir. Ama geri kalan her şey illüzyondur, sahtedir. AKP eliyle,
talimatıyla medya aracılığıyla yaratılmış bir algıdan ibarettir.

Kılıçdaroğlu ne diyordu bakın o günlerde? 16 Ekim 2014. Olaylardan bir hafta sonra. Aynen cümlesi
şu: Kobani düştü düşecek dedi – Cumhurbaşkanı için söylüyor – bütün olaylara kaynaklık etti. Eğer
suçlanacak biri varsa, o yüksek yerde oturan kişidir. Kılıçdaroğlu’nun da o dönemki okuması o.
Olaylardan birkaç gün geçmiş. Yani kimsenin aklına henüz HDP veya Demirtaş gelmiyor.
Ana muhalefet partisinin lideri bile “Kobani düştü düşecek”in toplumda ne etki yarattığının
farkındadır. Aslında kendileri de farkında da, fakat peşin peşin suçu üstümüze atıp dosyayı kapatmak
hesaplarına geldi. FETÖ’yü bu şekilde korumuş oldular. Provokatörleri korumuş oldular. Yapanın
yanına kar kaldı.

6-8 Ekim olaylarıyla katledilen Yasin Börü ve diğerleriyle ilgili bir yargılama yapıldı. Umarım doğru
kişiler tespit edilmiş ve doğru kişilere ceza verilmiştir. Bilemiyorum. Umarım adil bir yargılamadır.
Ama hiç değilse, onlarla ilgili bir yargılama yapıp ailelerin şu veya bu şekilde, vicdanı, acıları bir şekilde
tatmin edilmeye, giderilmeye çalışıldı.

Linç edilen HDP’lilerin dosyasında tek bir tutuklu sanık yok

**

Ama geri kalanlarla ilgili soruşturma resmen skandal mahiyetinde, skandal. Bakın, buradan sadece
birkaç örnek vereyim, dosyaya hepsini sunduk zaten. İddianame ve kararlarıyla birlikte göreceksiniz.
Bakın Diyarbakır’da Süleyman Kale, Uğur Özbay, Baver Şeyhanoğulları. Ateşli silahla öldürülüyor ve
Mehmet Şafi Aslan da yaralanıyor aynı olayda. Görgü tanıklarının beyanları; 140-150 kişilik grup Allah
u Ekber diye bağırıyor, ellerinde satır sopa. Mehmet Şafi Aslan yaralı kurtuluyor, ama o sırada
görüntü çekiliyor etrafta. Sonradan görüntüler izletiliyor kişiye, tek tek tespit ediyor, tanıyor hepsini.
İsim veriyor. Ve dosyada tek bir sanık yok. Halen. Üç ölü, bir ağır yaralı. Tek bir sanık yok dosyada.
Duruyor.
**

İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesi, Ekrem Kaçaroğlu, partimize yakın bir genç bu. Linç ediliyor. Bakın, linç
görüntüleri telefonla çekiliyor ve sosyal medyaya da atılıyor. Az önce nasıl yapıldığını, koordineli
yapıldığını anlattım. Ekrem’in linç edilme görüntülerinde yüzler açık, kişiler belli. Ve tek bir tutuklu
sanık yok. Evet, yargılananlar var, ama bizatihi maktule ateş eden, sonra tekme atan, linç eden,
sopalarla vuranlar, hepsi isim isim belli. Bir tek gün de tutuklanmadılar.
**

Buna benzer, Antep’teki linç dosyası. Görüntüleri var. Genç bir kadın ile üç erkek bir provokatör
grubun arasına düşüyorlar. Sopalarla, kasaturalarla linç ediliyor, öldürülüyorlar. Aynen Yasin Börü ve
arkadaşları gibi. Bunlar da internete atılıyor. Tek bir tutuklu sanık yok.
**

Ya 6-8 Ekim’in bütün günahı bizde mi? Siyaseten sorumluyuz tamam, özeleştirimizi yaptık, bin defa
daha da yaparız. Siyaseten sorumluyuz. Nasıl bu acıları görmezden geliriz? Yasin Börü dahil hepsi.
Ama sorumluluğumuz siyaseten yüzde 1 ise hükümetin yüzde 99’dur. Biz o yüzde 1’e dair bu kadar
özeleştiri yaparken, hükümet ne yargıyı serbest bırakıyor soruştursun diye, ne parlamentoyu serbest
bırakıyor soruştursun diye. Yakalamış üç beş tane HDP’liyi, bütün 6-8 Ekimin hesabını sizden soracağız
diyor. Sorun bakalım, siz sorun da alttan memleketin kuyusunun dibini kazdılar, ülkeyi darbe
koşullarına getirdiler, halen neler yapılıyor onu da bilmiyoruz. Çünkü hala aklı fikri bizde, bizle
uğraşıyor. Halen benim yargılandığım mahkemelere kimileri avukat gönderiyor ve bir an önce
Demirtaş’ın dosyasını bitirin, seçimler yaklaşıyor buna bir siyasi yasak lazım diyorlar.
Bu 6-8 Ekim meselesini de şöyle toparlayıp bitireyim; buradan meydana gelen olayları, ölüm,
yaralama savcılık toparlamış, ama biz de o dönem çalışmalar yaptık, belli mağduriyetler yaşandı,
dosyaları ne aşamada?
**

Şöyle bir anekdotla bitireyim: 6-8 Ekim’le ilgili 2002 yılında parlamentoda grubu olan bir partinin
genel başkanı, kendisi milletvekili değil, ama grubu parlamentodaydı, kendisi vekil değildi, grubunun
genel başkanıydı. Seçimler yaklaşıyordu ve yargı kendisine siyasi yasak koyabilmek için büyük bir hızla
çaba sarf ediyordu. Yıl 2002. Kendisi Rize’de bir konuşma yapmıştı. Ankara Cumhuriyet Başsavcısı da
ifade için çağırmıştı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gidiyor, ifade veriyor. Diyor ki ifadesinde,
konuşmayı Rize’de yaptım, Ankara yetkili bile değil, siz niye onu soruşturuyorsunuz? Burada bir
tuhaflık var, yani bu bir kumpasa benziyor, diyor. Savcı tutuklamaya sevk ediyor kendisini, neyse ki
sulh ceza hakimi tutuklamıyor, tutuklasalar seçime falan da giremeyecek, hızla yargılamasını yapıp
siyasi yasak koyacaklar. Çünkü daha yeni siyasi yasaktan kurtulmuş. Adı ne o siyasetçinin: Recep
Tayyip Erdoğan.

**

Kendisine bunlar yapıldı ve siyasi yasaklı hale getirmek için işte 94’te Siirt’te okuduğu bir şiir
nedeniyle Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde öylesine kepaze bir yargılama yapıldı ki.
Mahkeme heyeti üzerinde baskı kuruldu, çünkü Recep Tayyip Erdoğan’a siyasi yasak getirilmesi
lazımdı, genel başkan olmaya hazırlanıyordu, seçime gidiyordu, vesayetçi makamlar önünü
kesmeliydi, ne yaptı ettiyse inandıramadı, cezayı verdiler, siyasi yasaklı hale getirdiler. Tarihin cilvesi
1998 yılında yargılanıyordu, kararı kesinleşmemişti.
**

Ben Ankara Hukuk’ta üniversite öğrencisiydim. Şurada Yüksel Caddesi’nde İHD Genel Merkezi
düşünce özgürlüğü ile ilgili bir eylem yapıyordu. Ben de o eyleme katıldım, basın açıklaması
yapılıyordu. 640 kişilik bir grup ve düşünce suçlusu olarak yargılananların da, tutuklu olanların da
fotoğrafları var göstericilerin elinde. Hepimiz böyle elimizde bir fotoğrafla basın açıklamasını
dinliyoruz. Benim elimde İsmail Beşikçi’nin fotoğrafı var, yanımdakinin elinde Recep Tayyip
Erdoğan’ın fotoğrafı var. Recep Tayyip Erdoğan’ın fotoğrafı benim elime de düşebilirdi. İfade
özgürlüğü için Yüksel’de eylem yapıyorum hukuk fakültesi öğrencisiyken, siz bir siyasetçiyi
düşüncesinden dolayı yargılayamazsınız, siz siyasi yasaklı hale getirmek için insanlara bunu
yapamazsınız. Sadece o değil, çok sayıda o zaman aydın, yazar vardı. Bugün olsa yapmaz mıyım, yine
yaparım. Çünkü ilkeli, ahlaklı bir adamım. Yarın Cumhurbaşkanı olsam rakiplerime bunu yapar mıyım?
Asla yapmam. Mesele budur. Bugün bana bu yapılmaya çalışılıyor. İnsanlar geçmişin nereden
geldiğini unutuyorlar. Biz o zaman da ilkeliydik, ben o zaman hukuk fakültesi öğrencisiydim.
Bugün 12 yıllık siyasetçiyim, 20 yıllık hukukçuyum. Aynı ilkelerle hareket ediyorum. Bugün benim
siyasi rakibim hakkında böyle bir kumpas, böylesine ahlaksızca bir saldırı yapılsın, onun ifade
özgürlüğünü savunurum. Onun düşüncesini değil, düşünceyi açıklama özgürlüğünü savunurum. Eğer
ona kumpas kurulursa, bırakın o kumpasın içinde yer almayı ve öncülüğünü yapmayı, sonuna kadar
karşı çıkarım. Benim tarzım budur. Bugün bize yapılan da maalesef ki budur, bilinsin diye söyledim.
Şimdi 6-8 Ekim fezlekesiyle ilgili aşağı yukarı ilk etapta söyleyeceklerim bunlar. Tabii sizin
soracaklarınız varsa bizim de taleplerimiz olacak.

**

Hakim: HDP Genel Merkezi’nin Twitter hesabı üzerinden attığı twit 6 Ekim tarihinde. Twit şöyle:
“Kobani’de durum son derece kritiktir. IŞİD saldırılarını ve AKP iktidarının Kobani’ye ambargo
tutumunu protesto etmek üzere halklarımızı sokağa çıkmaya ve sokağa çıkmış olanlara destek
vermeye çağırıyoruz.” şeklinde twit ve altında diğer twitler var.
Demirtaş: Doğrudur. Asıl yazılı açıklama şeklinde yapılmıştır. Yazılı açıklama kısa özetle partimizin
resmi Twitter hesabından da geçilmiştir. Şurada 10.20 olarak nereden alındıysa…
Hakim: Diyeceklerinizi soruyorum.
Demirtaş: MYK toplantısı akşam olduğu için sabah 10.20’de bu twitin atılması imkansız. Akşam
saatlerinde oldu. Sorarsanız zaten ortaya çıkar, emin olabilirsiniz, 20.40 akşam atılmıştır. Tutanaktaki
saat yanlıştır.

12 Nisan 2018

Demokratik özerklik ve ilgili fezlekeler

1-2 ve 31 no’lu fezlekelere ilişkin kısmen savunmalarımı yaptım. Üç fezlekede de eksiklikler olduğu
için, tamamlanması gereken hususlar olduğu için savunmalarım yarım kaldı. Dolayısıyla bir sonraki
celsede, umut ediyorum ki, onlar tamamlanmış olur, ben de savunmalarımı tamamlamış olurum.
Biriyle ilgili hem delillerimizi henüz kullanmıştık, 31 no’lu fezleke, hem savunmamızı tamamlamıştık,
hem de siz zaten ek savunma hakkı tanıdınız. 1 ve 2 no’lu fezlekelerde de CD kayıtları vs. yoktu.
Dolayısıyla o fezlekelere artık değinmiyorum, sonraki aşamalarda istenen evraklar geldikçe
savunmalarıma devam edeceğim. Şimdi 3 no’lu fezleke ve bağlantılı fezlekeler ile ilgili savunmaları
yapacağım.
**

Burada daha önce de size söylediğim fezlekedir. Demokratik özerklik, özellikle de hendek-barikat,
şehir çatışmaları döneminde yaşanan olaylar sırasında yaptığım açıklamalar ve konuşmalara dair
fezlekedir bütün olarak. Dolayısıyla bunlar birbiriyle bütün olarak bağlantılı olduğu için, peş peşe
savunmalarımı yapmaya çalışacağım. Bugün itibariyle yetiştirebildiğim kadar, fezleke ile ilgili savunma
yapmak istiyorum. Yarın ağırlıklı olarak avukatlarım hazırlık yaptığı için avukatlarım söz almak
istiyorlar, dolayısıyla yarın avukatlarım savunmayı tamamladıktan sonra, hangi saatte bitirebilirsek,
biz kendi açımızdan savunmalarımızı bitirmiş olacağız.
**

Sıralamayı 3 no’lu fezlekeden başlatmıştım, ama kronolojik olarak aslında 9 no’lu fezlekeden
başlamak gerekir. Tamamı işte hendek-barikat kazılan ilçeler, çatışmaların yaşandığı ilçeler, burada
yaşanan olaylara ilişkin açıklamalar. Fakat hiçbir fezlekede benim hendek kazdığım, barikat
oluşturduğum, herhangi bir silahlı çatışmaya girdiğim ve herhangi bir silahlı faaliyet içerisinde
bulunduğum iddia edilmiyor.
**

Fezlekelerin tamamı, benim yaptığım konuşmalarla demokratik özerkliğe sahip çıkmam ve bu atıfla
hendek-barikat olaylarını sahiplenmem ve desteklemem üzerine kurulmuş. O nedenle, geçen celsede
de ben demokratik özerklik ile ilgili fikirlerimi, partimin düşüncelerini, programlarımızdaki
önerilerimizi kısmen ifade etmiştim. Fakat madem ki, savcı demokratik özerkliği sözlü olarak
savunmuş olmamı suç olarak görmüş, o halde ben demokratik özerklik ile ilgili bugüne kadar ne
demişim, partim ne demiş, ne konuşmuşuz bütünlüklü olarak öncelikle onu anlatarak başlamak
istiyorum.
**

Seçmene demokratik özerklik modeliyle Türkiye’de yeni bir idari model vaat ettik

Bizler 2007 yılında bağımsız milletvekili adayları olarak seçilip parlamentoya girdikten sonra
Demokratik Toplum Partisi’ne üye olduk ve DTP’nin parlamentodaki grubunu oluşturduk. DTP’nin o
tarihteki parti programında, resmi olarak demokratik özerklik Türkiye’de bir idari mekanizma çözümü olarak savunulmuş, gerek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na sunulmuş, gerekse seçim dönemlerinde
seçim beyannamesi olarak bütün seçmenlere dağıtılmış ve alenileşmiş bir parti ilkesidir. 2007 yılından
beri, yani ben siyasete girdiğim andan itibaren mensubu olduğum bütün partilerin programlarında
vardır. Sizler istetmiştiniz, gelmiş mi gelmemiş mi bilmiyorum, herhalde savunmalarımı
tamamladıktan sonra gelen evrakları okuyacaksınız.
**

2011 yılında biz yeniden bağımsız milletvekilleri olarak seçime girdik. Emek, Demokrasi ve Özgürlük
Bloku’ydu bağımsız adayların ortak ismi. Seçildikten sonra Barış ve Demokrasi Partisi’ne geçiş yaptık.
Barış ve Demokrasi Partisi’nin hem seçim beyannamesinde, hem bildirgemizde, hem parti
programında aynı şekilde demokratik özerklik ayrıntılı bir şekilde tartışılmış, ne olduğu, amacının ne
olduğu, içeriğinin ne olduğu uzun uzun anlatılmış ve bizler de gittiğimiz her seçim bölgesinde, her
mitingte, katıldığımız her programda, tv programlarında, röportajlarda altını çize çize bu konuda
görüşlerimizi paylaşmışız. Sadece seçim döneminde değil, seçildikten sonra bütün parlamento
faaliyetlerimizde, yeri geldiğinde, söz bu konuya geldiğinde açık olarak demokratik özerkliği
savunmuşuz ve biz bir siyasi proje olarak seçildiğimizde, iktidara gelecek kadar oy aldığımızda,
seçmene demokratik özerklik modeliyle Türkiye’de bir idari model vaat ettiğimizi ilan ede ede oy
almışız.
**

Örneğin şöyle ifade edilmiş parti programımızda, başlığı şöyle: Demokratik özerk yönetimler
kurulacak. Bu doğrudan seçene vaadimizdir. İdari yapının demokratikleştirilmesi için çözüm önerimiz
bölgesel yönetimler şeklinde tanımladığımız demokratik özerkliktir. Demokratik özerklik, öz yönetim
anlamına gelir. Demokratik özerkliği, demokratik cumhuriyetin özüne uygun niteliklerinin
pekiştirilmesi olarak görmekteyiz. İddia edildiği üzere bölünmenin ve parçalanmanın değil,
demokratik birliğin, doğrudan ve katılımcı demokrasi modelinin güvencesi olacak olan demokratik
özerkliğin hayata geçirilebilmesi için yeni anayasa çalışmaları ile birlikte siyasi ve idari yapılanmada
köklü bir reforma gidilmesi gerekmektedir.
**

Yani demokratik özerkliği nasıl hayata geçireceğimizi de seçim beyannamemizde, parti
programımızda ifade etmişiz. Yeni bir anayasa yapacak gücümüz olursa, bizler yeni anayasa ile birlikte
seçmenin desteği ile, halkın iradesi ile demokratik özerklik modelini öneriyoruz. Her partinin idari
modelle ilgili farklı görüşleri olmuştur. Bazı partilerin idari modelle ilgili tartışmaları, önerileri yoktur,
ama partimizin demokratik özerklik modeli tıpkı bugün AKP’nin başkanlık modeli gibi, işte CHP’nin
demokratik parlamenter sistem merkezi yapı önerisi gibi, bir partinin demokratik siyasal alanda
meşru bir önermesinden başka bir şey değildir.
**

Şimdi bunları uzun uzun anlatacağım, anlatmam gerekiyor. Çünkü iddianame şu algı üzerine
kurulmuş: Hendek barikat kazıldı, Selahattin Demirtaş da, diğer HDP’liler de özerkliği savundu. Hayır.
Ortada ne hendek, ne barikat varken, ne bir çatışma varken, ne de bu konuda bir gerilim varken biz
2007 yılından beri istikrarlı bir şekilde demokratik özerkliği her yerde savunduk. Hendek barikat
döneminde neyi savunduk, ne yapmaya çalıştık, her fezlekede ayrıntılı detaylarıyla anlatacağım
sizlere. Neler olduğunu detaylarıyla elimdeki basına yansımış konuşmalarımla birlikte anlatacağım.
Fakat Cumhuriyet Savcılığı hakkımızda bir iddianame hazırlarken, CMK’ya göre sadece aleyhimize olan
delilleri değil lehimize olan delilleri de toplamalıydı. Demokratik özerkliği biz Türkiye’de hendek barikat olayları, çatışmaları başladıktan sonra sanki savunmaya başlamışız ve hendek barikat
olaylarıyla ya da örgütün verdiği talimatlarla biz demokratik özerkliği savunmuşuz. O zaman biz
özerkliği savunmakla hendek barikatı otomatikman desteklemiş oluyoruz algısı yaratılmaya çalışmış.
Selahattin Demirtaş demokratik özerkliği nerelerde konuşmuş, buna dair tek bir cümle, tek bir bilgi,
dosya bulamazsınız. Bunların hepsini maalesef bizler mahkemeye suçsuzluğumuzu ispat çerçevesinde
sunuyoruz. Madem ki suçluluğumuz ispatlanamıyor, kamuoyunda oluşan algı da, kanaat da
aleyhimize olduğu için, tarih içerisinde son on yıldır yapılmış konuşmalarımdan alıntılar yaparak,
örnekler vererek ifade etmek zorundayım ki, nasıl istikrarlı bir şekilde ve bir siyasi faaliyet olarak ben
bu meselenin üzerinde durmuşum, iyi anlaşılır olsun.

Benimle ilgili algı yaratma hevesi içinde olanlar hariç, hiç kimse demokratik özerkliği bir bölünme
projesi olarak tartışmadı

Halkların Demokratik Partisi’nin de aynı şekilde parti programındadır. 7 Haziran seçimlerinde, ben
Cumhurbaşkanı adayı olduğumda, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde açıkça seçmene vaadimiz; ben
Cumhurbaşkanı olayım, bana oy verirseniz ve Cumhurbaşkanı seçilirsem, şu andaki
Cumhurbaşkanı’nın yetkilerinin büyük bir kısmını yerele devredeceğim, benim savunduğum model
demokratik özerkliktir, merkezi bir parlamentonun yanında yerelde güçlü yetkileri olan, bölgesel ve il
düzeyinde parlamentolar olmalıdır. Cumhurbaşkanı sembolik olmalıdır. Bana oy verirseniz elimdeki
bütün gücü halka iade edeceğim, yerele iade edeceğim. Cumhurbaşkanlığı’ndaki esas idari model
buydu ve bunu Türkiye’nin her yerinde rahatlıkla savundum, anlattım. Eleştiren oldu, destekleyen
oldu, iyidir diyen oldu, kötüdür diyen oldu. Fakat iktidar cephesinde benimle ilgili algı yaratma hevesi
içinde olanlar hariç, hiç kimse bunu bir bölünme projesi olarak tartışmadı.
**

Makul bir şekilde anlatıldığında, tartışıldığında bu da bir idari model önerisidir. Kabul görür ve halk
destek verirse, anayasa değişikliği, parlamentonun onayı, halkın da anayasa değişikliğini
referandumda onaylamasıyla birlikte, Türkiye’de idari model değişebilir. Onun dışında herhangi bir
yol yöntem, bütün savunmalarımız ve çalışmalarımız boyunca ne önerdik, ne aklımıza başka bir
yöntem geldi, sadece savunduk. Her yerde savunduk. Demokratik özerklikle ilgili parlamentoda
yapılan tartışmalarda ne söylediysek, mitingde de onu söyledik. Televizyonda ne söylediysek
mahallede de onu söyledik. Burada başka bir şey, kapalı toplantıda başka bir şey söylemedik.
Mahkemede de aynısını şimdi tekrar ediyorum, ki net anlaşılsın. Biz bu konuda Türkiye’yi kurtaracak
en önemli çözüm formülünün yetkiyi, yani devlette birikmiş, merkezileşmiş gücü yerele doğru
dağıtmak, demokrasiyi halka doğru genişletmek olduğunu düşünüyoruz. Bunun dışında Türkiye’nin
hiçbir şekilde demokrasiye doğru yürüyeceğine inanmıyoruz, hele bugünkü yürüyüşüyle, bugünkü
anlayışıyla Türkiye demokrasiden her geçen gün daha fazla uzaklaşacaktır.
**

Demokratik özerklik, biz söylediğimiz için Türkiye’de ötekileştirilmeye çalışıldı

Ülkede başkanlığı sağlamak, yetkilerin tek bir kişide toplanmasını sağlamak serbesttir, milliyetçiliktir,
hatta vatanperverliktir. Parlamenter sistemi savunmak normaldir, ya da parlamenter sistemden
çıkalım çift meclisli sisteme geçelim demek normaldir. Belediyelerin yetkilerini arttıralım demek
normaldir, il genel meclislerinin yetkilerini arttıralım demek normaldir.

**

Ama adına otonomi, özerklik denilen bir yerel yönetim modeli önermek bölücülüktür. Peki buradaki
kıstas nedir? Acaba fikrin kendisi mi yanlıştır? Önermeyi yapanın kimliğine göre mi karar veriliyor?
Bütün siyasi tarihimiz boyunca benim görebildiğim şudur; 12 yıllık siyasi geçmişim var, aktif siyasette
çalıştım daha önce, insan hakları avukatlığı yaptım, görebildiğim şudur: Türkiye’de özellikle devlet
algısı, bir fikrin kim tarafından söylendiğine bakıyor. Fikrin önemli olduğuna, ciddi olduğuna veya
makul olduğuna bakmıyorlar.
**

En makul öneriyi biz yaptığımızda, biz kimiz, kendimi de şöyle tanımlayayım en azından. Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşı bir Kürdüm. Kendimi böyle tanımlıyorum. Ve bu ülke kurulduğundan beri de
halkımın hakları inkar edilmiştir. “Kimliğim inkar edilmiştir. Kültürüm yasaklanmıştır. Asimile edilmeye
çalışılmıştır” diyen bir Kürdüm. “Bunun da telafi edilmesi gerekir” diyen bir Kürdüm.
**

Böyle bir Kürdüm, çünkü kendi kimliğini başka şekilde tanımlayanlar da var, saygı duyarım. Ben
Kürdüm memnunum; Kürdüm, Türk oldum, hoşnutum diyenler olur, saygı duyuyorum, ama ben böyle
bir Kürdüm. Böyle bir Kürt, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak herhangi bir önerme yaptığında, önce
bir soru işareti konur. Başta peşin bir önyargı vardır.
**

Önce sen bir suçlusun kardeşim, senin geçmişinde isyanlar, terör, devlete başkaldırma var. Ta
Osmanlı’dan beri ben Kürdüm diyen, ezilmiş bir Kürdüm, inkar edilmiş bir Kürdüm diyen herkesle ilgili
fikrini söylediğinde, ha sen böyle bir Kürt olduğuna göre, senin makul bir şey söyleme ihtimalin,
memleketin hayrına bir şey söyleme ihtimalin zaten yoktur. Ben peşin olarak böyle düşünüyorum,
aksi varsa sen bunu ispatla denir bize. İspat külfeti her zaman bizdedir. Bu nedenle biz söylediğimiz
için demokratik özerklik Türkiye’de bir bölücülük projesi, ülkeyi parçalama projesi, vatana ihanet
projesi vs. vs. gibi yaftalamalarla, sıfatlarla bir şekilde ötekileştirilmeye çalışıldı.
**

Hendek, barikat meselesi değildir bu. Hendek, barikat oldu da özerklik kötü anlaşıldı, kötü tanıtıldı.
Hayır. Biz özerkliği savunduğumuz için, her yerde karşımıza zorluk çıkarıldı. Özerkliği anlatmaya
çalıştığımız her yerde, “siz ülkeyi bölmek istiyorsunuz” dendi. Biz ısrarla “biz bu ülkenin eşit
yurttaşıyız, burası bizim anavatanımız. Bu ülke bizim ülkemiz ve ülkemizde bu şekilde özgür
yaşayacağımızı düşünüyoruz. Bunun için de bir siyasi mücadele yürütüyoruz” dememiz bile yetmedi.
“Sizin zihninizde, gizli ajandanızda başka şeyler vardır, çünkü siz devlet Kürdü değilsiniz, halk
Kürdüsünüz. Devletin resmi ideolojisine tabi olmuş, onu kabul etmiş bir Kürt değilsiniz.”
Devletin resmi ideolojisini geçen duruşmada uzun uzun anlattım, bu konudaki anlayış nedir diye.
Tekrarlamayayım, ama tekçilik üzerine inşa edilmiş, tek kimlik, tek inanç üzerine, yaşam tarzı üzerine
inşa edilmiş bir ulus. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bunu yaratmak istedi, olmadı, başarılamadı. Kürtler
de, diğer kimlikler de kabul etmedi. Biz de diyoruz ki; aradan yüzyıl geçti, Cumhuriyete demokratik bir
format atılsın. Cumhuriyet yürürken, bundan sonra devam ederken, demokratik öğesi daha da
güçlendirilerek devam etsin. Biz de bu Cumhuriyet’in, ülkenin bir parçasıyız. Burası bizim de
anavatanımız, biz başka yerden sürgünle buraya gelmedik; geçerken yanlışlıkla sınırları geçip burada
kalmadık. Mülteci olarak Türkiye’ye sığınmadık -ki onların hepsinin yurttaş olarak veya mülteci olarak
hakları vardır, o ayrı bir konu- ama biz bu toprakların insanlarıyız. Almanya’ya göç etmiş Kürtler veya
Türkler değiliz.

**

Alman Devleti’nden Türkçe eğitim isteyen Türkün bile orada hakkı vardır

Alman Hükümeti’nden ya da Alman Devleti’nden Türkçe eğitim isteyen Türk’ün bile orada hakkı
varken, kendi anavatanındaki Kürdün ben ana dilimde eğitim istiyorum, kendimi yönetmek istiyorum,
yerelde bu devletin birliği ve ülkenin sınırları içerisinde ben de bir yönetime dahil olmak istiyorum
demesi suç oluyor.
**

Meselenin hendek, barikat olmadığını zaten birazdan dosyalar önüme geldikçe sizlere
açıklamalarımızı ve çabalarımızı anlatınca göreceksiniz. Hendek ve barikat meselesinde demokratik
özerklik fikrimiz ve düşüncemiz iyice mahkum edilmeye çalışıldı. Onunla özdeşleştirilmeye çalışıldı.
Tabii ki bu hendek ve barikatı kazanların da, o olayları o şekilde ve demokratik özerkliği tanımlamaya
çalışanların da ciddi hatası ve eksikliğidir. Konuşmalarımda belirtmiştim daha önce, uzun uzun
açıklamalarımda da belirteceğim. Ama hendek ve barikat eşittir demokratik özerklik değildir.
**

Demokratik özerkliği on yıl önce Meclis Genel Kurulunda anlattım

Demokratik özerkliğin ne olduğunu neredeyse on yıllık siyasi hayatımda her gün, her yerde karşıma
çıkan sorularla uzun uzun anlatmışım. 2 Temmuz 2008, yaklaşık on yıl önce bir yıllık milletvekiliydim,
Grup Başkan Vekiliydim. TBMM Genel Kurulu’nda bütün milletvekillerine hitap ederken, yaptığım
konuşmanın ilgili kısmını okuyorum sizlere:

‘‘Yerel yönetimlerle ilgili çok sayıda değerlendirme yapıldı değerli arkadaşlar. Özellikle katılımcı
demokrasi açısından yerel yönetimlerin önemine bu vesile ile bir kez daha dikkat çekmek isterim.
Türkiye gibi nüfusu ve yaşadığı coğrafyası büyük ülkelerde, ulus devlet modeliyle yönetilen ülkelerde
temsili demokrasi her zaman problem olmuştur. Şimdi 70 milyona yakın nüfusuyla ve büyük
coğrafyasıyla yurdun her bir köşesinde yaşayan vatandaşın temsili demokrasi modeliyle demokrasiye
katılımcı bir şekilde iştirak ettiğini ve halkın kendi kendini bu şekilde yönettiğini sanmak hayalci bir
yaklaşım olur.

Artık dünyada temsili demokrasinin yarattığı bu sıkıntıların, yani halkın olabildiğince daha fazla
yönetime katılabilmesi konusundaki sıkıntıların aşılabilmesi için katılımcı modeller, yerel yönetimlerin
güçlendirilmesi modelleri tartışılıyor. Nedir bunların mekanizmaları? Elbette ki, belediyeler, il özel
idareleri, yani yerel yönetimler olarak adlandırdığımız mekanizmaların güçlendirilmesi, merkezi
yönetimin yetkilerinin bir kısmının yerele aktarılarak, katılımcı demokrasiyle o bölgede, o beldede
yaşayan yurttaşların kendi gelecekleri ile kendi yaşamları ile daha fazla söz sahibi olabilmelerinin
önünün açılması tartışılıyor.’’

Bir yasa üzerine tartışıyoruz o sırada, şunu diyorum:

‘‘Bu tartıştığımız yasa böyle bir konuyu ele almıyor. Bu konuyla uzaktan yakından ilgisi bulunmayan
başka bir konuda, sırf işte yerel yönetimlerin kısmi olarak gelirlerinin artırılması, bazı finansal
sorunlarının çözülmesi konusunda dediğim gibi kısmi çözüm önerileri getiriyor. Bu nedenle aslında
TBMM’nin 23. Dönemi’nde Türkiye’nin idari modelinden, idari yapısal modelinden kaynaklı sorunların
tartışılabileceği, belki hepimizin, bütün grupların ortaklaşabileceği yasa tasarıları üzerinde tartışma
yapmakta hayati derecede önem, fayda görüyoruz. Neden değerli arkadaşlar? Eğer ülkenin dört bir

yanında yaşayan yurttaşlarımız kendi sorunlarını dile getirmek ve sorunlarına çözüm bulabilmek için
yeteri derece mekanizma bulamıyorsa, idari mekanizma içerisinde kendi sesini yeterince
duyuramıyorsa, vatandaş demokrasiden yoksundur, mahrumdur diyebiliriz. Bizim görevimiz de
parlamento olarak öncelikle yurttaşların, vatandaşların daha fazla demokratik yaşama kavuşmasının,
kendi kendini yönettiği konusunda daha fazla ikna olmasının ve yönetime katılmasının önünü
açabilmektir.’’

Şöyle devam etmişim:

‘‘Aslında DTP olarak önerdiğimiz demokratik özerklik projesi ve modeli de bundan farklı bir şey
değildir. Türkiye’nin hantal, tıkanmış idari modelinin takviye ile güçlendirilerek, bölgesel meclislerle
halkın kendini daha fazla yönetime katabilmesi, yerelde taleplerinin, düşüncelerinin, isteklerinin
erimemesi için önerdiğim, tartışılması gereken ciddi bir modeldir. Demokratik özerklik demokrasi
açısından bir şarttır. Aksi takdirde 70 milyonluk Türkiye’nin her köşesinde yaşanan her sorunun
TBMM çatısı altında çözümünü beklemek ve bütün bu taleplere yetişebilmek olanaksızdır. Hem
milletvekilleri açısından, hem vatandaşlar açısından bir zulümdür. Başka da bir şey değildir.
Dolayısıyla bu modelleri tartışmakta, halkın yararına en güçlü model, en demokratik model neyse
idari yapımızı buna göre şekillendirmekte geleceğimiz açısından fayda görüyoruz.’’

Spontane yaptığım bir konuşma. Bu şekilde devam ediyor, demokratik özerkliği içeriği ile birlikte
anlatıyor, partim adına savunuyorum. Bütün milletvekilleri de dinliyor. En son 15 dakikalık
konuşmamı Genel Kurul’da şu şekilde tamamlıyorum:

‘‘Orada yaşayan insanların taleplerini İngilizce, Almanca karşılayabiliyoruz; ama bu ülkenin öz evlatları
olan Kürtlere karşı bu tahammülsüzlüğü biz doğrusu anlayamıyoruz. Asıl ayrımcılık, bölücülük bu
tahammülsüzlüktür diye düşünüyoruz, teşekkür ediyorum’’ demişim, konuşmamı tamamlamışım.

Mecliste demokratik özerklik kitapçığını bütün vekillere ileterek görüş istemişiz

Tam 10 yıl önce. Ben siyasete girdikten bir yıl sonra, Grup Başkan Vekili olduğum için de sık sık
kürsüyü kullanırdım Genel Kurul’da. Grup Başkan Vekilleri bazen günde 20 defa kürsüye çıkarlar. Söz
geldiğinde, gündem bu yönüyle oluştuğunda, Genel Kurul’da yaptığım birçok konuşmada buna
değinmişim. Sataşmalar olmuş, çıkıp cevap vermişim. Demokratik özerkliği tekrar tekrar anlatmışım.
Tekrar tekrar Genel Kurul’da partimizin bu konuda ne düşündüğünü ifade etmeye çalışmışım. 31 Ekim
2008 tarihli TBMM sitesinden alınmış bir çıktıyı size okuyorum:

‘‘DTP Grup Başkanvekili Selahattin Demirtaş, Kürt sorununun çözümü konusunda partilerince
hazırlanan demokratik özerklik projesiyle ilgili parlamentoda basın toplantısı düzenledi. Projenin yer
aldığı ve üç dilde yayımladıkları kitapçığın bazı çevreler tarafından hakarete varan eleştirilere neden
olduğunu savunan Demirtaş, söz konusu eleştiri ve hakaretleri kabul etmediğini, bu yönde beyanda
bulunan siyasi partileri kınadıklarını söyledi. Kitapçıkta yer alan projenin bir önceki kongrelerinde
karara bağlandığını ve tüzüklerine yerleştirildiğini anlatan Demirtaş, ‘Niyetimiz açık, amacımız
milletvekillerinin Türkiye’nin en önemli sorunuyla ilgili önerilerini partimize iletmelerini sağlamaktır.
Türkiye’de sahte milliyetçilikle, sahte solculukla yıllardır halkı kandıran bu çevrelerin ve Kürt
sorununun çözümsüzlüğünden beslenen, şehit kanlarından beslenen bu çevrelerin sorunun
çözümünde en etkili olan bu projemiz karşısında panik içinde olmaları bizler açısından anlaşılırdır’ diye devam eden Demirtaş, ‘Kitapçık bastık 3 dilde. Kürtçe, Türkçe ve İngilizce. Demokratik özerklik
nedir, hedefi nedir, amacı nedir, 550 milletvekiline elden dağıttık. Odalarına dağıttık bir üst yazıyla
birlikte. Sayın vekilim, partimizin son kongresinde alınan parti programına da işlenmiş karar olan
demokratik özerklik projesi ile ilgili görüşümüz şudur. Bu konuda eleştirilerinizi, önerilerinizi,
fikirlerinizi sözlü ve yazılı olarak dinlemekten memnuniyet duyarız.’
Eş Genel Başkanlarımızın imzasıyla milletvekillerine dağıttık. Yani net anlaşılsın, tam anlaşılsın, nedir
eleştiri, kaygı nedir, biz de tamamlayalım. Bütün milletvekilleri CHP, MHP, işte o dönem AKP’li
milletvekillerinin tamamına dağıtıldı. Bir kısmı alıp okudu, bir kısmı okumadan iade etti üst yazıyla,
‘okumaya gerek duymuyorum’ dedi. Hepsine saygı duyduk. Bir kısmı eleştirileriyle birlikte uzun rapor
hazırladı. Bazı milletvekillerinden, dünyadaki örnekleri şudur, sizin örneğinizdeki eksiklik budur,
aslında Türkiye’de şöyle uygulanırsa anlamlı olur, partiniz bu konuda bizce şöyle bir tutum
sergilemelidir gibi kapsamlı, ciddiye alan eleştiriler de geldi. Bunların hepsi parti genel merkezinde
dosyalandı, üzerinde tekrar çalışmalar yapıldı.

Bu tartışmalarla şiddetin alternatifini oluşturmaya çalışmışız

Yıl 2008. Partimiz bu konuda parlamentoda daha yeni, ilk defa grup kuruyoruz ve bir siyasi fikri
cesaretle savunmaya gayret ediyoruz. Bunun önünü açmaya, fikir özgürlüğünü en azından
parlamento çatısı altında inşa ederek şiddetin alternatifini oluşturmaya çalışıyoruz. Yani, bakın
insanlar fikirlerini her yerde söyleyebiliyor, dışarıda da söyleyebilmeli, savunabilmeli. Silaha gerek
olmamalı, şiddete gerek olmamalı. Yaptığımız açıklamalarda da bunun altını çiziyoruz. Diyoruz ki, bu
bir siyasi tartışma sürecidir. Partimiz de bu konuda Anayasa değişikliği yapacak güce ulaştığında
Türkiye’de idari reformu gerçekleştirecektir şeklinde, tartışmamızı bu meyanda sürdürmüşüz sürekli.
20 Aralık 2010. NTV’de bir canlı yayına katılmışım, bundan 8 yıl önce. NTV sitesinden alınmıştır:
BDP Başkanı Demirtaş “özerklik” tartışmalarıyla ilgili olarak, “Kürtler, tarihi kararı çoktan vermiştir,
bölünme istemiyoruz” dedi. Ak Parti’ye göre ise BDP’de taşkınlık emaresi var. BDP Eş başkanı
Selahattin Demirtaş, Ak Parti Grup Başkan vekili Suat Kılıç, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Başkan
Yardımcısı Prof. Dr. Özcan Yeniçeri ve Diyarbakır Ticaret Odası Başkanı Galip Ensarioğlu, Demokratik
Toplum Kongresi’nin ortaya attığı taslağı NTV canlı yayınında değerlendirdi.
Yani bunlarla birlikte canlı yayına çıkmışız, fikirlerimi söylemişim.

“DTK adına konuşma yetkisine sahip değilim, her şeyden önce. Çalıştayda alınmış bir karar yok,
çalıştayda yapılan tartışmalar ve sunulan taslaklar var” demişim.

[NTV sitesindeki haberi okuyor.] Sadece düşünce ve çözüm önerileri açıklamasına bu kadar
tahammülsüzlüğü anlamakta zorlanıyorum. Bu ülkede yaşayan Kürtler, şu tarihi kararı çoktan
vermişlerdir. Biz bu ülkenin yurttaşıyız, bu ülkede beraber yaşayacağız. Bin yıldır beraber yaşadık,
binlerce yıl daha birlikte yaşayacağız. Birlikte yaşamanın formüllerini, çözüm önerilerini hep birlikte
konuşup tartışalım diye her yerde düşünce ve önerilerini ifade ediyorlar.

Barış ve Demokrasi Partisi olarak biz de bütün Türkiye için önerdiğimiz bir modeli, parti
programımızın eki olarak tartışmaya açmaya çalışıyoruz. Ne diyoruz? Türkiye coğrafi olarak büyük bir
ülke, nüfus olarak kalabalık bir ülke. Nüfusun kendi içindeki farklılıklar açısından çok kültürlü bir ülke.
Bu nedenle böylesi bir ülkenin yerinden yönetim modeliyle, bütün bölgelerde oluşacak yerel
yönetimlerle desteklenmesi ve idari olarak yeni bir yönetim tarzına geçilmesini savunuyoruz.
NTV canlı yayınında soruyorlar, ben de anlatıyorum. Deniyor ki, ayrı bir savunma gücü, ayrı bir silahlı
gücü olacak mı? Bu tür kaygılar ve eleştiriler var, soruluyor.

Diyorum ki, “Şu haliyle herhangi bir siyasi partinin veya oluşumun alternatif bir ordu veya polis gücü
kurma olasılığı var mı? Bunu kurabileceğimizi düşünmek bile gayrı ciddi bir yaklaşımdır. Biz şunu
kastediyoruz, toplum kültürel olarak bir saldırı altında. Uyuşturucu ilkokula indi, fuhuş çok yaygın,
töre cinayetleri var, çeteler var. Bütün bu kapitalizmin doğurduğu saldırılara karşı toplum
örgütlenmelidir. Örgütlenip ne yapmalıdır, bilinçlenmelidir. Buna nasıl karşı koyabiliriz diye
mahallesinde, köyünde komisyonlar oluşturmalıdır. Tedbirler alınırken, alternatif projeler
geliştirmelidir. Meşru komiteler oluşturmalıdır. Her türlü tehditten kastedilen budur. Deniyor ki,
devletin kolluk gücü yok mu? Tabii ki var. Örnek vereyim, Siirt’te çocuklara tecavüz gerçekleşti. Bir
bakın kaç tane devlet yetkilisi var bu tecavüz çetesinin içinde. Devlet toplumu koruyamıyor, bu iş
polisle askerle olacak iş değil. Bu sosyal korunma mekanizmasıdır. Bunlar gelişmediği müddetçe siz
toplumu polisle uyuşturucuya karşı koruyamazsınız.”

[NTV sitesindeki haberi okuyor.] BDP’nin de DTK’nin de gizli ajandasında da açık ajandasında da
bölünme yoktur. Herkesin net olarak bilmesi lazım ki, Kürt halkı kararını çoktan vermiştir, Türkiye’de
hep birlikte özgür ve eşit yaşamdan yanadır. Ortak vatanda, birlikte kendi yönetimimizi, idari
modelimizi nasıl geliştirebiliriz, bunu tartışıyoruz. Bunun ötesindeki yaklaşımların tamamı
spekülatiftir. Asıl buna karşı açıklama yapan devlet yetkilileri, oluşturdukları otoriter zemin
ayaklarının altından kayacak diye korktukları için ha bire bunu bölücü girişimler olarak gösteriyorlar.

Parlamentoda Anayasa Uzlaşma Komisyonu kuruldu, BDP olarak resmi Anayasa değişiklik teklifi
sunduk.

Parlamentoda Anayasa Uzlaşma Komisyonu kuruldu, 2012 diye hatırlıyorum. Dört partinin birlikte
kurduğu. Biz de BDP olarak komisyonda çalışma yürüttük. Yeni Anayasa çalışma faaliyetinde oraya
sunduğumuz, BDP’nin resmi Anayasa değişiklik teklifi var. İlk dört madde hariç, her maddeye ilişkin
değişiklik önerimiz var, uzun uzunu anlatmışız.

**

Bakın, kamu idaresi başlığıyla Anayasa teklifimiz şöyle:

Madde 1: Kamu idaresinin kuruluş ve görevleri, merkezden yönetim ve demokratik yerinden yönetim
kuruluş ve esaslarına dayanır.
2: Kamu idaresinin kuruluş ve görevleri kanunla düzenlenir.
3: Kamu tüzel kişiliği ancak kanunla ve kanunun verdiği yetkiye dayanarak kurulur.
4: Kamu idaresi organlarının oluşumunda cinsiyet eşitliği esas alınır.

Kadın erkek eşitliğine dair de bir madde olarak koymuştuk.

**Kamu idaresinin ilkeleri:
Kamu idaresince yerine getirilen hizmetlerde insan haklarına saygı, eşitlik, adalet, halka yakınlık,
dürüstlük, katılımcılık, paylaşımcılık, etkinlik, etkililik, verimlilik, çabukluk, şeffaflık, hesap verilebilirlik
ve sorumluluk ilkeleri esas alınır.

**Kamu idaresinin düzenleme yetkisi:
Kamu idareleri ve kamu tüzel kişileri kendi görev alanlarına giren kanunların uygulanmasını sağlamak
amacıyla ve bunlara aykırı olmamak kaydıyla düzenleyici işlemler yapabilirler. Bu düzenleyici
işlemlerden hangilerinin Resmi Gazete’de yayımlanacağı kanunla düzenlenir.

**Yargı denetimi (İdarenin aldığı kararlar yargıda nasıl denetlenir):
Türkiye merkezi kamu idare kuruluşu bakımından ekonomik şartlardan, sosyal ve kültürel
özelliklerden coğrafya durumuna ve kamu hizmetlerinin gereklerine göre bölgelere, bölgeler illere,
iller de diğer kademeli birimlere ayrılır.

**

Şu anda Türkiye’de bölge yönetimi yok, biz burada ilgili maddede Türkiye merkezi idare kuruluşu
bakımından “bölgelere” kısmını da eklemiş olduk sadece. İllere ayrılıyor, iller de kademeli olarak diğer
birimlere ayrılıyor. Yani bir bölge oluşturulması, ekonomik, fiziki, coğrafi özellikler dikkate alınarak
yapılıyor.

**

Örneğin Karadeniz’de şu anda aslında üç bölge var, Doğu Karadeniz, Batı Karadeniz, Orta Karadeniz.
Zaten bu şekilde ifade edilirken, oranın coğrafi özellikleri, ekonomik şartları dikkate alınarak bu
şekilde tanımlanmış. Orta Anadolu’yu bölgelere ayırmaya çalışsanız, yine kendi içerisinde coğrafi
bakımdan, ekonomik alışveriş, kültürel yakınlık konularını dikkate alarak yine en fazla iki-üç bölge
oluşturabilirsiniz. Diyelim ki, İstanbul üç seçim bölgesidir, aşağı yukarı yine aslında üç idari birim, üç
bölge gibi düşünülebilir. Hep bu şekilde kurduk. Yani Güneydoğu Anadolu yine iki veya üç bölge, Doğu
Anadolu üç veya dört bölge, Akdeniz iki veya üç bölge, Ege üç veya dört bölge şeklinde. Toplamda 25-
26 bölge meclisi olabilir. Bölge meclisi bünyesinde iller olur, illerde seçimle iş başına gelmiş
yönetimler olur, merkezden atanan hükümet adına herhangi bir kamu görevlisi, vali, kaymakam görev
yapmaz, seçilmişler sadece, şehri kasabayı yönetir.

“Demokratik özerklik modeli başkanlıkla birlikte olabilir mi” tartışması TBMM tutanaklarında var
Herhangi bir bölge meclisi, anayasaya aykırı herhangi bir karar aldığında, merkezi parlamento bunu
iptal yetkisine sahiptir. Aynı zamanda Anayasa Mahkemesi’ne taşıma hakkı vardır. Yargı denetimi de
her açıdan mümkündür. Yani bir idari model anayasada nasıl yazılır, nasıl hayata geçirilir, onu da uzun
tartışmalar sonucunda hayata geçirdik ve parlamentoya da resmi teklif olarak sunduk.
Örneğin bu çalışma yapılırken çok sayıda akademisyen, anayasa hukukçusu, idare hukukçusundan
partimiz bünyesinde mütalaa sunmaları üzerine istekte bulunuldu ve bütün bu gelen önerilerden
sonra hukuki, siyasi ve idari önerilerden sonra, hukukçularımız oturdu, bunları çalıştılar biz anayasa
teklifi olarak parlamentoya sunduk.

**

Çok kapsamlı bir şekilde de tartışma yürütüldü Meclis Komisyonunda. MHP’li üyeler, AKP’li üyeler,
CHP’li üyeler buna ilişkin fikirlerini söylediler, onların da başka önerileri vardı. AKP o dönem başkanlık
fikrini bu şekilde açık teklif etmiyordu. Fakat hani bu model olabilirse, başkanlıkla birlikte olabilir mi?
diye tartışmalar tutanaklarda var, onları da görebilirsiniz. Bizim arkadaşlarımız da partimizin bu
konudaki fikirlerini Mecliste ifade edecek şekilde açıkça tutanağa geçmişler, savunmuşlar.
Örneğin AKP’nin danışman hocası, Anayasa Komisyonu’ndan Prof. Dr. Yavuz Atar, bizim bu
savunmamızdan sonra şunu demiş: Bir diğer önemli husus, muhakkak güçlü muhalefet ve yerel
özerklik de bu sistemi tamamlayacak iki unsur olarak düşünülmelidir. Diğer taraftan yerel özerklik son
derece önemli, yerel yönetimlerin en azından Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’ndaki kriterlere göre
yeniden yapılandırılması gerekir. Kendi başkanlık türü önerilerinden sonra tekliflerini bu şekilde
sunmuşlar, yazılı olarak CHP de MHP de kendi tekliflerini, önerileri sunmuşlar.
Bu da, 2012 yılında parlamentoda yürüttüğümüz özerklik ile ilgili faaliyet ve çalışmalarımızdan.
HDP’nin parti programında yine kapsamlı var, uzun uzun okumayacağım. İstemişti mahkemeniz, ona
bir bakarsınız, yani bence heyetiniz bütün onları gerçekten zaman bulup okursa, her yerde
savunduğumuz fikrin parti programındaki fikir olduğu daha iyi anlaşılır. Yani parti programı
çerçevesinde neyse, bütün partili arkadaşlarımız da her yerde aynı fikri savundular.

AKP’nin hükümet programında da bir özerklik modeli vardır

Her partinin önerisi var demiştim, mesela AKP’nin seçim beyannamesinden okuyayım; 58. Hükümet
yerel yönetimler başlığı. AKP’nin 1 Kasım seçim beyannamesi ve 65. Hükümet Programı’nda konu
nasıl yansımış? Örneğin 58. Hükümet Programını parlamentoda okurken şunu demişler:
Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nda belirtildiği gibi, merkezi idarenin görev ve yetkileri tek tek
belirlenecek ve bunun dışında kalan tüm görevler yerel yönetimlere bırakılacaktır. Bu çerçevede
merkezi idare; politika belirleme, standart oluşturma, denetleme ve eğitim faaliyetlerinden sorumlu
olacak, uygulamaya yönelik görev yetki ve kaynaklar yerel yönetimlere devredilecektir.
Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı çerçevesinde AKP’nin bir özerklik modeli vardı, savunusu vardı
hükümet programında.

1 Kasım seçim beyannamesinde, son yapılan genel seçimde AKP’nin seçim
taahhüdü:

Avrupa Yerel Yönetimler Şartı ile uyumlu olarak merkezi idare ve yerel yönetimler arasındaki ilişkiler
yeniden düzenlenecektir. Merkezi ve yerel yönetimler, birbirlerini tamamlayan ve vatandaşlarımıza
hizmetleri en etkili şekilde ulaştırma sürecinde temel unsurlar olarak konumlandırılacaktır. Merkezi
yönetim ile yerel yönetimler arasında sağlıklı bir işbirliği ve koordinasyon esas alınacak, yerel
yönetimlerdeki her türlü kamu hizmetinin asıl sorumlusunun yerel yönetimler olması gerektiği
düşüncesindeyiz. Mevcut kültür merkezleri yerel yönetimlere bağlanacak, spor yerel yönetimlere
bağlanacak, yerel yönetimlerin öz gelirleri arttırılacak, mahalli idarelerin tümünün gelirleri
arttırılacak, yerel yönetimlerinin tümünün daha da güçlendirilmesine yönelik yasal ve kurumsal
düzenlemeler yapılacak. Sağlık, eğitim, kültür, sosyal, turizm, çevre, köy hizmetleri, tarım, hayvancılık, imar ve ulaşım hizmetlerinde yerel yönetimlerin yetkileri arttırılacak, yeterli kaynak tahsis edilecek,
büyükşehirlerde ilçe belediyelerinin kaynaklarının arttırılmasına yönelik tedbirler alınacak, kent
konseyleri daha etkin konuma getirilecek gibi vaatler…

Bu da AKP’nin özerklik vaadidir.

AKP, kendini inkar etti, vaatlerine ters düşen uygulamaları yaptı

Seçim beyannamesinde, hükümet programında, parti programında kendileri de bir tür özerkliği
savunmuşlar. Bizim özerklik modelimizde yerel yönetimlerde yetki, siyasi ve idari açıdan biraz daha
fazladır, AKP ise bunu merkezde yetkileri biraz daha ağırlıklı tutarak öneriyor ve Avrupa Yerel
Yönetimler Özerklik Şartı’nı esas alarak, çekince konulan maddeleri de kaldırmadan daha da kapsamlı
öneriyor.

**

65. Hükümet Programı’nda da aynı maddeler parlamentoda Başbakan tarafından okunuyor, Hükümet
Programı oylamaya sunuluyor, oylanıyor ve kabul ediliyor. Normalde AKP bu seçim programı, parti
programı, hükümet programı çerçevesinde Türkiye’de özerklik vaadinde bulunmuştur. Kendileri bu
vaadi yerine getirmediler, onun yerine bütün yetkilerin bir kişide toplandığı başkanlık modeli, işte adı
cumhurbaşkanlığı sistemi denilen başkanlık modeline, tek adam sistemine yöneldiler. Oysa AKP’nin
de seçmene vaadi, topluma vaadi yerel yönetimleri güçlendirilmiş, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik
Şartı’na uygun bir özerk yerinden yönetim modeliydi.
**

AKP bunu bizim kadar cesur savunamadı, çünkü yetkiyi yerele devretmek istemez hiçbiri. Ne bir
bakan devretmek ister, ne bir milletvekili; ne Cumhurbaşkanı ne Başbakan.
O koltuğa oturan, nasıl havaysa civaysa; ben de 12 yıl oturdum, tabii bunun bir buçuk yılı cezaevi
koltuğunda geçti, ama hiç değilse oturduğum o süre zarfında o koltuğun bana ait olmadığını
hissederek oturdum. O koltuk halkın, milletin koltuğudur ve biz orada ne kadar az yetkiyle olursak,
yetkiyi ne kadar fazla halka devredersek, o kadar demokrasi uygularız düşüncesiyle hareket ettik.
Bütün partili arkadaşlarımızın savunduğu buydu.
**

AKP aslında, kendi vaatlerine ters düşen bir uygulama içerisinde. Hani demokratik özerkliği bölücülük
olarak tariflerken, bizim parti projemizi bir şekilde kriminalize etmekle kalmıyor, kendini de inkar
ediyor, kendini de inkar etmiş oluyor, onu anlatmaya çalışıyorum.
**

Türkiye’de ve dünya genelinde uygulanan yerel yönetimler örnekleri diye bir raporumuz var. Bu da, o
dönem akademisyenlerle birlikte uzun araştırmalar sonucu hazırlanmış ve partimizin programında
belirtilen özerkliği daha detaylı bir şekilde, uluslararası kıyaslamalarıyla yapan bir rapor olarak
hazırlanmış ve kamuoyuna açıklanmıştır. Bunu da dosyada bulacaksınız.

Demokrasi olan bütün yönetimlerde özerklik vardır

Buraya bakıldığında görülecektir ki, dünyada kendine demokrasi diyen ve hiç değilse evrensel
standartlarda demokrasi olan hiçbir yönetim özerk yönetimden bağımsız değildir. Dünyadaki bütün
demokrasilerde özerklik uygulanmaktadır. İstisnası yoktur. Dünyada ne kadar demokrasiyle
yönetiliyorum diyen devlet varsa, hiç birinde merkezi yönetim yoktur. Ya federatif yönetimdir, ya eyalet sistemidir, ya kanton sistemidir, ya bildiğimiz otonom bölgeler sistemidir, ya da güçlendirilmiş,
Fransa’daki gibi yerinden yönetimi güçlü belediyelerdir. Ama ben demokrasiyim, ülkem hukuk
devletidir diye kendini tarifleyip de özerklik uygulamayan hiçbir devlet yoktur.
Tek bir istisnası var, Türkiye. Türkiye Cumhuriyeti Devleti dışında kendine demokratik hukuk devleti
diyen, sistemi de demokratik parlamenter sistem, demokratik hukuk sistemi üzerine inşa eden bütün
devletlerde bu vardır. Ağır aksak da olsa, yanlışlar da olsa Türkiye de demokratik bir hukuk devleti
olarak tanımlanır, eleştiriler saklı kalmak koşuluyla. Ama özerkliği uygulamayan şu anda dünyadaki
tek demokrasi Türkiye’dir. Peki bu, Türkiye’de yeterince tartışılıyor mu? Türkiye buraya doğru mu
gidiyor, hayır.
**

Dünya daha fazla yerinden yönetimi, daha fazla özerkliği tartışırken, biz daha fazla merkezileşmeye
doğru gidiyoruz. Partimiz 2007 yılından beri bunu anlatmaya çalışıyor, bütün Türkiye toplumuna izah
etmeye çalışıyor. Bundan da bıkmayacağız herhalde, yani herhangi biri bize daha iyi bir fikir sunana,
bizi ikna edene veya beni ikna edene kadar benim Türkiye için en uygun gördüğüm, Türkiye’de
birlikte demokratik yaşam için en uygun gördüğüm, herkesin de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne
aidiyet bağını en güçlü kılacağı model olarak gördüğüm modeldir, özerklik modeli. Ve bunu savcılar
suçlama unsuru yaptı diye, hendek, barikat kazıldı diye, birileri demokratik özerkliği silahla
özdeşleştirdi diye vazgeçecek değiliz. Çünkü biz bu projeyi savunduğumuzda ne hendek, barikat vardı,
ne silah vardı, ne de PKK’nin, savcının iddia ettiği gibi, KCK sözleşmesi vardı.

“Demokratik özerklik kötü bir şeydir, bundan vazgeçtik” dememiz için çalıştılar

Bizler ilk siyasete girdiğimiz günden bu yana savunduğumuz bir siyasi projeyi, koşullar ne olursa olsun
savunmaya devam ettik. Hendek, barikat döneminde ısrarla parti projemizden geri adım atmamız
için, demokratik özerklik eşittir hendek-barikat algısı yaratıldı. Ki bizler çıkıp diyelim ki, “demokratik
özerklik kötü bir şeydi, yanlış bir düşünceydi, dolayısıyla biz hata yaptık, bundan vazgeçtik. Hendek,
barikat yanlış bir şeydir, dolayısıyla demokratik özerklik de yanlış bir şeydir. ”
Bize bunu yapmaya çalıştılar, biz de buna karşı çıktık. Demokratik özerkliği savunduk, hendek, barikatı
eleştirdik. Kapatılması için uğraştık, sonlanması için uğraştık. Onunla ilgili de çabalarımı,
arkadaşlarımla birlikte neler yaptığımızı yeri geldiğinde her fezlekede ayrı ayrı ifade edeceğim.

Hakim: İsterseniz dinlenebilirsiniz biraz.
Demirtaş: Misafir cezaevinde kaldığım için, Edirne Cezaevi benim için daha rahat. Bütün eşyalarım
orada, buradaki çok iyi de bir misafirhane değilmiş doğrusu, o yüzden arada bir dinlenmem gerekir.

Uluslararası sözleşmeler ve özerklik

İnsan Hakları Sözleşmesi’nin hem kültürel haklara, hem ekonomik haklara, hem de sosyal haklara dair
birçok maddesi var. Parlamentoda onaylanıp usulüne uygun bir şekilde yürürlüğe girdiği için de, şu
anda aslında TC yasalarının da, iç hukukun da üstündedir. İnsan hakları belgesi olarak görülmektedir.

**

Birleşmiş Milletler İkiz Sözleşmelerinin her ikisinin de birinci maddesi aynen şöyle der: Halkların kendi
kaderini tayin hakkı konusunda sözleşme imzalayan sözleşmeci devletler, bu konuda özgürlükleri de
halkların bu konudaki hakkını da kabul eder. Bu nedenle ulusların kendi kaderini tayin hakkından
başka bir şeydir halkların kendi kaderini tayin hakkı. Yani bir ulus içerisinde bulunan başka halkların
kendi kaderini tayin hakkı.
**

Aslında bu BM İkiz Sözleşmelerinin özerkliği tanıma biçimidir. Yani aynı devlet sınırları içerisinde
yaşayan farklı halk grupları ortak bir ulus oluşturmuşlarsa, o halklar yönetime katılma kaderini
belirlerken, illa bölünmek zorunda değillerdir. Kendi kaderini tayin ederken, ayrılma hakkını illa
kullanmak zorunda değillerdir. Kendi yaşadıkları devletlerde, farklı yönetim modelleriyle kendi
kaderlerini tayin edebilirler. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de bu sözleşmeyi imzalamış, 2013 yılında da
parlamentoda onaylamış ve yürürlüğe girmiştir. Hali hazırda yürürlüktedir.

Özerkliği savunmak Birleşmiş Milletler İkiz Sözleşmelerinin tanıdığı bir haktır

Dolayısıyla Türkiye’deki herhangi bir halkın, “Ben ayrı bir dile, kültüre sahip bir halkım ve kendimi BM
Sözleşmelerinde tanımlanmış yönteme göre yönetmek istiyorum, uluslararası sözleşme ve Türkiye
Parlamentosu bana bu hakkı veriyor” diyor ve bunu savunuyorsa, bu doğrudan sözleşmenin ve
parlamentonun verdiği bir izindir. Bunun için siyasi mücadele yürütürse, yasalarımızın hiçbirinde
bulamazsınız bunu, ama uluslararası sözleşmelerde, BM İkiz Sözleşmelerinin her iki sözleşmenin de
birinci maddesinde bulabilirsiniz. Yani kim savunursa savunsun özerkliği, ister herhangi bir etnik
kimlik, ister herhangi bir inanç kimliği, isterse herhangi bir etnik ve inanç kimliği gözetmeksizin farklı
topluluklar, gruplar, “Özerk yönetimleri idari açıdan ben şu bölgede, Türkiye’nin genelinde
savunuyorum” demek zaten Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ifade özgürlüğü kapsamında suç
değildir, fakat bunun siyasi bir proje olarak mücadelesini yürütmek de BM İkiz Sözleşmelerinin
tanıdığı bir haktır aynı zamanda.
**

2014 yılında Cumhurbaşkanı adayı oldum, 3 Cumhurbaşkanı adayından biri bendim ve Türkiye’nin
çeşitli yerlerinde miting yapıyordum, açık hava toplantıları, kapalı salon toplantıları yapıyordum.
Örneğin Batman konuşmam, 22 Temmuz 2014. İlgili bölümü okuyorum sadece:

“Kim ki, ben sizi kurtaracağım diyorsa, bilin ki o yalan söylüyor, kesinlikle kafasının arkasında başka
planlar, başka projeler var. Halkı yönetime katmayacak hiçbir model asla demokrasi inşa edemez. O
nedenle biz yerel yönetimlere yetki devri savunuyoruz, o nedenle biz yerel demokrasiyi savunuyoruz,
o nedenle Cumhurbaşkanı yetkilerini yerele verelim, o nedenle Başbakanın, hükümetin yetkilerini
yerele verelim diyoruz. Biz eğer Artvin, Samsun, Çorum, Tekirdağ, Van, Ağrı kendi yerelinde
sorunlarını çözsün istiyorsak, onlara güveneceğiz, onların seçtikleri meclislere güveneceğiz”.

**

Tek adam sistemine değil demokratik özerkliğe destek istediğim Batman’da Cumhurbaşkanı adayı
olarak yaptığım konuşmadır.

Cumhurbaşkanlığı seçimi, Adaylar Konuşuyor Programı, NTV canlı yayını, 23 Temmuz 2014:
“Yeni Yaşam teklifimiz şuna dairdir, yeni bir toplum inşa ederken bir devlet yapılanmasını da birlikte
inşa edelim teklifidir. Toplumsal yaşam bu şekilde eşit, adil inşa edilecekse, devletin de buna uygun yapılanması lazım. Yani başında tek bir yetkili otoriter başkanın olduğu sistemle bahsettiğim
toplumsal inşa gerçekleşemez. Toplum çoğulcu ise yönetim de çoğulcu olacaktır. Yetkiler yerelde
olmalı. Ankara’da, hükümette olmamalı. Yetkilerin çoğu İzmir Belediye Meclisinin elinde olmalı,
İstanbul Belediye Meclisinin elinde olmalı, Diyarbakır Belediye Meclisinin elinde olmalı. Yetkiler
yerelde olmalı ki, oradaki insanlar kendi yaşamlarına uygun kararlar alabilsinler. Hükümet tek başına
oradaki insanları ilgilendiren kararları alamasın. Bu yetkiler hükümette olmasın ki, yereldeki insanlar,
en azından kendi dünyalarını, kendi yaşam alanlarını, mahallelerini, ilçelerini örgütleyebilsin, ona
uygun yaşam tarzına riayet eden pratikler gerçekleştirebilsin. Biz buna da demokratik özerklik
diyoruz. Yani özerk yönetim anlayışı budur. Bunu inşa etmek bahsettiğim bu.

Yeni Yaşam modelinin örgütsel modelidir.

Ben inanıyorum ki, bu doğru anlatılırsa Antalya niye buna karşı çıksın? Yani şimdi İzmir’i örnek
vereyim. İzmir Sayın Kocaoğlu’na oy vermiş, belediye başkanı yapmış değil mi? Çoğunluğu CHP’li bir
kenttir. En az oyu alan partilerden biri iktidarda olabilir, Türkiye’nin geri kalanından oy alıp iktidara
gelebilir. Düşünsenize, İzmir’in hiç istemediği bir parti yönetiyor olacak merkezden. Bu, demokrasiye
aykırıdır. İşte bunu önlemenin tek yolu, yerele yetki vermektir. Yerelde siz kimi seçiyorsanız, yerelle
ilgili hayati kararları o alsın. Eğitim, sosyal yaşam, turizm, kadın, ulaşım, tarım, güvenlik, bütün
bunların yetkilerini İzmir Belediyesi’ne versek kıyamet mi kopar? Şimdi düşünün hükümet İzmir’de
imar planına bile müdahale hakkını buluyor kendinde, TOKİ aracılığıyla istediği yerde istediğini
yapabiliyor, AVM yapabiliyor, yol da yapabiliyor, tünel de yapabiliyor, köprü de yapabiliyor ya da
turizm politikasını istediği gibi değiştirebiliyor. Yani sosyal ve günlük yaşama, mahallesine kadar
insanların yaşamlarına müdahale etme yetkisini kendinde bulabiliyor. Bunların hepsi demokrasiye
aykırıdır işte, bunların hepsi tartışılmalıdır.”
**

Cumhurbaşkanı adayı sıfatıyla NTV’de adaylar konuşuyor programında konuşmuşum. Adaylar
konuşuyor dediğimiz de, öyle Türkiye’de adaylar yan yana durup konuşmuyor. Herkes kendi
mahallesinde konuşuyor. Keşke diğer adaylar da yanımızda olsaydı, onlar da konuşmuş olsaydı, onları
da size okuyabilseydik burada.
**

Cumhurbaşkanlığı seçimi, Dersim-Tunceli mitingi. 3 Ağustos 2014:
“Bir halk başkanı lazım ki, orada, Soma’da işçiler katledildiğinde işçilerin üstüne bir de dayak
atmasınlar. Kadınları sokakta katlettiklerinde, arkasından ‘töre, namus cinayeti’ deyip ‘indirim
uyguladık’ diyemesinler. Öyle bir Cumhurbaşkanı olsun ki, orada vicdani reddi savunabilsin. Gençliğin
geleceğini savunabilsin, üniversitelerin, yerel yönetimlerin özerkliğini savunabilsin, ‘cemevleri
ibadethanedir’ diyebilsin.” Cumhurbaşkanı adayı sıfatıyla mitingde yaptığım konuşma.
27 Temmuz 2014, İzmir Tepekule Kongre Merkezi’nde çeşitli STK’larla yaptığımız, Cumhurbaşkanı
adayı sıfatıyla STK temsilcileri, işveren çevreleri huzurunda yaptığım konuşmanın ilgili kısmı:
“Bizim demokratik özerklik dediğimiz, yerel meclislerin neredeyse merkezi hükümete yakın yetkilerle
donatıldığı bir sisteme, modele geçmektir. İzmir’i örnek verelim, İzmir’i konuşalım. İzmir’in büyük bir
kısmı Sayın Kocaoğlu’na oy verdi, ama İzmir’i Sayın Kocaoğlu ve meclisi yönetmiyor. İzmir’le ilgili
kararları AKP alabiliyor, merkezi hükümet ve bakanlıklar İzmir’de istedikleri uygulamayı yapabiliyor, imar da dahil her türlü uygulamayı yapabiliyorlar, peki İzmirliler bu anlayıştan memnunlar mı?
(Salondan hayır sesleri yükseldi), – basın metni bu -. Yani bir başka partiye oy veriyorsunuz, yüksek oy
verseniz bile, örneğin Hakkari’de yüzde 85 oy alsanız bile merkezi hükümet sizi tek başına
yönetebiliyor. Oy vermediğiniz parti, desteklemediğiniz parti bütün şehrinizi yönetebiliyor”.
Bu demokrasiye aykırıdır diyorum Cumhurbaşkanı adayı sıfatıyla İzmir’de oy isterken, “beni seçin
demokratik özerkliği uygulayacağım” diyorum.

Özerkliği sadece hendek, barikat döneminde savunmamışım, yıllarca savunmuşum

Bunları uzun uzun anlatmak zorundayım, çünkü iddianame örneğin 9 tane demokratik özerklik basın
toplantımı ve konuşmamı koymuş. Ama ben demokratik özerkliği sadece hendek-barikat döneminde
savunmamışım ki. Yıllarca savunmuşum. Her sıfatla, her kimlikle. Grup Başkanvekilliği dönemimde, Eş
Genel Başkan, Cumhurbaşkanı adayı… Görev yaptığım bütün partilerde savunmuşum. Her şehirde,
herkes için savunmuşum. Yani iddianamedeki fezlekelerin nasıl bir niyetle anlatıldığını, ancak bu
şekilde ortaya koyabilirsiniz.
**

7 Haziran seçimleri öncesi, yani Cumhurbaşkanı seçimlerinden bir yıl sonra, 4 Mayıs 2015. FOX TV’de
yayınlanan, FOX TV haber sunucuları Fatih Portakal, İsmail Küçükkaya, Sedat Bozkurt ve Tülay
Öçten’in yer aldığı Liderler FOX’ta programında benim konuşmamın ilgili kısmı. Canlı yayında
konuşmuşum. Fatih Portakal sormuş, “özerklik istiyorsunuz yani değil mi? “Nedir bu, onu anlatayım”
demişim:

“Tabii Türkiye için biz özerklik modelini öneriyoruz. Şu anda parlamenter sistem var ve 550
milletvekili temsili olarak Türkiye’nin 77 milyonluk nüfusunu temsilen, seçildikten sonra
parlamentoya verilen bütün yetkileri 550 kişiye devrederek kullanıyor. Biz bunu yanlış olarak
görüyoruz. Niye büyük bir ülke, büyük bir coğrafya, kalabalık bir nüfus. Sadece 550 kişinin bütün ülke
ile ilgili en küçük karardan en büyük karara kadar, mahalleyi ilgilendiren karara kadar yetki sahibi
olmasını yanlış buluyoruz. Peki ne yapacağız? Şu, doğrudan temsil denilen, aslında demokrasinin bir
aldatmacası olan bu ilkeyi ortadan kaldırmadan güçlendirmemiz lazım. Katılımı sağlamamız lazım.
Yani katılımcı demokrasi dediğimiz, yerinden yönetim modellerini güçlendirmemiz lazım. Bunu somut
olarak anlatayım. Örneğin İzmir, Antalya, Kayseri, Diyarbakır, Trabzon, hepsini ayrı ayrı düşünün. Bu
şehirlerin hepsinin kendi içinde ayrı ayrı sorunları olabilir. Ayrı ekonomik, sosyal, kültürel, sağlık
sorunları olabilir. Şehirlerin içindeki mahallelerin, köylerin ayrı sorunları olabilir. Peki bu sorunları en
iyi kim çözer? Yani o şehirdeki, o mahalledeki sorunları en iyi kim çözer? Kim çözüm yolunu daha iyi
bilir? 550 milletvekili dediğimiz, 77 milyonu temsil eden parlamento mu daha iyi bilir, yoksa o yereli
yöneten belediye meclisi, il genel meclisi, yeri geldiğinde ilçe meclisi, ilçe belediye meclisleri mi daha
iyi bilir? Yerelden seçilmiş olan, orada yaşayan, doğrudan halkla ilişkili olan, denetlenmesi kolay olan,
orada hizmet sunması kolay olan, yerel meclis dediğimiz belediye ve il genel meclisleri daha iyi bilir o
sorunları. Peki daha iyi bilirse, daha hakimse neden yetkiyi onlara vermiyoruz? Neden parlamento
yetki tekelini kendi elinde bulunduruyor da, biz yerel yönetimlere kendi sorunlarınızı çözebilecek,
kendinizle sınırlı yetkiler sizde olsun, ama ülke genelini ilgilendiren, ulusal güvenliği, sınırları, genel
adalet hizmetlerini ilgilendiren mevzularda, yani 77 milyonun tümünü ilgilendiren kararlar da ulusal
parlamentoda alınsın.

Fatih Portakal: Ama bu bölünme korkusu ve paranoyası yaratmaz mı insanlarda?
Yaratmaz, öbür türlü insanları yönetime katmazsanız, insanlar kendini yönetime katacak kararlarda
etkili olmadıklarını düşündüklerinde, başka arayışlara girerler.
Fatih Portakal: Siz meydanlarda söylüyorsunuz bunları?
Söylüyoruz tabii ki, beyannamemizde de var ve tabii ki her yerde de söylüyoruz, bu konuyu ben en
çok İzmir’de anlatmışımdır. İzmirliler bilir mesela, Sayın Kocaoğlu, İzmir Belediye Başkanı, CHP’den
yüksek bir oyu almıştır…” İzmir’le ilgili kısmı da burada uzun uzun anlatmışım:

“Yerel meclis, belediye şu anda örneğin bir mühendis mi alacak, İçişleri Bakanlığı onayı vermeyince bir
mühendis bile alamıyor belediyeye. Belediye başkanı şehir dışına çıkarken valiye izin bildirimi yapmak
zorundadır. Bakın o seçilmiş, öbürü atanmış. Yani bu vesayet ilişkisini kaldırmak açısından doğrudan
katılımı sağlayabilecek, sivil toplumu da güçlendirecek, sivil mekanizmaları da güçlendirecek yerinden
yönetim dediğimiz özerklik modelini Türkiye’de uygularsak ki bugün dünyanın birçok ülkesinde
uygulanan bir modeldir. Başkanlık sistemini bu kadar rahat tartışabiliyor Türkiye, ama yerinden
yönetimi tartışamıyor. AKP bunu tartışabiliyor, ama yerinden yönetim demokratik özerlik modelini biz
tartışalım dediğimizde, “biz bu ülkeyi böldürmeyiz” diyorlar. Yani önünü kesmek için tartışmayı bile
bile başka bir noktaya çekmek istiyorlar. Biz bu modelin Türkiye’ye daha uygun olacağını
düşünüyoruz.”

FOX TV canlı yayınında, bütün Türkiye’nin çok izlenen programlarından birinde, seçime bir ay kala
partimin görüşlerini Eş Genel Başkan sıfatıyla savunmuşum. 2015. Ayrıca bunun CD’si var, bunu da
mahkemeye takdim ediyorum, programın tamamı buradadır.

Hendek, barikat ilk olarak neden ve ne zaman ortaya çıktı?

Şimdi aşağı yukarı 2007 yılından bu yana -ki en son okuduğum 2015 yılında yaptığımız seçim
çalışmaları kapsamındaki özerklik açıklamalarımızdı- istikrarlı bir şekilde bütün siyasi faaliyetlerimizde
bu konu gündeme geldiğinde, demokratik özerkliği savunmuşuz. Şimdi fezleke ve iddianameye konu
özerklik açıklamalarımla hendek, barikat olaylarıyla ilgili açıklamalarımla ilgili kısma girerken, birkaç
şeye daha değineyim, öğleden sonra da tek tek fezlekeleri adlandırarak savunmama devam edeyim
istiyorum.

**

İşte Türkiye’de hendek, barikat, 2015 yılında sonbahara doğru ortaya çıkmadı. İlk defa, 2014 yılının
sonrasına doğru Cizre’de ve Diyarbakır-Bingöl karayolunda ortaya çıktı. Çözüm süreci devam
ediyordu, Cizre’nin bazı mahallelerinde hendekler kazılmıştı. Diyarbakır-Lice yolunda, o dönem orada
hendek kazanlar, Cizre’de hendek kazanlar şunu diyordu: “Burada Emniyet içerisindeki bazı gruplar
hiçbir suçumuz yokken, gece gündüz evimizi basıp bizi gözaltına alıyorlar. Emniyette, karakolda
günlerce tutuyorlar ve biz bu şekilde artık gözaltına alınmaktan bıktık” açıklamaları vardı. Kendilerinin
iddiası. “Hendek-barikatı bu yüzden kazdık. Biz artık böyle gereksiz yere gözaltına alınmak
istemiyoruz, polisi mahallemize sokmayacağız.” Cizre’deki birkaç sokakta ortaya çıkmış barikat da
değil hendeklerdi.

**

Lice-Bingöl yolunda ise orada askeri bir büyük karakolun yapımına karşı çıkan köylüler, “Biz karakol
yapılmasını istemiyoruz, zaten barış sürecidir, gerek de yok. Hem meralarımız, arazilerimiz bu konuda
zarar görüyor. Karakol inşaatı zaten durmuştu, çözüm süreci, barış süreci varken neden karakol
yapılıyor”. Onların da açıklamaları bu şekilde, “Biz de yolu kazdık, yetkililere sesimizi duyana kadar da
bu hendeği kapatmayacağız” demişler. İlk ortaya çıkışı 2014 sonlarıdır, bu iki vakadır.
**

Bu iki olay da o dönem çözüm süreci heyetimizde bulunan İdris Baluken, Sırrı Süreyya Önder, Pervin
Buldan ve DTK Eşbaşkanı olarak Hatip Dicle, dördünün çabası ve gayretiyle hiçbir operasyona gerek
kalmadan, en küçük bir çatışmaya gerek kalmadan, askeri veya polisiye hiçbir tedbir almaya gerek
kalmadan, ikna yoluyla, diyalogla çözüldü. Bir taraftan kaymakamla, bir yandan oradaki komutanla,
diğer yandan Vali ve İçişleri Bakanı ile, diğer yandan hendek ve barikatı kazan gençlerle, mahallelilerle
ve insanlarla görüşme ve ikna yoluyla kapatıldı.
**

O dönem örneğin HDP Milletvekili Sarıyıldız’ın açıklaması var. cnnturk.com.tr’den aldığımız çıktı:

“Cizre’deki hendekler yakın zamanda iknamız sonucu kapatılacak. ” Sarıyıldız, kendilerinin başından
beri hendeklerin kapatılmasından yana olduklarını, “Ancak tam hendekler kapatılmak üzereyken polis
tarafından açılan bir ateşle – hendekteki bir çatışma değil, Cizre’nin başka bir mahallesinde – bir
çocuğun öldürülmesi ile birlikte maalesef ki ikna sürecimiz gecikti. Ama biz umut ediyoruz ki, yakın
zamanda hendek, barikat kendiliğinden kapatılmış olacak.” diyor. Arkasından hemen birkaç gün sonra
Cizre’de hendekler kapatıldı.

Hendek, barikat tekrar ortaya çıktığında daha yaygındı

Bunlar niye önemli, niye bu örnekleri veriyorum. Çünkü bundan yaklaşık 7-8 ay sonra birçok ilçede
ortaya çıkan hendek, barikat, silahlı grupların mahallelerde yol kapatmaları vs. bütün bunlarla ilgili de
ilk etapta hükümetle, oradaki kamu yerel yöneticileriyle kurduğumuz temsil bu model üzerineydi. “Biz
hep birlikte diyalogla bu işi, iknayla çözelim. Böyle operasyonla vs. işler bir anda çığırından çıkar.
Bakın Cizre’de ve Lice bölgesinde bunu başardık. Zor oluyor, ama sabır gösterince, ikna edince kimse
ölmeden, kimsenin burnu kanamadan bu işi çözebiliyoruz.” Bu iki örneği o yüzden verdim. O dönem
de bunu anlatmaya çalışıyorduk.
**

2015 Ağustos, Eylül gibi bazı ilçelerde yeniden hendek, barikatların kazıldığı haberi basına düşünce biz
Genel Merkez’de ve parlamento grubumuzla birlikte TBMM’de iki kapalı toplantı yaptık. 7 Haziran
seçimlerinden çıkmıştık, yüzde 13.2 oy almıştık. 80 milletvekili ile parlamentoda temsil ediliyorduk.
Koalisyon kurulamamıştı, geçici seçim hükümeti kurulmuştu, Türkiye erken seçime gitme hazırlığı
yapıyordu. Bizler de parti olarak seçime bir yandan hazırlanacak çalışmalar içerisindeydik. Çözüm
süreci fiilen sona ermişti, ama halen bu konuda fiilen canlandırılabilir mi, bütün taraflardan arayışlar
da vardı. Hem HDP’den, hem AKP’den, hem bürokrasiden arayışlar da vardı. Ama öyle AKP’nin ağırlığı
ya da merkezi yönetimi değil. Bazı milletvekilleri, bir iki bakan. Bizim partimizden doğru da ‘7 Haziran
süreci atlatıldı, ama çözüm süreci yeniden canlandırılabilir mi’ tartışmaları vardı. Ankara siyaset
atmosferi bu şeklindeydi. Hendek, barikat kazıldığı haberleri çıktı. Bizim yerel teşkilatlarımızdan aldığımız ilk bilgiler bunun Cizre ve Lice’dekini aşan, ondan daha yaygın bir şey olduğu şeklindeydi. Ağustos – Eylül 2015.

Seçmenimize ve partililerimize özeleştirimdir

Şunu samimiyetimle söyleyeyim, partide uzun süre Eş Genel Başkanlık yaptım. Teşkilatlarıyla, birlikte
çalıştığım yoldaşlarımla, ilçe başkanlarından ilçe yöneticisine, il eş başkanlarından Genel Merkez
yöneticisine kadar halkın her kademesinden, her sosyal sınıftan insana kadar ilişkileri güçlü olan bir
eşbaşkandım. En azından kendimi öyle görüyordum. Toplumda ne oluyor, ne bitiyor bütün raporlarla,
parti toplantılarıyla, basına yansıyan haberlerle iyi takip ettiğimi düşünüyorum.

**

Fakat bu konuda yanıldığımı burada söyleyeyim. Gerçekten ilk haberler geldiğinde bu kadar yaygın
olduğunu, samimiyetimle ifade ediyorum ki, bu aynı zamanda seçmenlerimize, partililerimize karşı bir
özeleştiridir, bilmiyordum. Bu kadar yaygın olduğunu bilmiyordum, farkında değildim. İlk raporlar
geldiğinde Cizre’dekine benzer, birkaç sokakta, Lice’dekine benzer yerel sorunlarla ilgili bir şeyler
yapılmış vs., bunu yine arkadaşlar diyalogla çözerler diyordum. Ama aradan 10-15 gün geçtikten
sonra yaygın olduğu, çok sayıda ilçede olduğu, ilçelerin birçok mahallesine yayıldığı, bütün
mahallelerin, sivil halkın da bu defa meselenin içinde olduğu haberleri gelmeye başladı.

**

Şunu da açık söyleyeyim; insanların büyük bir kısmı, “çözüm süreci bitirildi, yeni bir parlamento
oluştu, fakat seçimi tanımadılar seçimi yok saydılar, bizim irademizi verdiğimiz oyları yok saydılar,
dolayısıyla biz bize yapılmış bu darbeyi kabul etmiyoruz”. Hani Cizre’deki gençlerin, “polis bizi haksız
yere gözaltına alıyor, engellemeye çalışıyor” anlayışından daha politikleşmiş talep ve anlayışla
mahallede yaşayan sivil insanların büyük bir kısmının da desteklediği bilgileri geldi.

Siyaset yaptığım tüm dönem içinde ıskaladığım en önemli bilgi

O zaman PM toplantısı, MYK toplantısı ve yerel teşkilatlardan gelen raporlarla birlikte
değerlendirdiğimizde, evet bu defa durum galiba Cizre ve Lice’de olduğu gibi değil algısı, bilgisi bizde,
en azından bende oluşmaya başladı. Bütün siyaset yaptığım dönem içinde ıskaladığım en önemli bilgi
budur. Toplumda ne oluyor, ne bitiyor, gelişmeler nedir; bunu maalesef ben o dönem doğru
okuyamadım.

Doğru okumayı yaptığımız an her ilçede miting yapma kararı aldık

Ama doğru okumayı yaptığımız ilk anda, kapalı Meclis Grubu toplantısında, PM toplantısında, MYK
toplantısında ne yapabiliriz diye tartıştık, hızlı bir şekilde. Hızlı bir şekilde bunun siyasete yansımalarını
doğru okumak ve müdahale etmek gerekiyor, aksi takdirde çok büyük çatışmalar yaşanabilir,
görebildiğimiz, anlayabildiğimiz kadarıyla büyük çatışmalara yol açabilirdi.

**

Nihayetinde şöyle bir karar aldık. Hendek, barikat açılan tüm ilçeler, sayı tam aklımda değil ama 12 ya
da 14, bu ilçelerin tamamında Eylül ayı ortasından itibaren her gün iki veya üç ilçede miting yapma
kararı aldık. Ve bu mitinglere parti yönetimimizin, Meclis Grubumuzun, temsili düzeyde
milletvekillerinin büyük bir kısmı, MYK üyelerinden de Eş Genel Başkan yardımcılarının tamamı bu
geziye katılacak dedik. Miting düzenleyeceğiz, ilçe ilçe gezeceğiz. Ben konuşmacı olacağım, Figen
Hanım diğer Eş Genel Başkan olarak başka bir planlama çerçevesinde, başka bir çalışma yürütecek. Bu
planlamanın benim başkanlığımda yürütülmesi kararını aldık. Biz Cizre, Nusaybin, Diyadin, Başkale, Yüksekova, Varto, Silvan; açıklamalarımın basına yansıdığı ilçeler itibariyle; bu ilçelerin tamamını
gezerek miting yaptık.

Bir bedel ödenecekse, siyaseten biz ödeyelim

Parti Genel Merkezi’nde aldığımız karar şuydu: Gittiğimiz her ilçede halka diyeceğiz ki: “Siz bize oy
verdiniz, 7 Haziran’da biz seçildik. Evet siyaset sıkıntılı, siyasette gerilim var, ama bu gerilim siyasette
kalmalıdır. Hendek, barikat, çatışma, silah yoluyla asla hiçbir gencimiz böyle bir girişimde
bulunmamalıdır. Bir bedel ödenecekse de siyaseten biz bedel ödeyeceğiz.” Dolayısıyla hendek,
barikatların kapatılması konusunda çağrı yapmak üzere bütün bu ilçelere seri bir gezi düzenleyip
miting yapma kararı aldık.

**

Bakın mesela 12 Eylül 2015, Nusaybin’de uzun bir konuşma, dökümünü size vereceğim. İlgili kısım:
“Bizlerin gönlü elbette ki demokratik bütün taleplerin barışçıl yol ve yöntemlerle savunulmasından
yanadır. Bizler hakkımızı hukukumuzu savunurken, meşruiyet sınırlarının dışına asla çıkmamalıyız. Bu
hususa dikkat etmemiz lazım, çünkü savunduğumuz talepler haksız, gayrimeşru talepler değildir.
Bizler HDP’nin bütün yöneticileri, bütün seçilmişleri…”

**

Bakın bu konuşmayı parti otobüsü üstünde, arkamda yanımda 20’den fazla milletvekili, eş genel
başkan yardımcısı varken yaptım. Genelde Eş Genel Başkanlar parti otobüsünde veya miting
sahnesinde tek konuşurlar. Ama bunun bir parti kararı olduğu, kişisel düşünce olmadığı, bütün
milletvekilleri ve parti olarak da bunu istediğimizi ifade etmek için bütün mitinglerde otobüste
vekillerin ve yöneticilerin tamamı bulundular.

“Bizler, HDP’nin bütün yöneticileri, bütün seçilmişleri sesimiz duyulana kadar, sesimiz, barış
çığlıklarımız bir anlam bulana kadar, karşılık bulana kadar her gün sesimizi yükselterek ‘barış barış
barış’ diye haykırmaya devam edeceğiz. Özgürlüklerimizi ve haklarımızı, sahip olmamız gereken,
elimizden zorla alınan, gasp edilen her şeyi biz siyasetle kazanabiliriz. Buna inandığımız için
HDP’deyiz. Bu gücümüzün olduğuna inandığımız için HDP’deyiz. Biz AKP’nin yanlış politikalarıyla baş
edebilecek güçteyiz. Tek bir gencimizin silah tutmasına gerek yok. Canını ortaya koymasına gerek yok.
Siz gereğinden fazla canınızı verdiniz. Gereğinden fazla acı zulüm çektiniz. Burada demokrasi ve
özgürlük mücadelesinde görev siyasetçinindir, bizimdir. Görev seçilmişlerindir. Biz sizin hakkınızı,
hukukunuzu her yerde korkusuzca savunacağız. ‘Silahlar sussun, ateşkes olsun’ derken biz, ‘hakkımızı
teslim edeceğiz, hakkımızı savunmayacağız’ demiyoruz. ‘Özgürlük arayışı, demokrasi mücadelesi
bitsin’ demiyoruz. Bizler bu mecrada sizlerle el ele özgürlük mücadelesini siyasette yürüteceğiz.
Karşımızdakiler zalim olabilir. Hukuk tanımıyor olabilir. Vicdansız olabilir. Ama mazlumun onurlu
duruşu ve direnişi karşısında hiçbir zulüm kalesi sonsuza kadar ayakta kalamaz.”
**

Nusaybin’de hendek ve barikatlar yeni ortaya çıkmış, gelen bilgiler bunun derinleşeceği, çatışmaların
olabileceği konusunda. Ama daha bir çatışma dahi olmamış. Nusaybin’de yaptığım ilk konuşma.
Her yerde de özerkliği savunmuşum. Her yerde demokratik özerkliği biz savunuyoruz zaten. Parti
programımızdır. Yıllardır bunları biz savunuyoruz. Demokratik özerkliği savunmaktan çekinmiyoruz.
“Biz herkes için bunu savunmaya devam edeceğiz” diye uzun uzun anlattıktan sonra, AKP’yi uzun uzun eleştirdikten sonra, işin hendek, barikat, silah kısmına geldiğimizde her yerde bu mesajları
vererek devam etmişiz.

Hendek, barikat olan ilçelerde mitinglerde konuştuk

“Biz bütün baskılara karşı direnerek devam etmişiz. Bizim en büyük gücümüz birlikteliğimiz, halkın
beraberliğidir. Allah şahittir, biz tek bir insanın burnunun kanamasını istemiyoruz, biz sadece bu
topraklarda zulüm bitsin istiyoruz. Görev siyasetçilerindir, görev silahın, şiddetin değildir.” Cizre
konuşması.

**

Gittiğimiz her yerde sadece miting konuşması da yapmıyorduk, halkla toplantılar yapıyorduk,
partimizin bu konudaki yaklaşımları, beklentileri, daha doğrusu halkın bu konudaki önerileri, karşılıklı
doğrudan temas da kuruluyordu. Bu mesajlar da kamuoyuna açık bir şekilde basının huzurunda
veriliyordu.
**

Bakın Varto konuşmam, 15 Eylül 2015. 1 gün, 2 gün arayla devam etmiş, ilçeleri gezmişiz: “Varto halkı
bölünmek için mi HDP’ye oy verdi? Hayır. Batıya, Türk halkına kardeşlik gereği elini uzatmak için
HDP’ye oy verdi. HDP’ye verilen her oy, ‘biz birlikte yaşamak istiyoruz, ama özgürce, ama eşitçe, ama
onurlu bir yaşam istiyoruz’ diyenlerin oyuydu.”
**

AKP eleştirisi, özerklik nedir, ne değildir Varto’da uzun uzun anlatmışım. Daha önce bunları
savunduğumu, Varto’ya her gelişimde bunları ifade ettiğimi belirtmişim.

“Bizler bu zor günleri atlatacağız. Bu fırtınalı günleri atlatacağız. Hep birlikte barış sesini haykırsak,
herkes sesimizi duymak zorunda kalacak. Ankara da duyacak. Kandil de duyacak. Biz barış istiyoruz.
Ateşkes olmalı, söz siyasete bırakılmalı. Siyasetle bütün sorunları çözebileceğimizi herkese göstermek
zorundayız.”

**

İhlas Haber Ajansı’ndan ilgili kısmı aktarıyorum: “En acil ihtiyacımız olan barışa susamış bir halkın
barış duygularını, barış özlemlerini bir kez daha bütün dünyaya ilan etmek için yola çıktık. Bugün bir
kez daha Varto’dan haykırmak istiyoruz. Savaşta, katliamda geleceğini görenlerden olmayacağız. Siz,
sizler (hükümeti kastediyorum) bu topraklara savaşı, ölümü dayatarak yıllarca kendi iktidarınızı
kurtarmayı hesaplayabilirsiniz. En çok silaha sarılan iktidarlar, en hızlı koltuktan düşen iktidarlar oldu.
Ama kim ki daha fazla savaşa, silaha sarılırsa, onlar her halükarda kaybedecek, savaşı yükseltenler
kaybedecek.” Geçmiş tarihlerden de örnekler vererek barışın kıymetini anlatmışım. Devam etmişim:
“Siz bize niye oy verdiniz? (miting alanında toplanmış kalabalığa söylüyorum). Halkın sorunlarının
demokratik siyasetle çözülmesi için oy verdiniz. Sorunlarımızı demokratik siyasetle çözün talimatı,
emridir bizim için. Şimdi biz bu emri yerine getirmek için, sizin verdiğiniz talimatları yerine getirmek
için yollardayız. AKP Hükümeti çılgın olabilir, çıldırmış olabilir. Fakat bizler Kürt gençlerine asla savaşı,
şiddeti önermiyoruz. Silaha gerek yok. Seçtiğiniz vekiller olarak en önde biz olacağız. Varto halkı
bundan emin olsun. HDP asla şiddetten, silahtan, Kürt gençlerinin kanı ve canı üzerinden asla bir
çözüm önermedi, önermiyoruz. Yıl 2015, bütün dünyada sesimizi duyuracak gücümüz var. AKP ne
kadar çılgınlaşırsa çılgınlaşsın, onu durdurabilecek bir halk gücümüz var. Çatışmanın hiçbir türlüsü kabul edilemez, ölümün hiçbir türlüsünü içimize sindiremiyoruz. Askerin, polisin, gerillanın farkı yok.
Hiçbirini içimize sindiremiyoruz. Bu ölümleri durdurmak zorundayız.”

Varto’da hendek, barikat çalışmaları yeni başlamış, yaptığım konuşma, yanımda milletvekilleri,
yönetici arkadaşlarım var.

Başkale’de yine 15 Eylül, Varto’dan Başkale’ye geçmiştim. Varto da ilk hendek, barikatların kazıldığı
yer, çatışmalar çıkmamıştı, operasyon yapılmamıştı. Sokağa çıkma yasakları da ilan edilmemişti. Fakat
gelen bilgiler, duyumlar, bize gelen raporlar doğrultusunda, biz hendek, barikatları kapattırabilir
miyiz, bu gezi ne kadar buna etkili olur, bizim gezimiz sonrası il-ilçe teşkilatlarımız bu çabayı
yoğunlaştırırsa sonuç alabilir miyiz, halkın da beklentileri doğrultusunda bu gezileri gerçekleştirdik.

Halkın çoğunluğu ne istiyorsa onu yapmazsak ahlaksızlık yapmış olurduk

Çünkü şuna inandık, avukatlık bir vekalettir, milletvekilliği de öyledir. Vekaletini aldığınız
müvekkilinizin çıkarları, iradesi, beklentisi neyse onu vekil olarak uygulamak zorundasınız. Onun
hilafına bir iş yaptığınızda, bu iradeye ihanet etmiş olursunuz. Vekalet ilişkisini kötüye kullanmış
olursunuz. Bir avukat için de geçerlidir. Milletvekili için de geçerlidir.
Bizim bu ilçelerde evet, halk öfkelenmiş, hendek, barikat oluşturmuş, fakat haklı olarak ekseriyetle
bizden istenen şey, vekillerimiz olarak buna müdahale edin. Çatışmaya dönüşmeden müdahale
edilsin, diyalogla vekillerimiz devreye girsin. Özellikle Eş Genel Başkan olarak da bana yoğun bir talep
vardı. Biz bu vekalet ilişkisinin gereği olarak, halkın çoğunluğu ne istiyorsa onu yapmazsak ahlaksızlık
yapmış olurduk. Vekalet ilişkimizin gereğini yaptık. Kişi olarak da inandım. Halkın büyük bir kısmı da
bizden bunu beklediği için ilçe ilçe dolaşarak bütün bu hendek, barikat meselesinde diyalogla çözüp,
Cizre ve Lice’de olduğu gibi yapabilir miyiz arayışı içindeydik. Ama daha kapsamlı mitinglerle bölge
gezisi şeklinde yapmaya gayret ettik.

Başkale’de de uzun uzun özerkliği anlatmışım. Biz bunu İstanbul için, Kayseri, Trabzon, Antalya için
savunuyoruz, Başkale için de savunuyoruz demişim. Özerklik nedir? Burada 10 yıl boyunca özerklikle
ilgili ne söylemişsem, bütün bu ilçelerde uzun uzun tekrar anlatmışım. Parti Programımızı anlatmışım,
bu konudaki çabalarımızı anlatmışım. Ve biz, siyaseten bunu [demokratik özerkliği] savunmak
istiyoruz. Bu, bizim siyasi partimizin siyasi programıdır. Silahla, hendekle, barikatla olmaz demişim.
“Bu topraklar, bu dağlar, bu ovalar o kadar çok kan gördü ki, tarih boyunca o kadar çok kanla sulandı
ki, yeter artık. Gençlerimiz ölmesin. Askere de, polise de, gerillaya da yazıktır. Sivile de yazıktır.
Bebekler ölüyor, bebekler. Bebekler yaşamını yitiriyor. Hepsi ana baba evladıdır, hepsine yazıktır.
Sizler gönül gönüle, omuz omuza partimizle yek vücut oldunuz madem, biz de, parti olarak sizlere bu
zorlu ve zahmetsiz günlerde yine el ele vererek bu zorluktan çıkalım diyoruz.”

Barışın önemini anlattık, ama basın yoluyla sesimizi duyuramadık, ambargo uygulandı

Barışın önemini uzun uzun anlatıyorum konuşmalarımda. Spontane konuştuğum için cümleler zaman
zaman eksik olabiliyor. Ama mahkemeniz bunları gerçekten okursa çok önemli bunlar. Niye önemli?
Tuhaftır, yani o dönem basın ambargosu bugünkü kadar yoğun değildi, ama bunları biz kendi arşivimizden güçlükle çıkardık. Basın vermedi bunları. Basın vermedi. Tabii buradan açık söyleyeyim,
merkez Türk medyası vermedi ve ilginç bir şekilde Kürt medyası da vermedi. Sesimizi duyuramadık. O
ilçeye duyurduk, ama Türkiye’nin geneline duyuramadık.

Burada bir ateş alevlenmek üzere, biz bir damla su taşımaya çalışıyoruz. Sırf HDP’ye basın ambargosu
uygulamak ve hendek, barikat olaylarını HDP’ye mal etmek, 6-8 Ekim’de olduğu gibi özellikle bana
mal etmek için bütün bu açıklamalarımı görmezden geldiler. Yani avukatlarım taraya taraya güçlükle
buldular. Parti Genel Merkezi’ndeki basın arşivinden çıkardık bazılarını. Bazıları, İhlas Haber Ajansı, o
ilçenin yerelde bulunan bir ajansı tarafından yayımlanmış sadece. Yerelde çıkan gazetede
yayımlanmış. Yerel sitede yayımlanmış.
**

İşte Yüksekova’da aynı gün. Varto, Başkale, Yüksekova’ya geçmişim. Yüksekova’daki konuşmamda
ilgili kısım. Yine özerkliği anlatmışım:

“Bölünmeyelim, parçalanmayalım. Aynı ülkede, aynı sınırlar içerisinde yaşayabiliriz dedik. İşte
Halkların Demokratik Partisi, 3. yolun, gerçek, makul, akılcı yolun formülünün partisi olarak kuruldu.
Kürtler, Türkler, Aleviler, Çerkesler, Sünniler, kadınlar, gençler, Ezidiler, Süryaniler yani Türkiye’de ne
kadar farklı kesim varsa bir araya geldik. Kürt’ün gücüyle Türkiye’nin batısının gücünü birleştirerek
özgür yaşam mümkündür dedik. Yani, bütün Türkiye içerisinde farklı kimlik, inanca sahip olanlar,
herkes, az ya da çok, sayısı on bin de olsa 20 milyon da olsa fark etmez dedik. Onların hakkını
anayasal güvenceye kavuşturacağız, Sünni Alevi ayrımı yapmadan; cami, kilise, cemevi ayrımı
yapmadan, herkes özgürce ibadetini yapacak, hepsinin hakkını anayasal güvenceye alacağız dedik. 7
Haziran’da biz bu anlayışla yokla çıktık, sizden oy aldık.”
**

Yüksekova’da hendek, barikat kazılmış, benim Yüksekova Meydanı’nda on binlerce insana yaptığım
konuşmadan alıntı yapıyorum:

“Türkiye toplumunun bunu iyi bilmesi, anlaması lazım. Asker, polis annelerinin bunu iyi bilmesi lazım.
Halkımız ölümden, kandan, gözyaşından yana değil. Burada, Gever’de görev yapan askerin, polisin
ölümünden yana değil kimse. Burada bu kadar polise, jandarmaya, özel harekatçıya gerek yok. Buraya
bu kadar masraf yapıp bu insanları – canlarını da tehlikeye atacak şekilde – göndereceğinize, gelin
buraya okul yapalım, hastane yapalım, iş alanı yapalım, bu insanların işsizliğini çözelim. Savaş en
nihayetinde, çirkinliklerin önünü açar. Bunları bitiremezsek, silahları susturamazsak toplumlar, halklar
arası kırılma maalesef her geçen gün derinleşir, derinleşecektir. Burada da umut ediyorum en kısa
zamanda, en azından Yüksekova için ve birçok yer için, normalleşme adına bir süreç başlatılabilir diye
umut ediyoruz.”
**

Burada arkadaşlarımızın, Yüksekova ilçe teşkilatımızın, halkın ileri gelenlerinin bizden beklentileri
diyaloga geçmemiz ve normalleşmeye dönülmesi, hendek, barikatların kaldırılması. Orada da
çalışmamızı sürdürdük. Bir gün içerisinde iki veya üç yeri dolaşarak bu çalışmaları sürdürdük.
Diyadin’e de gittik. Diyadin’de de benzer bir gelişme vardı. Benzer mahiyetteki konuşmalardır, tekrar
kısımlarını okumuyorum. Demokratik özerklik, çatışma ve şiddete karşı genel tutumumuz, barışla ilgili
genel tutumumuz:

“Ne elde edeceksiniz? Yüz bin kişi daha ölse ne elde edeceksiniz? Sonuç, dönüp dolaşıp barış ve
müzakere masasına gelmeyecek mi? O masa bir gün önce kurulsa belki bir insanımız kurtaracağız.
Askerin, polisin, gerillanın anasının ve babasının eli yüreğindedir. Hepsi ana baba evladı, hepsi candır.
Bütün bunlar için değer mi? Konuşarak, tartışarak, müzakere ederek çözmek varken silahta ısrar
etmenin bir anlamı var mı? Kürtler binlerce yıldır bu toprakların gerçeğidir. 1071’de Alpaslan
Malazgirt’e gelmeden önce de Kürtler burada vardı.”
**

Diyadin’de konuştuğum için, özellikle orada atıf yapıyorum:
“O zamanlar da Kürt beyliklerinden destek alınarak Anadolu’nun kapıları açıldı. Kürtlerle ittifak
yaparak bu başarıldı. 1920’lerde Kurtuluş Savaşı’nda, Çanakkale’de, Antep’te, Adana’da kim beraber
savaştı? Kim göğsünü düşmana karşı beraber siper etti? Kürtler de Türkler de vardı. Madem vatanı
ortak vatan yaptık. Madem beraber mücadele ettik, madem bu vatanın her karış toprağında bizler
kanımızı ortak döktük, o halde eşit yaşamanın kime nasıl bir zararı olabilir? Biz sizin iradenizi,
emanetinizi layıkıyla korumak için, gençler ölmesin diye seçildik. Eğer birileri fedakarlık yapacaksa,
birileri canından vazgeçecekse o gençler olmasın; biz hazırız.”
**

aksam.com.tr’nin haberidir, Demirtaş’tan Kürt gençlerine flaş çağrı şeklinde: “Demirtaş, asla silahtan
medet ummadıklarını ve kimseye silah kullanın demediklerini savunarak, hiçbir gencin silaha, şiddete
başvurmamasını istedi.”

**

Parti tarihimizin en kalabalık mitingleridir bunlar aynı zamanda. İnsanlar ilgi göstermiştir. Ne
diyeceğimizi ilgiyle dinlemiş, alkışlamıştır. Demokratik siyasete güvenlerini insanlar bir kez daha dile
getirmişleridir. Bize görev vermişlerdir. Seçimde ve miting meydanında bizi sorumlu tutmuşlardır. “Siz
bizim seçilmişlerimizsiniz, sorunları siz çözmelisiniz.” Bu sözü vererek, o meydanlardan parti
otobüsüyle ayrılarak, bu konuda ne yapabiliriz diye sürekli tartışma içinde olmuşuz.

Hendekler konusunda hükümet ne yapacağını bilemezken biz ikna etmeye çalıştık

Bu açıklamaların, 500 sayfa 17.700 küsur ek içinde bir tanesini bulamazsınız. Tamam, beni hendek
kazmakla, barikat bilmem ne yapmakla suçlamıyor savcı ama, ben özerkliği 10 yıldır istikrarlı
savundum. Hendek, barikat ilk ortaya çıktığında da, hükümet daha ne yapacağını bilemeden, ben ve
partim bütün bu yerleri gezerek ikna etmeye çalıştık ve kamuoyuna açık çağrı yaptık. Kapalı
toplantılarda, parti teşkilatlarımız da orada, ne yapılması gerektiğini tartıştık hızlı bir şekilde. İkna
edilecek, kendiliğinden kapatılabiliyorsa kendiliğinden kapatılma yolu, çok da uzamadan, çünkü
Türkiye yeni bir seçime gidiyor, 1 Kasım’da seçime gidiyor, yeni bir siyasi umut doğuyor, parti
yönetimimizin tavrı, HDP Genel Merkezi’nin oybirliğiyle aldığı kararla, PM’de ve MYK’de
yürüttüğümüz çalışmalardır.

**

Niye yok iddianamede? Niye eklerde yok? Eğer kasıt değilse, benim fikirlerimi tümden heyetin önüne
sunalım, heyet takdir etsin, 9 tane konuşmamızı fezlekeye dönüştürmüş peş peşe, ama ben sadece 9
konuşma yapmamışım ki. 90 değil belki 200 konuşma yapmışım o aralıkta. Peki bu 9’u niye seçilmiş?
Niye bunlar cımbızlanmış?

**

Daha sunacağım çok sayıda konuşmalarım birlikte değerlendirildiğinde, ne demek istediğim
anlaşılıyor. Başka türlü anlayamazsınız. Savcılık bunu, özellikle fezlekeyi hazırlayan kolluk, bunun
altına imza atan savcılık tamamıyla çarpıtmıştır. Tek tek her birini size burada detaylı izah edeceğim,
ne yapmaya çalışılmış.

Direniş demişim, hendek, barikat direnişi olarak yazmış. Biz, sokağa çıkma yasağı kaldırılsın, hendek,
barikat kaldırılsın diye bir direniş başlattık. Ve bunu o kadar çok yerde anlattım ki. Ben o günlerde,
‘biz direneceğiz’ dediğimde beni dinleyen halk anlıyor, ne demek istediğimi herkes biliyor çünkü. Neyi
başlattığımızı biliyor. Çünkü daha Eylül’ün ortasında başlattık biz o süreci. Sokağa çıkma yasakları
başlayınca da sürekli bir faaliyete dönüştürdük.

Sokağa çıkma yasakları başlayınca ikna şansımız kalmadı

Sokağa çıkma yasakları sırasında ağır hak ihlalleri yaşanıyor, insanlar ölüyor, diyalog kurmamız da
imkansız hale geliyor. Kimseyi ikna etme şansınız yok, çünkü giremiyorsunuz.
Dolayısıyla her yerde kapsamlı sivil itaatsizlik başlattık ve biz bunun adına direniş dedik. Aslında
açıklamanın kendisinde de böyle izah etmişim de, “Demirtaş’ın hendek, barikattaki terör faaliyetini
direniş olarak adlandırdığı ve destekler mahiyette konuşmalar yaptığı…“ Bu şekilde çarpıtılmış.

Hendek, barikat var diye demokratik özerklikten niye vazgeçiyormuşum?

Her fezlekeyi ayrı ayrı savunmaya başladığımda, ona ilişkin savunmalarımı sunduğumda daha iyi
anlaşılacak. Hükümetin o dönemde yapmaya çalıştığı şuydu. Bizden, özerklikten vazgeçmemizi
istiyorlardı. “İşte özerklik budur. Bak, özerklik hendek, barikattır, siz de çıkıp bunu lanetleyeceksiniz.”
Biz özerkliği savunuyoruz, biz hendek, barikata karşıyız, durdurmaya çalışıyoruz. Ama hükümet 10-11
yıldır istikrarla savunduğumuz bir siyasi projeyi, bu gerekçeyle “çıkacaksın, lanetleyeceksin” diye
siyasi baskı yapıyordu. Biz de kendimizi anlatmaya çalışıyorduk. Kusura bakmasınlar yani, hendek,
barikat var diye yıllardır istikrarla savunduğum demokratik özerklikten niye vazgeçiyormuşum? Ben
hendek, barikatı eleştiririm. Kendi partimin programından vazgeçmemi nasıl dayatırsınız bana?
Hükümetin yaptığı kurnazlık buydu. Basının, yandaş medyanın yaptığı kurnazlık buydu. Hendek,
barikat eşittir özerklik, dolayısıyla HDP’nin özerklik projesi budur dediler. Biz de iki şey yaptık; birincisi
özerkliği savunmaya devam ettik. Bu ortamda dahi savunacağız dedik. Partide karar aldık. Çünkü bize
geri adım attırmaya çalışıyorlar.

AKP’ye ‘başkanlık sistemini savunma’ diye baskı yapılsa geri adım atar mı?

Birileri çıkıp AKP’ye ‘başkanlık sistemini savunma’ diye baskı yaptığında geri adım atar mı? Atmaması
lazım inanıyorlarsa. Biz de atmayacağız dedik. Demokratik özerkliği savunmaya devam edeceğiz
dedik. Ama hendek, barikata da karşı çıkmaya ve kapatmak için uğraşmaya devam edeceğiz.
Yapacağımız üçüncü şey de; siviller katlediliyor, ağır insan hakları ihlalleri yaşatılıyor, sivil yerleşim
yerleri yakılıp yıkılıyor ve biz halkımıza, seçmenimize sahip çıkacağız. Hükümeti de bu ağır insanlık
suçundan dolayı teşhir edeceğiz. Üstüne gideceğiz, sert eleştiriler yapacağız. Bu konuyu Parlamento dahil, uluslararası alanlarda dile getireceğiz, hükümeti de buradan, en azından geri adım atmaya
zorlayacağız ki, hak ihlalleri yapmasın.

Cenazenin 8 gün ortada kalmasının hendekle, özerklikle ne alakası var?

Yüzlerce sivil katledildi, hepsi dosyalarda olduğu için tek tek burada okuyacağım, anlatacağım.
Bebekler de katledildi. Yaşlı kadınlar da katledildi. Cenazeleri de günlerce, çürüyene kadar sokaklarda
bekletildi. Cenazenin alınmasına izin verilmedi. Sokağa çıkma yasağı var denildi. Keskin nişancı
kurşunuyla katledilmiş bir kadın 8 gün boyunca sokakta kaldı, cenazesi çürüdü toprakta. Damadı ikinci
gün cenazeyi almak için evden çıktı, sokağa yürüdü, damadını vurdular, damadı da orada öldü. O
cenaze de orada kaldı. Sekizinci gün, bizler Ankara’da girişimde bulunup Bakanlık, Başbakanlık,
parlamento nezdinde kıyameti koparmamıza rağmen, cenaze sekizinci gün oradan alınabildi.
Bunun hendek, barikatla, özerkliği savunmakla, birilerinin eline silah almasıyla ne gibi bir alakası
olabilir? Yaşlı. 76 yaşında bir kadın. Hepsini belgeleriyle ortaya koyacağım. Benim partim buna karşı
nasıl sessiz kalabilir?

**

Silopi’de yaşandı bu. Bebekler öldürüldü. Ha, denilecek ki “oradaki teröristler de öldürmüş olabilir.”
Olabilir. Oradaki eline silah almış insanlar da öldürmüş olabilir. Bu, oradaki cenazeye hakaret yapma
hakkını mı verir hükümete? Bu benim susma, buna boyun eğme mecburiyetimi mi ortaya çıkarır? Ben
buna katliam dedim, ben buna zulüm dedim diye hendek, barikatı mı savunmuş olurum?

O kadar acı şeyler yaşandı ki, hiçbirinizin bunlardan haberi yok

Açıklamalarımın tamamı bunlarla ilgilidir. Ve o kadar acı şeyler yaşandı ki… Hiçbirinizin bunlardan
haberi olmadığından eminim, çünkü okuduğunuz gazetelerde ve izlediğiniz gazetelerde yoktu. Bizler
ancak, tuttuğumuz arşivle bunları belgeledik. Hem ulusal mahkemelerde hem de uluslararası
mahkemelerde bunun yargılaması devam ediyor.
**

AİHM tahmin ediyorum ki, yakın zamanda bununla ilgili çok ciddi bir karar verecek zaten. Karar ne
yönde olacak göreceğiz, ama ağırlıklı ihlal kararı olacağından şüphem yok. İnsanlık suçu dediğimiz
şeyler işlendi, insanlık suçu. Uzun uzun bunları anlatacağım, yeri geldiğinde hepsine değineceğim.
Sayın Başkan biz bunları konuşurken, anlatırken bu bana fezleke hazırlayan savcılar sadece 9 fezleke
değil, Cumhurbaşkanı’na hakaret, güvenlik güçlerine hakaret, Başbakan’a hakaret, hükümete
hakaret… Bunlarla ilgili çok sayıda dava asliye ceza mahkemelerinde devam ediyor. Mardin’de,
Diyarbakır’da devam ediyor. Cizre’de yaşananlarla ilgili yaptığım konuşmalardan dolayı.

“Türk askeri, polisi sivil öldürmez” diyenler 15 Temmuz’a ne diyecek?

Ne dediler biliyor musunuz? “Siz orada devletin askerinin, polisinin sivil insan öldürdüğünü,
katlettiğini söyleyemezsiniz, hakaret edemezsiniz. Teröristler sivilleri öldürüyor, güvenlik güçlerimizin
üstüne atıyorsunuz. Türk askeri, polisi sivil öldürmez.”

6-8 Ekim’de de bu söylenmişti, hendek, barikat döneminde de söylenmişti. 15 Temmuz için ne
diyeceksiniz? Öldürenler Amerikan askeri miydi? Alman subayı mıydı? Sizin yargıladıklarınız acaba
Fransız polisi mi?

**

Gerçekçi olalım. Bunlar Türk devlet yetkilerini kullandılar. Tamamı tutuklu, tamamı. Cizre komutanı,
Sur, Silvan dahil olmak üzere, oradaki şehir operasyonlarını yöneten Adem Huduti dahil, Yüksekova
komutanı, Nusaybin komutanı, Şırnak komutanı. Tek tek, isimleriyle birlikte, görevleriyle birlikte size
anlatacağım. Hepsi darbeden tutuklu.

Bu ülkede hakim olduğunuza, insan olduğunuza utanacaksınız

Emniyet amirleri, hepsi açığa alınmış tutuklu. Aralarında kaymakamlar var, FETÖ’cü olarak tutuklu. Ve
bunlar hendek, barikat bahanesiyle bizim sorunu diyalogla çözmemizi engellerken, içeride de bir
vahşet, Bosna gibi bir katliam yapıyorlardı.

Abarttığımı düşünmeyin. Hepsini burada tek tek anlatacağım. Madem dava açıldı bana, madem ben
hükümet yetkilileri ve devlet görevlileri demek suretiyle örgüt propagandası yapmışım, o halde
anlatayım. Anlatmam lazım. Başka türlü içinden çıkamayız. Ne vahşetler yaşandığını göreceksiniz. Bu
ülkede hakim olduğunuza utanacaksınız. İnsan olduğunuza utanacaksınız.
Ben utandım. İnsanlık vicdanı, ahlakı taşıyan herkes utanır. Ben utandım. Aylarca uyuyamadığımı
hatırlıyorum. Neler yaşandı, biz anlatamadık. Dile getirilemez şeyler yaşandı. İnsanların namuslarıyla,
onurlarıyla… Yeri geldiğinde anlatayım. Belgeleriyle, bilgileriyle anlatayım.
**

Şunu da demişim mesela. Cumhuriyet gazetesindeki açıklamam:

“Devlet operasyon yapabilir. Sivil yerleşim yerlerini bu şekilde yıkmak savaş suçudur. Devlet, elinde silah bulunana karşı hukuk çerçevesinde operasyon yapabilir. Ama sivilleri katledemez, sivil yerleşim yerlerini yıkamaz.”

İddianamede bu açıklamayı bulamazsınız mesela. Devletin güvenlik güçlerini katil ilan ettiğim, bu
şekilde örgütün propagandasını yaptığım, hendek, barikattakileri savunduğum, bunların hepsi. FETÖ
bunu yaptı da, bu dönemin savcıları bunları nasıl yaptılar? Halen görevdeler. Vicdanları bunu nasıl
kaldırıyor? Cizre’de görevdeydi bu savcılar. Diyarbakır’da görevdeydiler. Onlar da duydular, onlar da
gördüler. Siz duymadınız, gazete ve televizyonlar aktarmıyordu çünkü. İzleyemiyordunuz. Ama orada
yaşayan gördü bunu. Neler yaşandığını kulaklarıyla duydu.
**

Benim Diyarbakır’daki evim Sur’a 10 km uzaklıktadır neredeyse. Aylarca çocuklarım, eşim, evde
bulunduğum dönemde ben, uyuyamadık. Tank atışlarının seslerinden. Doğup büyüdüğüm evler,
mahalleler yıkılırken, her gün oradan bir çocuğun cenazesi, bir sivilin cenazesi, mahalleden bir yaşlının
cenazesi çıkarken herhalde bir tek ben görmüyordum. Bana bu soruşturmayı açan savcı da
görüyordu. Bunu nasıl yaptılar, anlayamıyorum.
**

Bizi bu şekilde suçlarken, birkaç ay sonra ülkede darbe yapacak olan bu katillerin orada insanlarımızı
katledişlerini nasıl izlediler, inanamıyorum; bir hukukçu olarak inanamıyorum.
Cemaatçi, FETÖ’cü şucu bucu yaptı da, bu savcılar nasıl yaptı anlamıyorum. Ve bir de yasa çıkardılar
parlamentodan. Çünkü kendilerini güvenceye almak istediler. Dediler ki, biz sivil yerleşim yerlerinde operasyon yapıyoruz, sivil kayıplar olabilir. Sivil yerleşim birimleri yıkılabilir. Yarın bir gün bizi bundan
sorumlu tutabilirsiniz. Cumhurbaşkanı’nın talimatıyla, AKP Hükümeti bunlara özel dokunulmazlık
yasası çıkardı, şehir operasyonları devam ederken. Orada ortaya çıkabilecek hiçbir idari sorumluluk
güvenlik güçlerine atfedilemez diye. Bu nedenle yargılayamazsınız onları artık.

Parlamentoyu bombalayan Kürtleri mi, sivilleri mi öldüremeyecek

15 Temmuz’da parlamentoyu bombaladığına inanıyorsunuz, ama hendek, barikat olaylarında Cizreli
76 yaşındaki bir Kürt kadınını öldürmüş olmaları ihtimali kabul görmüyor. Bu nasıl bir anlayıştır ya?
Bu adamlar parlamentoyu bombalayabiliyor, Kızılay’a bomba bırakabiliyor da, herkesin gözlerinin
uzağında, sokağa çıkma yasağının olduğu, hiç kimsenin orada ne olup bittiğini bilmediği bir yerde,
Kürtleri mi öldüremeyecekler yani. Hiç mi ihtimal yoktu? Tek biriyle ilgili soruşturma yoktur. Yüzlerce
sivil katledildi, yüzlerce. Yakıldı. Diri diri yakıldı.

**

Kayıtlarıyla size dinleteceğim burada.
Umarım kabul edersiniz, burada ses kaydını dinletiriz. Çünkü telefonun bir ucunda bodrumda “Şu
anda ateş ediyorlar, çıkamıyoruz” diyen DBP Parti Meclisi üyesinin sesi var, yanmış cenazesi
tanınmadığı için, ailesi tarafından aylar sonra DNA ile tespit edilebilen kişinin sesi var. Telefonun bu
ucunda bir milletvekilimiz, bir ucunda Bakan var. Yine de onu o bodrumdan çıkaramadık. Diri diri
yaktılar. Telefondaki çığlıkları kayıtlıdır. Herhalde onları, burada herkesin huzurunda dinletemem
sizlere, sunacağım, sizler dinlersiniz.
**

15 Temmuzu yapanlar, niye Şırnak’ta, Silopi’de tek bir hukuk ihlali yapmamış olsunlar

Bunları yaptılar. Niye yapmasınlar? Bu ülkeye 15 Temmuz’da bunu yapanlar, niye Şırnak’ta, Silopi’de
tek bir hukuk ihlali yapmamış olsunlar? Tek bir tane. İhtimal midir? Hiçbiri yargılanmıyor. Kim
yargılanıyor? Bunları ortaya çıkaran, teşhir eden, üstüne giden, yapmayın diyen, katilsiniz diyen
yargılanıyor. Ama katilin kendisi, 15 Temmuz olmasa şu anda madalyası göğsünde kahraman
komutan, Cizre-Nusaybin operasyonlarının kahraman komutanı diye madalyayla dolaşıyor olurlardı.
Muhtemelen Saray’da kendilerine madalya takdim edilmiş olurdu. Ki bir kısmına, isim verilerek de
teşekkür edildi o dönemde. Adem Huduti başta olmak üzere.

O katillere teşekkür edilirken biz kahrolduk

Biz kahrolduk. Kusura bakmasın kimse, kahrolduk. O katillere teşekkür edilirken, kahrolduk. Devletin
hukuku vardır. Biri eline silah alır, devlet hukuk içinde hareket ettiği için devlettir, o kişi hukuk içinde
hareket etmediği için yasa dışı örgüttür. Ona müdahale ederken, kanunun sana verdiği yetkiler
çerçevesinde müdahale edersin. Biz bunu söyledik, bunu savunduk. Bizi dinlemiyorsanız, diyalogla
çözemiyorsak, izin veriyorsanız sivilleri böyle katletmeyin. Ve onlara açık açık teşekkür edildi bu
ülkede, o katillere.
**

15 Temmuz’da ortaya çıktı. Halen inanmıyorlar, insanlar halen Cizre’de bunların sivilleri katlettiğine
inanmıyorlar. Çünkü Türkiye toplumu Cizre’de ne oldu, ne bitti bilemedi. Biz bildik. Sadece biz bildik.
İnsanlığımızdan utandık.

**

Ama bunlar ortaya çıkacak. Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taşıdık, Birleşmiş Milletler’e de taşıdık.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de taşıdık. Tamamı da kaydedildi. Avukatlarımız hepsini
belgeledi. Otopsi raporlarından kimyasal incelemeye kadar. Tanık beyanlarından video görüntülerine,
fotoğraflara kadar. Hepsi belgelendi. Bunların bir kısmını da sizlere yeri geldiğinde anlatmaya çalışacağım.

Genelkurmay Çatı Davası iddianamesine bakın

Öğleden önceki duruşmada demokratik özerkliğin partimiz açısından, şahsen de siyasi düşüncem
açısından ne anlama geldiğini anlatmaya çalıştım. Akabinde bazı ilçelerde hendek ve barikatlar ortaya
çıkınca parti olarak benim başkanlığımda bir heyetle çok sayıda ilçeye yaptığımız ziyaretlerde ve
mitinglerdeki konuşmalarımı hatırlattım. Ve o dönemde özellikle ortaya çıkan ağır hak ihlallerinin ört
bas edildiğini, hatta bir kanun çıkararak bu kişilere, yani sivil katliam yapan, işkence yapan, insanlık
onuruna aykırı muamelede bulunan güvenlik görevlilerine muafiyet sağlandığını hatırlattım.
Şimdi avukatlarım talep kısmında da belirtecekler. Yanılmıyorsam, Ankara 17. Ağır Ceza
Mahkemesi’nde de devam eden bir darbe davasında, Genelkurmay Çatı Davası’ndaki iddianamede şu
şekilde iddialar ve ithamlar var yargılanan sanıklarla ilgili. Özellikle hendek, barikat döneminde
şiddetin artması, yıkımın artması, halk tepkisinin artması için o bölgede görev yapan sanıkların özel
gayret sarf ettikleri. Bu şekilde ülkede bir siyasi irade ve idare boşluğu görüntüsü oluşturmaya
çalıştıkları, ordunun inisiyatifi ele geçirdiği izlenimini yaratmaya çalıştıkları, hukuku ve hukukun
gerektirdiği yetkileri aşarak, aşırı güç kullanarak, aşırı güç kullanma sureti ile sivil yerleşim yerlerini
tümden yıkmak sureti ile ülkeyi darbe koşulları ortamına hazırladıkları suçlaması var. 17. Ağır Ceza
Mahkemesi’nde Genelkurmay Çatı Davası.

İddianameyi okumadım. Avukat arkadaşlar bilgi olarak aktarıyorlar. Belki talepler kısmında avukat
arkadaşlarım ifade ederler. Mahkemeniz belki de hakimdir. İddianameden bilgi sahibidir. Ama
istenirse ve orada incelenirse, belki orada bu kişilerin gerçek amacının ne olduğu veya bir taşla kaç
kuş vurmuş olduklarını, tabiri caiz ise, daha iyi anlamış oluruz. Çünkü o dönemde bakın parlamentoda,
Genel Kurul kürsüsünde konuşma yapan arkadaşlarımın konuşmaları var. Onları da getirteceğim,
mahkemeye sonraki celselerde sunacağım.

Arkadaşlarım şunu söylüyor. Genel Kurul kürsüsünde konuşuyorlar. Diyorlar ki, örneğin İdris
Baluken’nin konuşması var:
“Şu anda Cizre’de, Diyarbakır Sur’da sokağa çıkan tanklar, yarın bir gün İstanbul’da sokağa çıkar. Eğer
siz oraya o kadar inisiyatif tanırsanız, gereksiz yere, iç harekatta yurttaşa karşı tank kullanılmasını bu
kadar rahat bir şekilde desteklerseniz ve bunlara da korunacağı şekilde, her türlü suçtan muaf
olacakları şeklinde bir yasa çıkarırsanız, ülkeyi ordu vesayeti ile darbe koşullarına götürürsünüz.”
Tutanaklar yine yerinde. Meclis tutanaklarına bakacağız.
(AKP sıralarından sataşmalar) “Sen önce terörün hesabını ver. Sen önce hendek, barikatın hesabını
ver. Sen ordumuza laf etme askerimize, polisimize. Sen kimsin?” (Sataşmalar devam ediyor).

**

Dinlemek isteyen kimse yok ki karşımızda. Anlamak isteyen kimse yok ki. Şimdi biz bu hendek, barikat
meselelerinde, olayları vakaları, internet sitelerinden, sosyal medyadan okumadık. Bizatihi, sokağa
çıkma yasağı, giriş çıkış yasağı olduğu için hiç değilse ilçelerin sınırından, dışından bizatihi gidip
gözlemlemeye çalıştık. Duyduk, oradaki insanlarla konuştuk. O yerelde bulunan sivil halk ile telefon
görüşmeleri yaptık. Bunların bir kısmını da kayıt altına aldık. Delil olarak kullanılmak üzere.
Durum şuydu: Şimdi bir devlet, egemen bir devlet kendi sınırları içerisinde münhasıran silah taşıma
yetkisine sahip tek kolluk gücünü oluşturma hakkına sahiptir. Bunun dışında herhangi bir silahlı grup
yasa dışı olur, efendim çete olur, terör örgütü olur, mafya olur, kim olursa olsun hukuk çerçevesinde
müdahale edilir. Yasalar bunun sınırını çizmiş. Polis kanununda var. İşte Jandarma kanununda, iç
tüzüğünde var. Ha keza Kara Kuvvetleri eğer iç harekâtta kullanılacaksa, bunun şiddet kullanma, yani
devlet şiddeti ve zoru kullanmasının sınırları var. Bu tümüyle şiddeti bertaraf etmeye uygun araç ve
vasıtalarla, orantılı bir şekilde, mümkün olan en az yurttaşa veya işte silahlı mukavemette bulunan
kişilere, şahıslara en az zarar verecek şekilde bertaraf edilmesidir. Hukuk çerçevesinde bu
yapılmalıdır. Her vaka da ayrı ayrı incelenmelidir. Yetki sınırı aşılmış mı, silah kullanma sınırı aşılmış
mı? Bunların incelenmesi lazım.
**

Kara Kuvvetlerine ait tank, paletli tank, bir tane de değil onlarca tank, Diyarbakır gibi 1 milyon 200 bin
nüfuslu bir şehrin merkezinde 3 ay boyunca atış yaptı, paletli tank. Şimdi normal mantıkla bakan bir
insan, parlamenter, bir hukukçu, bir gazeteci, yani Ankara’dan İstanbul’dan da baksa orada bir
tuhaflık olduğunu düşünmesi lazım. Onlarca paletli tank bir büyük şehrin merkezinde 3 ay 4 ay nasıl
her gün onlarca atış yaparak, top atışı yaparak nasıl bir operasyon yürütüyor? Acaba sınırları aşıyorlar
mı? Sadece gerçekten tank atışıyla mı bu operasyon yürütülebilir, durdurulabilir? Yoksa burada bir
yetki aşımı ya da orada başka bir niyet mi var?

6-8 Ekim olayları darbe koşulları oluşturmanın bir denemesiydi

Bizim gördüğümüz şuydu. Ordu, özellikle Kara Kuvvetleri sahaya inmemek için direndi. Neden? Yasa
istiyoruz dedi. Önce kendilerini güvene almak istediler. Genelkurmay Başkanı’nın açıklamaları var. Biz
sivil yerleşim yerlerine Kara Kuvvetlerini, işte tank, paletli tank gibi ağır zırhlı araçları sokarsak, sivil
yerleşimde siviller zarar görebilir. Dolayısı ile biz bu riski almak istemiyoruz. Akabinde yasa çıkarıldı ve
inisiyatif orduya geçti. Peki, ordu dediğimiz bir bütün müydü? Bütün olmadığı zaten ortaya çıktı.
İşte ülkede bir darbe mekaniği, darbe koşulları nasıl oluşturulur, 6-8 Ekim olayları bunun bir
denemesiydi. Hendek, barikat olaylarında sorunun çözümüne gelince; orada bir sorun yok mu, var;
egemen devletin işte hukukun ihlali yok mu, var. Düzeltilmesi lazım. Fakat bunun tek yolu paletli tank
değil herhalde. Mesela bizim yapmaya çalıştığımız diyalog bir yöntemdir. İkna bir yöntemdir. Olmadı
askeri operasyon, polis operasyonu hukuk çerçevesinde başka bir yöntemdir.
**

Ama nasıl bir hafta on gün içerisinde paletli tank aşamasına geçildi? Niyetleri gerçekten hendek,
barikatı kapatmak mı? Oradaki silahlı grupları etkisiz hale getirmek mi? Yoksa Türkiye’de ordu
şehirlere indi, şehirlerde tank var, siyasi inisiyatif zayıfladı, ordu inisiyatif aldı görüntüsünü
oluşturmak mı? Bunun iyi hesap edilmesi gerekiyordu. O günlerde Meclis kürsüsünden arkadaşlarım bunu ifade ediyordu. Ben basın toplantıları ile bunu anlatmaya çalışıyordum. Ya bu kadar heves ile,
heyecan ile Türkiye’nin önemli bir kısmı oradaki yıkımı nasıl destekleyebilir? Oradaki yıkıma karşı
çıkmak hendek, barikatı desteklemek değildir ki. Hendek, barikatı hep birlikte eleştirelim ve çözüm
bulalım. Oradaki insanlar bizim yurttaşlarımız, düşman değiller.

Vatandaş TCK’nın Ceza Muhakemeleri Kanunu’na göre yargılanır. Cenevre Savaş Sözleşmesi’ne göre
yargılanmaz, düşman değil çünkü. Suçlu varsa, kanunu uygular, kanunun dışına kim çıkarsa, o da suç
işlemiş olur.

Orada ağır suçlar işleniyordu o dönem. Cumhurbaşkanı, muhalefet partileri ve Başbakan Davutoğlu
öylesine bir hararetle bunu savunuyorlardı ki: Taş üstünde taş omuz üstünde baş konulmasın. Yüksek
binalar dahil olmak üzere uzaktan atışla hepsini yıkacağız, (Erdoğan’ın açıklaması.)

İşte yargılanıyorlar, suçlu olup olmadıklarını siz belirleyeceksiniz, ama ben şahsen Huduti Paşa
olsaydım, bundan daha ballı bir açıklama düşünemezdim yani. Tam da Cumhurbaşkanı bana “vur kır,
yasa da verdik sana kardeşim, taş üstünde taş koyma; Nusaybin’i mi yıkarsın, Cizre’yi mi, Sur’u mu…
zaten senin artık’’ diyordu. Zaten bu adamlar sana karşı darbe planı içerisinde. Sen de kendi ağzınla,
kendi isteğinle o adamlara “İstediğini yap kardeşim orada. Yak, yık’’ demişsin. Darbe planı herhalde
14 Temmuz’da ya da 13 Temmuz’da yapılmadı, yarın biliyorsunuz ortaya çıkacaktır, ama bütün bunlar
onların safhalarıydı, bir taşla birçok kuş.

Ordu yeniden inisiyatif aldı

İşte sonuna kadar nefret ettikleri HDP’yi yok etmek, özellikle HDP’ye sempati duyan, oy veren Kürtleri
yok etmek Cemaat’in elde etmek istediği bir sonuçtu veya darbecilerin diyelim. Bu yönüyle hükümete
sanki destek oluyormuş, terörle mücadele ediyormuş görüntüsü altında hükümetin altını boşaltmak,
kuyusunu kazmak başka bir sonucu, işte son yıllarda ordunun sivil siyaset karşısında gücünü yitirdiği,
inisiyatifini kaybettiği ve yeniden toparlanma, sivil siyasete karşı güç elde etmek istediği
tartışmalarının olduğu günlerde, yeniden ordunun inisiyatif aldığı günlerin görüntüsünü oluşturdu.
Hükümetin kendilerine güveneceği, Cumhurbaşkanı’nın kendilerine güveneceği, yüzde yüz güven
duyacağı bir izlenim yaratmak, “Çünkü sen ‘vur’ diyorsun, biz öldürüyoruz. Bu kadar bağlıyız sana.’’
Hiç bir şüphe duymayacak şekilde hükümete ve Cumhurbaşkanı’na bağlılık operasyonları yapmak bu.
Evet çok sayıda güvenlik görevlisi orada maalesef yaşamını yitirdi, çok sayıda kendine YPS ismini
veren gençler, silah almış eline, hendek, barikat kazmış, yaşamını yitirdi. Sivil yurttaşlar, olaylarla
hiçbir bağlantısı olmayan, o mahallede yaşayan, bebeğinden yetmiş altı yaşına kadar yaşamını yitirdi.
Onlar acı faturalar, acı sonuçlar, bu insanları geri getiremeyeceğiz. Hepsi de bizim yurttaşlarımız.
Düşüncesi, eylemi suç olur, başka bir konu, ama öldüler, birbirini öldürdüler, siviller öldü vs.
Bütün bunlardan sonra aklı başında bir devlet yönetimi iyi muhasebe yapmalıydı, 6-8 Ekim’de
yapamadığını. Çünkü orada iyi muhasebe çıkaramadılar. Orada ortaya çıkan tabloyu iyi okumadılar.
Dün de anlattım, ucuz bir politikayla “HDP’yi, Demirtaş’ı suçla, gitsin oradan, siyasi rant elde ederiz,
kim yapmışsa yapmıştır canı cehenneme” deyip kapattılar. Ama altında bunların olduğundan hiç
şüphemiz yok. Artık hendek, barikat meselesinde de böyle yaptılar, büyük bir zafer havası yarattılar, insan kendi yurttaşına karşı zafer kazanır mı? Diyarbakır/Sur halen iki üç mahallesi kapalı, giriş çıkışlar
yasak halen, öyle yıkılmış, ancak uçakla inişlerde görebiliyoruz.

**

Doğup büyüdüğüm mahalle yok, devasa boş bir alan dozer, greyderlerle temizlenmiş, bildiğimiz o
tarihi Sur içi uçaktan gördüğünüzde bomboş, çöl gibi. Cizre’nin birkaç mahallesi aynen bu şekilde.
Nusaybin’in büyük üç dört mahallesi bu şekilde dümdüz. Yüksekova’nın iki mahallesi… Bizzat gidip
gördüm, aynen bu şekilde dümdüz… Peki yani bunu yaparken, bu insanlar, Türkiye Cumhuriyeti
yurttaşı olan Kürtler zaten çözüm süreci bittiği için sıkıntılı günler yaşarken, hendek, barikat
gerekçesiyle bunların evini başına yıkıyorsun, yaşadığı yerleşim yerini, işyerini evindeki eşyalarıyla
birlikte havaya uçuruyorsun, bunun devletle olan aidiyet bağının acaba yeterince kopmadığını
düşündüğün için, daha fazla kopsun diye mi yapıyorsun, sorulması lazım.
**

Öylesine büyük kırılmalar yaşandı ki, Mecliste yaptığım konuşmaları burada uzun uzun
okumayacağım. Ben 44-45 yaşına geldim, bütün gençlik yıllarım sıkıyönetim ve OHAL dönemi ile geçti.
2002’ye kadar, 2002’de kaldırıldı. Birçok duygu kırılmasının yaşandığı anlara tanık oldum siyasi
hayatımda da, ama o dönem yaşanan kadar siyasi kırılmayı hiçbir zaman görmedim.

Kürtlerin duygu kırılması

Biz bu devletin gerçekten yurttaşı mıyız? Bizim yurttaşı olduğumuz, vergi verdiğimiz devlet günü
geldiğinde bize bunu yapacak ve kimse hesap sormayacak mı? Ben 6 milyon oy almış bir partinin
Genel Başkanı’ydım ve her yerde teşkilatımız vardı; şahsen de gittiğim yerlerde insanlar yakama
yapışıp bunu soruyorlardı. Niye bunun hesabını sormuyorsunuz? Tamam biz devleti eleştiriyoruz,
hükümeti eleştiriyoruz, daha doğrusu politikalarına karşıyız, fakat düşman değiliz, bize bugün bunu
yapan yarın ne yapacak?

**

“Siz nasıl barış diyeceksiniz?” bana sordukları soruydu. Nasıl barışı savunacaksınız? Barış demenizi
istemiyoruz. Aynen bu şekilde cümleler ediliyordu. Yani duygu kırılması hesaplanan bir şeydi. Elde
edilmek istenen sonuçlardan biriydi. Dedim ya; bir taşla birçok kuş vurulabilecek bir şekilde
operasyon planlandı, hani hendek, barikatı kazanlar bunu öngördüler mi veya bütün olayların bu
kadar büyüyeceğini öngördüler mi, bilemem.
**

Hiç biriyle ne diyalogumuz olabildi, ne de sonlanması için şahsen ben girişimde bulunabildim. Başka
arkadaşlarımı görevlendirdim, girişimde bulundular. Bazı yerlerde çözdüler, onu anlatacağım, ama
neticede Türkiye Cumhuriyeti Devleti Anayasa’da bir hukuk devleti olarak belirlenmiş. Devlet aylarca
hukuku askıya aldı. İnsancıl hukuk dediğimiz hukuku askıya aldı, insan hakları ilkelerini askıya aldı,
Anayasa ve TCK’da suç olarak tanımlanan bütün hak ihlalleri dediğimiz kuralları askıya aldı, herkesin
gözünün önünde gerçekleşti. Hala da toparlandığını düşünmüyorum.
**

Ben bir buçuk yıldır Edirne’de bir hücredeyim, ama çok sayıda mektup da alıyorum, takip etmeye
çalışıyorum. Birçok şey halen toparlanmış değil, duygu kırılması… Yani şöyle anlaşılmasın; insanların
tamamı hendek, barikata destek bekliyordu, orada operasyon yaptın, duygu kırılması. Hayır, insanlar
hendek, barikatı da eleştiriyordu. Aynı duygu kırılmasını yaşayanlar onun da kapanmasını istiyorlardı,
ama bunu da hak etmedik diyorlardı. Başımıza bunun gelmesini hak etmedik diyorlardı.
**
Bununla ilgili bütün bu hendek, barikat sürecinde arkadaşlarım, bizler, operasyonlar devam ederken
parlamentoda araştırma önergeleri, soru önergeleri verdik, konuşmalar ve görüşmelerle bunları
durdurmaya çalıştık. “Burada bir felaket var, siz farkında değil misiniz ne olduğunun veya ne
olacağının” dedik. Hiçbir uyarımızı dikkate almadılar. Yaptığımız konuşmaların tamamı da fezleke
olarak arkadaşlarıma ve bana geri döndü. Ve biz bunlardan yargılanıyoruz. 9-10 tane fezleke sadece
bu açıklamalarım ile ilgilidir.

Dertleri 7 Haziran’da kaybettikleri iktidarı geri almaktı

Bizi şu pozisyona sokmaya çalıştılar; tabanımızla karşı karşıya getirmeye çalıştılar, kendisine oy vermiş
insanların evi yıkılırken veya top atışlarıyla iş yerleri yaşam alanları yıkılırken sahip çıkamayan parti
pozisyonuna sokmaya çalıştılar. Kendi tabanımız nezdinde bu şekilde karşı karşıya getirmeye çalıştılar.
Demokratik özerklik projesini inkar eden, kendi siyasi programına sahip çıkamayan parti pozisyonuna
getirmeye çalıştılar, hendek, barikatın sorumlusu parti pozisyonuna getirmeye çalıştılar.

**

Bütün bu olup bitenlerden elde etmek istedikleri siyasi sonuç en nihayetinde 1 Kasım seçimlerinde
hızlı ve etkili bir sonuç almak, 7 Haziran’da kaybettikleri iktidarı yeniden elde etmek, sonrasında da
yaratılan şiddet, korku ortamı üzerinden de iktidarını sağlama bağlamak. İktidar bunun peşindeydi.
Halka ne oluyor, kim kuyusunu kazıyor? Ne bunu düşünecek haldeydiler, ne de ülkede olup bitenleri
okuyabilecek siyasi yetenekleri ve basiretleri vardı.

**

Açıklamalarda sıkça geçeceği için göreceksiniz, ama 28 Aralık 2015 tarihli El Cezire internet sitesinin
bir kısmında röportajı yapan gazeteci soruyor: ‘‘Direnişi büyüteceğiz açıklamanız ve birkaç gün önce
de söylediğiniz barikatların arkasındakilerin ellerinde hafif silahlar var sözleri şiddeti meşrulaştırdığınız
gerekçesiyle eleştiri konusu oldu, ne demek istediniz?’’

Ben de bu röportajda şunu demişim. Her iki cümle de böyle bağlamından ayrı düşünülürse, tabii ki
başka anlamlara gelir. Birincisinde, halk ne kadar barışa sahip çıkarsa şiddeti o kadar hızlı durdururuz.
Dolayısıyla biz bu savaş politikalarına karşı direnmeliyiz dedim. Direnişi büyütelim derken de sivil halk
eylemleri, zılgıtlar, kim nasıl katılıyorsa diye bir çağrı yaptım, gidelim hepimiz barikatların arkasında
savaşalım anlamında bir direniş çağrısı yapmadım, kimse de böyle anlamadı. Bu, savaşa karşı bir
direnişi büyütme çağrısıydı, hala da ısrarcıyım, tekrarlıyorum demişim.
**

Fezlekelerin birçoğunda bu kullanıldığı için, yeri geldiğinde tekrar açıklayacağım, ama bir şey de ifade
etmişim, bu barikatların arkasındakilerin ellerinde hafif silahlar var. Bir soru soruldu bana ve dendi ki,
siz oradaki yıkımlardan güvelik görevlilerini sorumlu tutuyorsunuz, ben de dedim ki paletli tank, daha
ağır silahlar kullanan güvenlik güçleri, barikatların arkasındakilerin ellerinde de hafif silahlar var, tankmank
yok, dolayısıyla tank atışıyla yıkılabilecek o yüksek binalar, büyük cami kubbeleri gibi yerler nasıl
oluyor da bu hafif silahlarla yıkılıyor? Demek ki, tank-top atışı yapılıyor, o yüzden. Onların elinde hafif
silahlar var, onlar masumdur, onların silahı hafif silahtır, dolayısıyla normaldir anlamında bir açıklama
değildi, bunu bile soruşturma konusu yaptılar. Şimdi insan ancak art niyetle veya ön yargı ile
düşünürse bu şekilde sonuçlar çıkarabilir. Röportajda altını çizerek belirtmek zorunluluğu hissetmişim
ki, ilgili fezlekeler geldiğinde ben detaylarıyla sizinle tekrar paylaşacağım.

**

Şimdi yine genel değerlendirmeme devam edeyim, çünkü her fezlekeye ilişkin ayrı ayrı uzun
değerlendirme yapmayacağım, ki atıf yapayım bu savunmanın genel kısmına, sadece bu hendek,
barikatla ilgili fezlekeler on tane çünkü.

Silvan hendekleri nasıl çözüldü?

Peki hendek, barikatlar kazıldığında şehir sokaklarında, mahallelerinde çatışmalar yaşandığında biz
oturup izledik mi? İlk yaptığım şeyi söyledim; 12-13 ilçeyi gezip miting yaptık, kapatın, durun biz varız,
dedik. Kimse silah kullanmasın diye gençlere çağrı yaptık, halk toplantılarıyla ikna etmeye çalıştık vs.
olmadı.
**

Sokağa çıkma yasakları ilan edildi, bazı yerlerde sokak çatışmaları başladı, bazı yerlerde hızla yayıldı ve
en nihayetinde o sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş yerlere ne kimse girebildi ne çıkabildi, orada olanlar
orada kaldı, dışarıda olanlar dışarıda kaldı. Kiminde sokağa çıkma yasağı üç gün sürdü, kiminde dokuz
gün. İlk etapta altı gün sokağa çıkma yasakları kaldırıldı, arkasından bir hafta on gün sonra kesintisiz
üç ay, altı ay, beş aya varan kesintisiz sokağa çıkma yasakları ilan edildi. Biz bu süre zarfında, her
fezlekede yine ayrıca değineceğim, ama şunları yaptık. Örneğin Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde de
hendek, barikat kazılmıştı, nasıl çözdük orada peki? Silvan Kaymakamı, Diyarbakır Valisi, onların da
milletvekillerimiz üzerinden talepte bulunmaları sonucunda bana bir yol açtı, dendi ki biz Silvan’da bir
diyalog ortamı kurabilirsek, ikna edilmelerini istiyoruz; hay hay dedik, biz de bunun için çaba sarf
ediyoruz.
**

Diyarbakır milletvekili arkadaşlarım Nimetullah Erdoğmuş, Altan Tan, hatırladığım o gün
görevlendirdiğimiz arkadaşlar Diyarbakır Valisi ile, biz de Ankara’da Efkan Ala ile görüşme yaptık.
Onlar Vali’yle, Silvan Kaymakamı ile görüşme yaptılar, sokağa çıkma yasağı olmasına rağmen ve giriş
çıkış yasağı olmasına rağmen milletvekillerinin ilçe binamıza gitmesine izin verildi. Yöneticilerimiz
çağırıldı, orada kendileriyle görüşüldü, ne yapabiliriz dendi, mahalledeki insanlara, hem sivil insanlara
hem de elinde silah bulunduranlara nasıl ulaşılabilir ve Eşbaşkanımızın da bu konuda girişimleri var
Ankara’da.
**

Biz burada çatışma olmadan hendek, barikatların kaldırılmasını, kendiliğinden sorunun çözülmesini
istiyoruz. Diyarbakır milletvekilleriyiz, Silvan halkının da böyle talebi var biliyoruz. Parti ilçe
teşkilatımız da bu konuda elinden gelen gayreti gösterdi. Böyle bir girişimde bulundular. Detayları
ben tanıklar geldiğinde dinleteceğim, uzun uzun anlatsınlar size ne tür girişimde bulundular.
Silvan’da, yerelde yani, o Silvan İlçesi’nde operasyondan sorumlu askeri komutan, rütbesini
hatırlamıyorum, bilmiyorum, tanıklarım detaylı anlatır size ama, onun da bu konuya sıcak bakması
sonucunda diyalog kuruldu, mahalleler ve tümü benim bilgim dahilinde ve Ankara’dan da bizim
koordine etmemizle kısa sürede bir uzlaşma sağlandı ve biz tamam hendek, barikatları kapatıyoruz
dediler.
**

Güvenlik güçleri mahallelerden geri çekildi, akşama doğru veya ertesi gün tam hatırlamıyorum haber
geldi, dediler ki, Silvan’da hendek, barikatlar kapatıldı. Televizyonda görüntüleri vardır. Güvenlik
güçleri, tank vardı, çünkü ilk Silvan’a gelmişti, atış yapmadı bildiğim kadarıyla. Tanklar, askeri zırhlı
araçlar Silvan’ın ana caddesinden tekrar Silvan çıkışına, kendi kışlalarına döndüler ve Silvan’da hendek, barikat kapatıldı. Çatışma olmadı, Silvan’da bir yıkım da olmadı, ciddi bir kayıp olmadı, küçük
çatışmalar yaşanmıştı, kaç ölü yaralı var bilmiyorum, ama öyle büyük bir çatışmaya dönüşmemişti. Bir
mahallede yanılmıyorsam bir çatışma yaşanmıştı. Böyle çözdük.
**

Sur’da çözümü kimler engelledi?

Biz aynı şeyi Sur için yapalım dedik. Dönemin Diyarbakır Valisi’ni tanık olarak isteteceğiz, mutlaka
çağırmanız lazım, mutlaka. Sur Kaymakamı, Silvan Kaymakamı. Sur için de yapalım dedik. Bakın
deneyelim, başarır mıyız başaramaz mıyız, fakat hani oranın milletvekilleri, Diyarbakır milletvekilleri
mahallelere gönderebildikleri kişileri göndersinler, bir şekilde aracılarla haber ulaştırsınlar, bizim bu
konudaki isteğimizi söylesinler, halkın beklentisini söylesinler.
**

İşte Diyarbakır Valisi, operasyonu yürüten komutan, güvenlik güçleri de bütün bu diyalog süreçlerinde
önünü açacaksa, geri çekilecekse bunu da hemen kapatsınlar. Bu mesele şehir yıkılmadan, insanlar
artık ölmeden diyelim ki, hendek, barikat meselesi Silvan’da olduğu gibi sonuçlandı. Diyarbakır’da da
sonuçlandı diyelim, biz de en azından diğer ilçelerle ilgilenmeye başlayalım. Dönemin Diyarbakır
Valisi, ismini hatırlayamadım bir türlü, çok özür diliyorum, Hüseyin Aksoy. Hüseyin beyin gayretleri
oldu bu konuda. Yani Diyarbakır milletvekillerimiz onu tanıdı, kendisi de inisiyatif kullanmaya çalıştı.
Fakat Sur’da, özellikle Sur’da ciddi bir güvenlik duvarı ile karşılaştı. İçişleri Bakanı dahi aşamadı.
Çünkü operasyonu yürüten komutan bizzat o, kendisiydi. En üst rütbeli komutan oydu. Hani Silvan’ı
da öyle hızlı bir şekilde arkadaşlar büyük bir şeyle başardılar ki, herhalde müdahale edemedi diye
düşünüyorum, yoksa onu da engellerdi. Fakat Sur’da asla buna izin vermeyiz dediler. Vali’nin kendisi
ikna etmeye çalıştı. Diyarbakır Valisi kendisi, ben kendisi ile doğrudan görüşmedim, Nimetullah
Erdoğmuş, Diyarbakır milletvekilimizdir, kendisi ile temas halindeydi sürekli.
**

Biraz kamuoyu yaratılsa, aslında belki sokağa çıkma yasağı kaldırılabilse, hani siz de tekrar temasa
geçseniz vs. Sur da çözülse. Çünkü Sur da Diyarbakır’ın tarihi bir ilçesi, merkez bir ilçe, insanlar da
bunu istiyor. Ben günlerce kamuoyu yaratabilmek için efendim yürüyüşler yaptım, çağrılar yaptım,
açıklamalar yaptım. Bunların tamamı fezlekelerde de deniyor ki; hendek, barikata destek yürüyüşü.
İşte Cuma namazı sonrası hem ben, hem Nimetullah Bey, kendisi emekli müftüdür aynı zamanda,
Cuma namazını o kıldırdı, hem bir Cuma hutbesinde çağrı yaptı, ben de çıkışta otobüsün üstünde bir
çağrı yaptım. O da fezlekeye dönüşmüş.
**

Çağrıların da tamamı, herkes bu ateşe bir damla su döksün, bu yangını söndürelim, barış içindir, işte
sokağa çıkma yasağı kaldırılsın, ölümler durdurulsun diye uğraşıyoruz, halkımızı da bu konuda duyarlı
olmaya davet ediyoruz. Başka bir etkinlikte de bir gün ve saat belirledik. Diyarbakır’ın her yerinden,
yani artık 6-8 Ekim’de hani sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer misali, altını çize çize tek bir
şiddet eylemi olmadan, tek bir provokasyona mahal vermeden, Diyarbakır’ın her yerinden Sur
ilçemize doğru sokağa çıkma yasağının kaldırılması talebiyle yürüyüş yapılsın. Bu da ayrı bir fezlekedir.
Bunların tamamı biz diyalog kurabilelim, işte orada sokağa çıkma yasağının kaldırılması konusunda en
azından güvenlik bürokrasisi ikna edilebilsin diyedir. Sanki sivil bürokrasi buna razı fakat güvenlik
bürokrasisini aşamıyorlar. Hani biz de bir kamuoyu oluştursak, bunun önü açılacak gibi bir şey var. O
dönemde Ticaret Sanayi Odası, Diyarbakır Barosu, İHD, Mazlum-Der gibi insan hakları örgütleri ve çok sayıda başka sivil toplum örgütleri girişimde bulunuyorlar. Hepsi sokağa çıkma yasağı kaldırılsın, biz
de heyet gönderelim oraya, biz de diyalog kuralım diyor. Hani Sur yakılıp yıkılmasın, çünkü getirilen
savaş araçları öylesine bir dizilmiş ki tüm ilçenin etrafına, her biri bir defa ateş yapsa şehir yıkılacak
gibi duruyor. Ki üç ay boyunca ateş yaptılar ondan sonra. Çözemedik izin vermediler.

Efkan Ala: Orada anlaşılamayan bir şey var

Bakın Efkan Ala’nın kendisi aynen şunu söyledi. Tanıklarım dinlenecek, ki Efkan Ala dediğim gibi
mutlaka gelmeli. Yani ben burada bilmem 150 yılla yargılanırken, o kendisi İçişleri Bakanı’yken,
birlikte bu kadar görüşme yapmışız, uğraşmışız, çalışmışız. Tamam, kendisi sanık olmasın da tanık
olsun.

Kendi beyanı şudur, Mecliste Darbe Komisyonu’na verdiği ifadede vardır. Diyor ki, milletvekilimiz
Mithat Sancar’a yüz yüze ifadesinde de diyor ki, ‘ya hocam beni bile dinlemeyen kişiler var orada,
Cizre’de, Sur’da. Kontrol altına almaya çalışıyoruz’ diyor. ‘Beni dinlemiyor adam’ diyor. ‘Şuraya
diyorum ambulansla girecek, orada sivil yaralı var alacak, ambulansı sokamıyorum oraya. İçişleri
Bakanı olarak bunu yapamıyorum’ diyor.

Meclis komisyonunda Mithat Sancar bizim adımıza komisyon üyesi olarak soruyor: 2011’de KCK
operasyonları var, bugün herkes onların Cemaat’in operasyonu olduğunu söylüyor, ama siyasi
sorumluluğunu hükümet üstlenmiştir. Biz arkasındayız, demişti. İkincisi, 7 Şubat 2012 MİT fezlekesi.
En son, özellikle son birkaç yıldaki çatışmaların derinleşmesinde, Türkiye’de ortamın bu kadar kanlı ve
acı verici bir hale gelmesinde, Cemaat’in, bu darbeci örgütlenmenin bu duruma gelmesi konusunda
bilgileriniz nedir?

Basın huzurunda kendisine soruyor. Efkan Ala’nın cevabının ilgili kısmını okuyorum. Meclis tutanakları
bunlar: Hocam, Lice’de şu kadar zamandır yol kazılmış. Neden onun tedbirini almıyoruz? Kiminle
alacağım ben? Oradaki Jandarma komutanıyla, Jandarma komutanı bir aydır orada. Olmuş ve haber
vermiyor. O işe göz yumuyor. Hem orada milleti zora sokmak için, hem bizi zora sokmak için. (Yanlış
mı okudum, olmuş ama haber vermiyor.) Oysa 5 dakikalık iş, gittiği zaman, çağırdığı zaman, orayı
hemen doldurabilecek. Bunu görevden alamıyorum.

Başka anlatımlarla birlikte gerisi teferruattı, vardı bazı şeyler. Uygulamadan kaynaklı bazı sıkıntılar
vardı. Uyuşturucu ile ilgili sorunlar vardı, şunlar vardı, bunlar vardı. Ama asıl omurgasını önleyici
tedbirler oluşturuyor, çünkü o gün de dikkat ederseniz, daha devam ediyordu… Mesela 17-25, 17-
25’te bitmedi. O ay, o gece bitmedi. Ama devlette görevli memur olarak ben bu politikaya karşıyım,
eleştiriyorum, memurun kendisi bunu söylüyor. Böyle bir şey olabilir mi? Bir demokraside. Ama
bunlar oldu işte, o zaman biz de onlarla mücadele ettik ve onların gereğini olabildiğince sistem
içerisinde yerine getirdik ki, şu zorlukları elbette hükümet olarak kabul ediyoruz. Orada anlaşılmayan
bir şey var, kabul ediyoruz demiş.

Hükümetlerin eksiği gediği olmaz mı? Tabii ki böyle, ama maksimumu yapmaya çalışıyorsunuz,
sistemin ve müttefiklerinin gücü bazen o kadar fazla oluyor ki, yani sürekli engel teşkil ediyorlar.

Mithat Hoca soruyor bu noktada, eksik kaldı sayın bakan, bu son 1 yılda özellikle savaşı, çatışmayı
körüklemek, gerilimi daha yükseltmek için özellikle…

Efkan Ala: Onu söyleyeceğim hocam.

Mithat Sancar: Bu 2. Ordu ve 7. Kolordu’daki operasyonları…

Efkan Ala: Biz orada – sizler de durumu
yakından izliyordunuz – kaç kez gereksiz birtakım, yani vatandaş aleyhine olabilecek, bizim
politikalarımız aleyhine olabilecek terörle mücadele, ama onu terörle mücadele olmaktan çıkaracak
girişimlerin önlenmesi için kaç kez bizim bizzat, yani hükümet olarak müdahil olduğumuzu siz de
yakından biliyorsunuz. Bunlara ilişkin bunu yaşadık, yani bunlar yaşandı, bunlar yaşanmadı diyemeyiz,
ama yaşandığını bildiğimiz her birine de o anda soruşturma açtık, yani bağımsız, gerçekleri doğru
dürüst ortaya çıkarabilecek soruşturmalar açtık. Bir kısmı da kabul edelim ki, zaten bu 15 Temmuz
darbesinden sonra ortaya çıkıyor.

İçişleri Bakanı’nı dinlemeyen memurlar

Yani, daha öncesinden de bir sürü şeye hiç müdahil olmamışlar. Yani olaylar olmuş, ama güvenlik
güçleri müdahil olmamış. Efkan Ala’nın sözlerini aktarmaya devam ediyorum:

Yani, olabildiğince orada hükümeti de zora sokacak, bu politikalarını da zora sokacak, “İşte, bakın,
çözüm süreci ne menem bir şeydir” dedirtecek şeyleri yapmışlar. Yani, biz o dönemde hiç kimsenin
elinden oradaki yetkisini almadık ki, yani asayiş konusunda, terörle mücadele konusunda, o başka,
bizim uygulayacağımız politika. Onu sabote etmek için orada yapmaları gereken görevi yapmayanların
veya müdahale etmesi gerekirken etmeyenlerin bir kısmı tespit edildi, bir kısmı da belki ileride tespit
edilecek, soruşturmalar açıldı, incelemeler de yapıldı. Böyle bir sorunun olduğu çok açık. Siyasi boyut;
bizim elimizde böyle bir bilgi yok. Yani “Bu darbede darbecilerin elinde şunlar da siyasi kanadıdır,
siyasi boyutudur” diye benim şahsen elime geçmiş bir bilgi yok. Teşekkür ediyorum. İlgili soruya
cevabını vermiş bitirmiş.

**

Efkan Ala’nın Meclis Komisyonunda verdiği beyan. Fakat arkadaşlarımızla yüz yüze görüşmede çok
daha açık ifade ediyor. Sırrı Süreyya Önder’e, Mithat Sancar hocamıza, yani diyordu Cizre’de
dinlemiyor beni adam. Dinlemiyor diyor. Polis, askerden söz etmiyorum, jandarmadan söz
etmiyorum, polis, Emniyet teşkilatının polis memuru, komiser bile değil, dinlemiyor diyor. Emir
veriyorum, Vali’ye diyorum ki, ara şu sokaktan çıksınlar, orada bilmem yaralı var. Günlerce
yaptıramadım diyor, Sur’da yaptıramadım diyor. Peki, İçişleri Bakanı bunun farkında, orada vahim bir
durum olduğunu görüyor, izliyor, gözlüyor. Tabii ki siyasi sorumluluğunu kapatmaz, örtmez.
Kendisinin de, hükümetin de aslında hukuki sorumluluğu var. Yani peki, hiç değilse HDP’lilerin
dokunulmazlığını kaldırırken, elinizi vicdanınıza koyarak oy verseydiniz ya.

Davutoğlu söylüyor, onlar gereğini yapıyordu

Biz bunları eleştirdik diye yargılanıyoruz. Eleştirilerimin tamamı neredeyse buna dair. Hükümetin emri
ile yapılan hiç bir insan hakları ihlalini, zulmü ben sessizlikle onaylayarak geçiştiremezdim. Onurumu,
haysiyetimi yitirirdim. İyi ki de yapmışım o insanların, katledilmesi o insanların o şekilde zulüm
görmesini duyurmuşum. Başka türlü nasıl zulmü önleyebilirdik. Bu kadar yapabildik, ne kadar
önleyebildiysek.
**
Durdurmak mümkün mü? Sivil siyasetçileriz. 12 km dağ, taş asfaltı kapatmıştı panzerlerle, dağ taş
milletvekili arkadaşlarımla Cizre’ye yürüdüm ben. Duracak dedim bu operasyon, duracak dedim,
sokağa çıkma yasağı kalkacak, biz gireceğiz ve ikna edeceğiz, kapattıracağız. Önümüzü kesiyor. İşte
güvenlik güçleri kesiyor, araçla gitmeye çalışıyoruz, önümüzü kesiyor, en son işte yürüyerek dağdan,
taştan yürüdük. Basında vardır o gün, çok çıktı, işte efendim Demirtaş kendini dağa taşa vurdu
bilmem ne. Bir şey yapamıyorduk. Biliyoruz orada bir facia yaşanıyor, ama Türkiye sessiz sakin,
hükümet destekliyor, medya kör, sağır. Bir biz varız, yani oranın seçilmiş vekilleri benim partimden,
belediye başkanı benim partimden. Kamu otoriteleri izliyor, savcı bir şey yapmıyor. Kaymakam ya
onaylıyor, ki bazı kaymakamlar tutuklu şu anda, vali önünü açmış, istediğinizi yapın diyor. Telsiz
kayıtları var, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde bahsettiğim Cizre dosyasında telsiz kayıtları var.
Avukat arkadaşlarımız o dosyayı takip ediyorlar ve AİHM Türkiye’den bütün bunların belgelerini istedi
ve bakanlıktan bir tek belge gönderemediler. Savunma olarak tek bir belge gönderemediler. Ama
avukat arkadaşlarımız belgeleri buldular, çıkardılar.
**

Orada yapılmış güvenlik güçleri arasındaki telsiz kayıtları, deşifre edilmiş çözüm tutanakları. Yereldeki
dosyalardan bulup avukatlarımız AİHM’ye gönderdiler. Diyor ki; küfürlü konuşuyorlar tabii. Bu
Cizrelilerin bilmiyorum bilmem neyini ne yapacağız, taş üstüne taş koymayacağız. Bir tane sağlam
evlerini bırakmayacağız. Telsizle birbirleriyle konuşuyorlar yani. O kadar pervasız, o kadar rahat.
Cizrelilerin, yani teröristlerin falan değil. Başbakan Davutoğlu ne diyordu aynı o tarihlerde? Cizre’yi ev
ev temizleyeceğiz. Ev ev temizleyeceğiz bakın. Yani Cizre’nin bütün evleri terörist evidir ve biz ev ev
temizleyeceğiz. Ahmet Davutoğlu da bunu söylüyordu, oradakiler de bunun gereğini yapıyordu.
O yıkımların siyasi sorumlusu AKP, tetikçisi darbeciler, mağduru da halktır, bizleriz
Bugün sanık pozisyonundayız. Yargılandığım fezlekelerin içerik itibariyle, yani ifade özgürlüğü
meselesini geçiyorum, zaten ifade özgürlüğü kapsamındadır da, sorumsuzluğu da geçiyorum, çünkü
**

Mecliste de ben bu eleştirileri daha sert yapmışım, onları sunacağız daha sonra. Ben bir muhalefet
partisinin lideriyim. Parlamentoda bulunmanın bana sağladığı iki temel sorumluluk ve yetki var. Bir
yasama, iki denetleme. Parlamento içinde yasama yaparım, yasa yaparken leyhte ve aleyhte oy
kullanırım; parlamento içinde ve dışında denetleme yaparım. Soru önergesi, yazılı önerge, araştırma
önergesi, gensoru vs. ile denetlerim; kamuoyu baskısıyla, basın açıklamasıyla, mitingle, yürüyüşle
denetlerim. Milletvekili olarak kamu kurumlarına – yargı kurumları hariç – giderim ve devlet sırrı
olmayan dosyalarda denetim yapabilirim.
**

Örneğin bir vergi dairesinde yurttaş büyük bir haksızlığa uğradığını düşünüyorsa, ben o yurttaşı
yanıma alıp gidip bizzat orada yürütmenin faaliyetini denetleyebilirim, raporlarım, parlamentoya
getirip Genel Kurul’da okuyabilirim. Ya da bir çiftçi mağdur olmuşsa, gider çiftçinin yanında dururum.
Efendim çiftçinin Tarım Kredi Kooperatifi ile mi sorunu var, denetlerim onu. Yani defterini açar
denetlerim değil, müfettiş yetkisi değildir, ama denetim yaparım. Çünkü o yürütmedir ve yürütmeye
bağlı bütün organları, taşra teşkilatlarını parlamento denetleme yetkisine sahiptir. Yürütmenin
işlerini, eylemlerini, kararlarını bir parlamento denetler, iki yargı denetler. Peki, sokağa çıkma yasağı
bir idari işlem midir, hiç şüphesiz. Sokağa çıkma yasağı kararı bir idari işlemdir. Kim tarafından alınır,
yürütme tarafından alınır. Kim denetler, idare mahkemesi, iki parlamento. Yasama yürütmeyi denetler. Asker veya polis operasyonu kararı veya bunun icrası bir idari işlemdir. Teknik açıdan
söylüyorum, bir idari işlemdir.

Hukuka uygun mu değil mi yargı denetler; parlamento denetler.

Ben parlamentoda grubu bulunan bir partinin Eş Genel Başkanı ve lideri olarak hükümetin bu
uygulamalarını orada denetliyorum. Ve yargı bana diyor ki “Sen denetimi bu şekilde yapamazsın;
denetlerken hükümete, güvenlik güçlerine böyle hakaret edemezsin”. Ben de size sormak istiyorum;
örneğin gelip sizin odanıza girip, herhangi bir dosyanızı açıp, “Sen burada nasıl böyle bir soruşturma
yürütmüşsün Hakim bey” diyor muyum? Yasama meclisi üyesi olarak benim böyle bir yetkim var mı?
Sizin yargısal faaliyet yürütürken, denetim yaparken, millet adına yargılama yaparken, doğrudan gelip
sizin o denetim işleminize müdahale hakkım var mı? Yok. Siz nasıl yapıyorsunuz peki? Geliyorsunuz
milletvekiline diyorsunuz ki, “Sen misin bizim kutsal hükümetimizi bu şekilde denetleyen. O’na katil
demişsin, çocuk katili demişsin. Güvenlik güçleri burada sivilleri katletti demişsin. Burada sorun
hendek, barikat değil Kürt sorunu var demişsin.” Ben böyle denetliyorum, benim fikrim bu.

Hükümetin idari eylemi, işlemi bariz bir şekilde…

Hakim: Bizim ağzımızdan bazı şeyleri söyledin, ama bizim böyle bir sözümüz yok Selahattin Demirtaş.
Demirtaş: Heyetinizi kastetmedim.
Hakim: Biz öyle zannettik, o zanla müdahale ettim, teşekkürler.
Demirtaş: Sayın Başkan, belki yorgunluktan kaynaklı bazen kaçırıyor olabilirim, ama biz burada sizinle
şahsi bir dava yürütmüyoruz hiç şüphesiz. Yargı erkini kastediyorum. Yasama ve yargı erki arasındaki
ilişkiyi kastediyorum, tutanağa da öyle geçsin.

Yargı erki bana diyor ki, “Senin yaptığın denetim devletimin hükümetinin onurunu kırdı, benim
güvenlik personelimin onurunu kırdı.” Belki ben hükümetin onurunu kırarak denetlemek istiyorum.
Yaptığı o kadar hata var ki, ben böyle denetlemek istiyorum. Burnunu sürtmek istiyorum. Benim buna
hakkım var. Nezaketle hükümeti denetlemek konusunda görevli yetkili bir devlet memuru değilim ki.
Ben başbakanlık müfettişi değilim ki. Parlamenterim. O benden biraz fazla oy almış yürütme olmuş,
ben ondan biraz az oy alıp yasama meclisi üyesi, muhalefet olmuşum. Yani her konuşmamın bu
açıdan da değerlendirilmesi lazım. Bu konuşmayı yapan bir gazeteci, bir yurttaş değil ki, yurttaşın
daha fazla hakkı var. Ama bizim görevimizdir, bunu yapmadığımız zaman görevi suistimal etmiş
oluruz. Hükümeti denetlerken, yargı gelip bir parlamentere “bu şekilde denetim yapamazsın“
diyememelidir.

Aleni açık terör propagandasının nasıl olacağını siz benden daha iyi bilirsiniz. Bariz bir şekilde şiddet
övgüsü olması lazım, şiddete teşvikin olması lazım; ya somut ya da genel bir terör faaliyetini övücü
cümleler kurmam lazım. Hükümeti terörle mücadelede eleştirdim. Sen burada sivil katlettin,
oradakiler masumdu dediğim zaman, terörün propagandasını yapmış olmuyorum, hükümeti
denetlemiş oluyorum.

Ordu güçleri Cemaat dershanesine yerleşiyor

Evet Sayın Başkan, Cizre’de olup bitenlerle, Efkan Ala’nın bu konudaki beyanlarıyla devam ediyordum.
Mesela, aynı zamanda Cizre’de avukatlık yapan arkadaşımın tanıklığıyla bana ulaştırdığı kısa bir bilgiyi
paylaşmak istiyorum. Hani somutlaşması açısından önemli.

Cizre’de daha ilk sokağa çıkma yasağı ilan edildikten hemen sonra, Kara Kuvvetleri’ne mensup ordu
güçleri Sur Mahallesi ve Yafes Mahallesi’nde karargah komutanı ve komutanın bütün ekibi birlikte
Yafes Mahallesi’nde Fem Dershanesi’nin yurduna yerleşiyorlar. Nur ve Cudi mahallesinde de yine
Cemaate ait bir dershaneye yerleşiyorlar.

Kendisi ordu komutanı, birlikte operasyon yürüttüğü kurmay heyetiyle birlikte karargâh olarak
Cemaat’in iki dershanesinin yurdunu kullanıyorlar. Oraları karargâh haline getiriyor ve 15 Temmuz
sonrası bu iki binaya da el konuluyor. Cizre’de hasar görmeyen nadir binalardandır o, çünkü karargâh
haline getirilmiştir. Yani demek istediğim bizatihi Cemaat’in, FETÖ’nün elemanları kendi dershaneleri,
kendi yurtlarını ordu karargâhı haline getirerek Cizre’yi yakıp yıkıyorlar.

15 Temmuz’da bütün ülkeyi kan deryasına döndürenler aynı kişilerdir. Tutuklular bunlar şu anda.
Darbecilikten yargılanıyorlar. Sadece o mu hayır. Tutanağa geçsin diye tek tek okumak ve saymak
istiyorum.

Cemaatçi ve darbeci komutanlar ve mülki idare amirleri

Bu hendek, barikat operasyonlarında görev alan askeri yetkililer ve bir kısım mülki idare amirleri;
bakın İkinci Ordu Komutanı Orgeneral Adem Hududi, tutuklu şu anda. Özellikle Sur ve Cizre
döneminde kahraman ilan edilmiştir, hatta hükümete yakın medya ana akımda Cizre ve Sur’u
temizleyen komutan, hudutların komutanı Adem Huduti manşetleriyle duyurulmuştur. Aynı medya
darbe girişiminden sonra ‘Cizre için darbecilerin korkunç planı’ diye manşet atıp, Huduti Paşa için de
‘baş vatan haini’ tabirini kullandı. Bölgede darbeden dolayı tutuklanan en üst rütbeli asker Adem
Huduti.

İki, Yüksekova Üçüncü Taktik Piyade Tümen Komutanı Tümgeneral Halil İbrahim Ergin, tutuklu. Ergin, Yüksekova’da sürdürülen ve kentin büyük kısmının yıkılmasına sebep olan operasyonların
komutasının bir numaralı komutanıydı.

Üç, Hakkâri Dağ Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral Ahmet Otal, tutuklu. Yüksekova’da sürdürülen
ve kentin büyük kısmının yıkılmasına sebep olan operasyonların komuta kademesindeydi. Darbe
başarılı olsaydı kurulacak Tuğgeneraller cuntasının içinde bulunacağı iddia edilmiştir iddianameyle.

Dört, İkinci Ordu Kurmay Başkanı Tümgeneral Avni Argun, tutuklu. Adem Huduti ile beraber Cizre, Sur
operasyonlarının komuta kademesinde bulunuyordu.

Beş, Şemdinli 34. Hudut Tugay Komutanı Tuğgeneral Ali Saldur, tutuklu. Yüksekova’da sürdürülen ve
kentin büyük kısmının yıkılmasına sebep olan operasyonların komuta kademesindeydi.

Altı, Yüksekova 3. Piyade Tümen Kurmay Başkanı Albay Mehmet Sezgin, tutuklu. Yüksekova’da
sürdürülen operasyonların kurmay komuta kademesindeydi.

Yedi, Şırnak 23. Jandarma Sınır Tümen Komutanı Tümgeneral Abdullah Baysar, tutuklu. Abdullah
Baysar Roboski Katliamı sırasında, yani 33 Kürt köylüsünün F-16 ile bombalanıp katledildiği Roboski
Katliamı sırasında, Uludere Şenova Tugay Komutanlığı’nda görev yapıyordu. Katliamdan 3 yıl sonra,
2015 Ağustos ayında, Şırnak 23. Jandarma Sınır Tümen Komutanı olarak yeniden bölgeye atandı.
Roboski Katliamından sonra silah bırakan koruculara, “Bunu unutun, kazaydı. Diyelim ki, ben yaptım,
ne olacak. Sizler devlete karşı ne yapabilirsiniz ki” dediği iddia edilen sözleri basına yansıdı. Ve Baysar
Şırnak’ta yürütülen operasyonların komuta kademesindeydi.

Sekiz, Şırnak Çakırsöğüt Jandarma Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral Ali Osman Gürcan, tutuklu. Şırnak, Cizre ve İdil operasyonlarının ana gücünü oluşturan Şırnak Çakırsöğüt Tugay Komutanı Gürcan
için darbe sonrası yandaş medyada Şırnak operasyonları sırasında hainlik yapıp, polis asker
ölümlerine sebep olduğu şeklinde haberler yapıldı. Darbe gecesi darbecilere yardım etmek için
Şırnak’tan 350 (sayı tam duyulmuyor) komando ile Ankara’ya geçmek istediğini itiraf etmişti.

Dokuz, darbe gecesi Diyarbakır’dan askeri uçakla Ankara’ya Özel Kuvvetler Komutanlığı’nı ele
geçirmeye gelen Astsubay Ömer Halisdemir tarafından öldürülen Tuğgeneral Semih Terzi Şırnak’ta
görevliydi. Terzi, hem Suriye’de hem de bölgede yapılan operasyonlarda özel kuvvetleri yönetiyordu.
Darbe girişimi gecesi Silopi’den Irak Kürdistan Bölgesi’ne geçip sonra tekrar Silopi’ye, oradan
Diyarbakır’a ve Diyarbakır’dan bir tim ile birlikte Ankara’ya geçip orada öldürüldü.

Beytüşşebap Kaymakamı Kadir Güntepe, tutuklu. Darbe öncesi ve sonrası HDP ve HDP
milletvekillerine yönelik hakaretleri dolayısıyla aralarında Melik Gökçek’in de bulunduğu birçok AKP
yöneticisi tarafından övgülere boğulmuş ve yandaş medya ile ana akım medyada kahraman ilan
edilmiş kaymakam, Beytüşşebap Kaymakamı. Kaymakamın JİTEM, JÖH, PÖH gibi trol hesaplardan
halkı kışkırttığı ve çatışmalarda hayatını kaybeden kişilerin cenazelerinin – çıplak dâhil – fotoğraflarını
paylaştığı ortaya çıkmıştı. Kaymakam, kırmızı bylock kullandığı iddiasıyla tutuklu.

Şırnak Vali Yardımcısı Cüneyt Manisa. FETÖ/PDY terör örgütü üyesi olması iddiasıyla bylock
kullandığının tespit edilmesi üzerine görevden alındı, tutuklu. Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı Ocak ayı
itibariyle FETÖ’den aralarında vali yardımcısı, hakim, savcı, zabıt katibi, general, subay, astsubay,
emniyet müdürü, emniyet amiri, polis, memur ve sivillerin bulunduğu 220 kişinin hala tutuklu olduğu
toplam 780 kişi hakkında adli soruşturma işlemlerinin devam ettiğini bildirdi.

Bunlar bir kısmı. Avukatlarım taleplerimi iletecekler, o tarihte görev yapan mülki idare amirleri, kolluk
üst düzey yetkilileri, yani yüzde 90’ı şu an tutuklu ya da FETÖ’den açığa alınmış durumda, ya da firari
durumda, kaçmış durumda vs. Bunlardı bu hendek operasyonlarını yapanlar.

Yani eğer biz siyasetçiler olarak ahlaki, vicdani sorumluluğumuz gereği diyalog yolu ile çözmeyi
başarsaydık ve bunlar engel olmasaydı, bunlar tıkamasaydı önümüzü, hükümet de bunlara uyup “ya
bunlar nasıl olsa bol bol HDP’li Kürt öldürüyor, biz de bunları koruyacak bir yasa çıkarırız, örteriz
üzerini” demeseydi, bugün ülke 15 Temmuz’u yaşamamış olabilirdi.

Tabii tarihi buradan, bu şekilde ‘belki’ler üzerinden okumak doğru değildir,, ama belki başka şekilde
bunlar darbeyi planlayacaktı. Ama hiç değilse bu kadar insan yaşamını yitirmeyecek, şehirler yakılıp
yıkılmayacaktı. Yani, hendek, barikat, evet yasa dışıdır, yasaya aykırıdır, ama illa da tankla topla
üstüne gidilmesi gerekmiyordu. Bir milletvekilini gönderip, orada işte 3-4 kişiyle görüşüp, gidin
şunlara söyleyin, bak halk kapatılmasını istiyor, biz de girişimde bulunduk, kapatın deyip gerçekten de
diyalogla ikna edilebiliyorsa, bir defa değil 5 defa gidip yapabiliyorsa, 10 defa yapabiliyorsa, 6 ay
boyunca operasyon yürütmekten daha iyi değil midir? Bir devlet nasıl öbür yöntemi tercih edebilir?
Ve nasıl öbür yöntemi övebilir? Nasıl öbür yöntemi bir zafer gibi duyurabilir?

Ülkesinin bir ilçesine operasyon yapıp fotoğraf çektiriyorlar

Genelkurmay Başkanı karargâhta fotoğraf çekti. Önünde harita, operasyon yürütüyorlar. İşte
operasyon, hani Davutoğlu Suriye operasyonunu yürütürken bir fotoğraf çekmişti, son artistik
fotoğrafıydı. İşte Obama çekiyor, Cumhurbaşkanı çekiyor. Yine onlar, dış operasyonlarla ilgili harita
önünde poz veriyorlar. Kendi ülkesinin bir ilçesinin merkezine tankla operasyon yapan Genelkurmay
Başkanı basına dağıtılmak üzere harita önünde operasyon fotoğrafları verdiler. İnsanlarımız bunu
izlediler, unutulmuş da değil. Kolay kolay unutulacak gibi de değil. Çünkü kimse bunların hesabını
sormuyor. Efendim, Fatih Sultan Mehmet köprüsünde katledilenlerin hesabı şu veya bu şekilde
soruluyor. Bilmem işte Gölbaşı’nda katledilen güvenlik güçlerinin hesabı soruluyor. Meclisi
bombalayanların soruluyor. Sorulmalı tabii ki, bunlar yanlarına kar mı kalacak.

Ama bu adamlar Cizre’yi de bombaladılar, Sur’u da, Nusaybin’i de bombaladılar. Hesap sorulmadığı
gibi, hesap sormak isteyenden de hesap soruluyor. O da biziz. Biz hesap sormak istiyoruz
hükümetten. Biz yargı değiliz, o komutanları yargılayıp hesap soracak olan biz değiliz. Siyasi
sorumlusu hükümettir, biz onu denetler hesabını sorarız. Siyaseten burnundan getiririz. Buna
hakkımız var. En sert, en ağır eleştirimizi yaparız. Hakaret ederiz, suç oluşturmaz. Kişiliğine yönelik bir
saldırı varsa tazminat hukukunda suç oluşturur, efendim kişiliğine yönelik küfür, sinkaflı şeyler
kullanmışsak – bunun yapılmaması lazım, milletvekilinin hakkı, yetkisi değil – ama onun en ağır şekilde
teşhir edilmesi için muhalefet kamuoyunun gözünün önünde en ağır şekilde yapar, bu bir denetim
hakkıdır. Çünkü iktidarın sınırlanması lazım. İktidarın kendini sınırsız bir güç sahibi gibi hissetmemesi
lazım.

**

İktidara sürekli yargının ve muhalefetin, demokratik sistemlerde medyanın, aynı zamanda sivil
toplumun sürekli bir baskı uygulaması lazım ki, kendini rahat hissetmesin. Hani mesela denir ya
“sürekli kesintisiz muhalefet ediliyor”, hiçbir şey olmadan da bazen muhalefet edilir. Hani Nasreddin
Hoca’nın deyimiyle testiyi kırmadan önce de bir uyarı yapılır. Çünkü hükümet kendini sürekli tedirgin
hissetsin, denetim her zaman var, gözler üzerindedir, bunu hissetsin. Siz beni bu fezlekelerden dolayı
yargılayarak hükümete sınırsız bir şekilde alan açmış oluyorsunuz yargı olarak. Milletvekillerini
bundan dolayı yargılayarak sınırsız bir şekilde alan açmış oluyorsunuz. “Muhalefet seni sert bir şekilde
eleştirdi mi, hele içinde terörlü faaliyetler de varsa, biz bunu terör propagandasına, beş taneyi de bir
araya getirdik mi örgüt üyeliğine koyarız kardeşim” mesajı verdi mi yargı, bu hükümeti artık kimse
denetleyemez. Yargı da denetleyemez. Kimse bunların gazını alamaz artık, hızını tutamazlar. Bu
yüzden denetim yetkimize bir müdahaledir bu davalar.

**

Sırf bu açıdan bile bakıldığında, bütün bu davalarda parlamenter sistemde siyaset hakkı, muhalefet
hakkı, hükümeti denetleme hakkı olduğu görülmeli, bir muhalefet milletvekilinin iktidarı, yürütmeyi
en sert şekilde eleştirme, uyarma, yeri geldiğinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde tanımlanmış
ifade özgürlüğünü de aşacak şekilde, şok ediciden de öte eleştiri hakkını yargının kabul etmesi lazım.
Başka türlü nasıl biz hükümeti bu gibi durumlarda denetleyeceğiz? Bakın denetleyemedik işte. Baskı
oluşturamadık. Yaktılar, yıktılar. O zaman hükümet emir vermişti, yapılıyordu.
**

Savcılar o zaman bizimle uğraşacağına bu darbecilerle uğraşmalıydı. Yanlış kişilerle uğraşmışlar. Gece
gündüz Emniyet güçleri beni çekeceklerine, açıklama yaptığım yerde delil oluşturup fezlekeye
dönüştüreceklerine, o katliamları çekselermiş, savcıya götürselermiş daha iyi olurmuş. Devlet böyle
hukuk devleti olur, devlet böyle herkesin devleti olur. O zaman her yurttaş kendini özgür yurttaş,
birey olarak hisseder, devlete aidiyet bağları da sürekli daha da güçlenir, güçlü kalmış olur.

Katliamcılar tarih boyunca şu veya bu şekilde katliamlarını meşrulaştırırlar

13 Şubat 2017, yani bir yıl kadar önce, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Bahreyn’de yaptığı bir konuşmaya
atıf yapmak istiyorum, ki oradan devam edeyim. Demiş ki, “Tabii üzülerek söyleyeceğim, Esad
doğrusu ailece görüştüğüm bir kişiydi. Ve kendisi ile bütün bu gelişmeleri, yani Suriye’de yaşanan
gelişmeleri, Tunus’ta başlayan gelişmelerden sonra paylaştığımda, kendisi önceleri farklı bir yaklaşım
içindeydi. Ama maalesef daha sonra olaylar farklı gelişmeye başladı. O, gücüne çok çok inanıyordu.
Kendi ülkesinde bu tür gelişmelerin olmayacağını zannediyordu. Ben kendisiyle birkaç kez, artık
arkadaşlarımı gönderdim, dışişleri bakanımı gönderdim, saatlerce görüşmeler yaptılar. Daha sonra
kendisini bir Ramazan ayıydı, gece kendisini aradım dedim ki, Beşar bu gidiş iyi değil, kendi halkına
kendi vatandaşına bombalar yağdırıyorsun, tanklarla vatandaşının üzerine gidiyorsun. Yarın Cuma, bu
başlangıç olsun, bu işi bitir; artık tanklarla vatandaşının üzerine gitme, huzurlu bir şekilde vatandaşın
bir Cuma namazı kılsın. Sağa vurdu sola vurdu. Benden gelmiyor bu, bunlar terörist dedi. Dedim ben
sizi yakından takip ediyorum, yanlış yapıyorsun gel bu işten vazgeç. Ertesi gün 360 kişi öldürdüler ve
bu acımasız gidiş bakın Cuma namazında olan insanları bunlar şehit ettiler, öldürdüler ve bu süreç
devam etti, tabii ilişkilerimizi de kestik.”
**

Yani bilmeyen bir Cumhurbaşkanı da değilmiş demek ki. Beşar Esad’a verecek aklı var. 2017 yılı.
Hendek, barikat operasyonlarından iki yıl sonra, bunları konuşuyor ve o yıllarda Beşar Esad’a yaptığı
uyarıları hatırlatıyor. Kendi ülkesinde de iki yıl önce yaşanmış bunlar. Kendi yurttaşının üzerine paletli
tank sürmüş bir yürütme, iktidar ve kendisini eleştirenleri uyaranları da, onlar teröristtir siz
karışmayın demiş. Ve Beşar Esad’ı bakın kendisi eleştirmiş.

Biz de bunu yaptık. Kendi ülkemizde kendi hükümetimize bunu yaptık. Aşağı yukarı bu mesajı verdik.
Dedik ki, “Tankla şehirleri yakma yıkma, bu ateşin üzerine gitme, hak ihlaline yol açıyorsun, katliam
yapıyorsun”. O da “hayır onlar teröristtir” dedi. Kabaca bu. Esad’a söylediklerini biz kendisine sadece
hatırlatma babında ifade etmişiz.

Şimdi, bir miktar özellikle sokağa çıkma yasaklarının ve hendek, barikat operasyonlarının yaşandığı
yerlerdeki hak ihlallerine değinmek istiyorum. Çok uzun raporlar, bunları dosyaya sunacağım, ibraz edeceğim. Heyetin zamanı olur da bakarsa çok çok iyi olur. Dramın, trajedinin ne kadar derin
olduğunu anlama açısından. Ama ben bazı örnekler üzerinde durmak istiyorum.
Şimdi bütün katliamlar, katliamcılar tarih boyunca şu veya bu şekilde katliamlarını meşrulaştırdılar,
meşrulaştırırlar. Başka türlü katliam yapamazsın. Yani günah bir kere işlendikten sonra, bunu kitabına
uydurmak artık kolaydır. Örneğin Sırp yöneticiler, generaller Bosnalı Müslümanların, Boşnakların
katledildiğini asla kabul etmezler. Onlara göre ortada vatana ihanet vardır ve hainlere karşı savaşta
herkes hak ettiğini bulur. Daha önce savunmamın başında örneklerini vererek ifade etmiştim.
İsrailliler de Filistinliler için aynı şeyi söyler. Hak ettiler derler. Myanmarlı Budistler, Myanmarlı
Müslümanlar için aynı şeyi söyler. İttihatçılar Ermeniler için söylüyorlardı. Avusturalya’yı ilk fetheden
sömürgeci İngilizler Aborjinler için aynı şeyi söylüyorlardı.

**

Tarih o zamandan beri aynı kuralla işliyor: “Onlar hak ettiler”. Amerika kıtasını fetheden İspanyollar,
İnkalar, Kızılderililer için aynısını söylediler. Saddam Halepçe’de katlettiği Kürtler için, Esad Halep’te
katlettiği muhalifler için aynı şeyi söyledi. Naziler Yahudileri katlederken, sığındıkları meşruiyet
aynıydı, hak ettiler. Çinliler Doğu Türkistanlı Türkleri katlederken, aynı dili kullanıyorlar, aynı sözde
meşruiyet sınırlarına sığınıyorlar. Ruslar Çerkezleri katlederken, aynı şeyi ifade ettiler. Hiç değişik bir
cümle kurmadılar. Yine Türkiye’de ırkçı-faşizan kesimler, Türk ırkçılığı adı altında Kürtleri katletme
operasyonlarında, Ağrı’da, Koçgiri’de, sonrasında Dersim’de, Sur’da, Cizre’de Kürtler katledilirken
aynı sözde meşruiyete sığındılar.

İbn-i Haldun devletleri insanlara benzetir

Tarih bu katliamcıların kendi meşruiyetlerini sağlama ve günah bir kere işlendikten sonra bunu
kitabına uydurma konusunda binlerce acı örneğe tanıklık etti. Burada da emin olun ki bunu yapanlar
kendi günahlarının kılıfını rahatlıkla bulurlar. Bunu yaptık, hak ettiler. Bunu yaptık, teröristti. Bunu
yaptık, düşmandı. Bunu yaptık, bize saldırdı. Bunu yaptık, biz yapmasak o yapacaktı. Ama öyle ama
böyle, kendince bir şeyi, bir meşruiyet yolu bulunur.

Bu bir döngüdür, ama biz insanlar olarak bu döngüye mecbur değiliz. Bu döngü sanki bilimsel
matematiksel, fizik kanunudur, sürekli egemenler zayıfları katleder, güçlüler zayıfları ezer, onların
ezdiği yerde otorite oluşur, devlet oluşur, imparatorluk oluşur; ondan daha güçlüsü çıkar onu ezer,
savaşlar kaçınılmaz olarak böyle devam eder.

Şimdi İbn-i Haldun, devletleri insanlara benzetir Mukaddime adlı kitabında. “Devletlerle insanlar
benzerdir. Doğarlar, yaşarlar, büyürler ve ölürler. Bu bir doğa kanunudur” der. Yaptığı gözlemler, ki
kendisi sınırlı bir bölgede sosyolojik gözlem yapmıştır, ama modern sosyolojinin kurucusu kabul edilir,
çok önemli bir bilim insanı İbn-i Haldun, fakat bunun kaçınılmaz bir kanun olduğunu da söylemez. İlle
savaş olacak, illa savaş dışında hiçbir yol, yöntem yoktur demez. O dönem yaptığı, 600 yıl önce yaptığı
gözlemlere dayanarak İbn-i Haldun bu tespitleri ortaya koyuyor. Şart değildir sonucuna ulaşıyor. Yani
devletin değişim ve dönüşümü veya toplumların değişim dönüşümü büyük savaşlar, katliamlarla
olmak zorunda değil. Devlet kendi yöneticileri, devletin ölüm zamanının geldiğini anlar ve reform
yapmayı başarırsa, devleti yeniden doğmuş hale getirebilirler. Aşağı yukarı İbn-i Haldun’un devlet
konusundaki görüşleri bu.

Bizim topraklarımızda, Ortadoğu’da savaş bir kanun olarak kabul edilir. Silah, şiddet bir kanun olarak
kabul edilir. Fizik kanunu, matematik kanunu gibi. Biz mecburmuşuz gibi buna. Bakın ben genç yaşta
siyasete başladım. Parti geleneğimizde en genç siyasetçilerden, hatta Eş Genel Başkanlardan biriyim.
Fakat uzun bir siyasi geçmişim, deneyimim oldu. Beni siyasete iten en temel neden bu döngüyü
kırabilir miyiz?

Silah-şiddet döngüsünü kırabilir miyim?

Bu iddialı bir iştir, iddialı bir duruştur. Fakat ben bu iddianın sahibi olmadan asla siyasete girmezdim.
Kendime güveniyordum. Hiç değilse karşılaştığım yerde, gücüm oranında kesinlikle şiddetin
durabileceği, bu silah-şiddet döngüsünü ve bunun toplumsal dönüşümü koordine etmesi döngüsünü
kırabilirim, bir yerde bu çarka çomak sokabilirim, bunun için siyasette güçlenebilir miyim diye
kafamda olan hep buydu. Beni siyasete iten temel şey buydu. Çünkü biz savaşın içinde büyüdük.
Çocukluğumuz sıkıyönetim, OHAL, işkenceler, faili meçhul cinayetler; biraz büyüdük köy yakmalar,
sürgünler… Bunları gördük büyüdük. Ve hukukçu olduğumda, avukat olduğumda insan hakları alanını
özellikle seçtim.
**

İsviçre’de, İsveç’te, Norveç’te, İngiltere’de, Amerika’da, Belçika’da insan hakları eğitimleri aldım.
İnsan hakları taktikleri, stratejileri geliştirilmesi üzerine eğitimler aldım. Oradaki cezaevlerini gezdim,
cezaevleri sistemlerini öğrendim. Duruşmaları izledim, yargılama sistemlerini öğrendim. Dünyanın
birçok merkezinde insan hakları savunucularının eğitim seminerlerine katıldım. Ya eğitim aldım ya
eğitim verdim. Fakat temelde beni siyasete iten şey, evet insan hakları savunuculuğu çok onurlu bir
duruş ve ben İHD’de, orada bir okulda yetişir gibi insan hakları okulunda yetiştim, fakat tek başına
insan haklarını savunmak bu döngüyü durdurmaya yeterli değildir. Siyasete girişimin temel sebebi
budur.

Çocuklarım korkmadan, özgürce bu ülkede yaşasınlar istiyorum

Fezlekelerimde tek tek faaliyetlerimi, yapmaya çalıştıklarımı anlatınca, bu demek istediğimi daha iyi
anlayacaksınız. Ben hiçbir zaman siyasette suya yazı yazmadım. Öyle bir siyasetçi olmayı kabul
etmedim. Bu döngü kırılmazsa, bizler bu döngüyü değiştirmeyi başaramazsak, siyasete güveni
oluşturamazsak, bu döngü devam edecek. Ben kızlarımın benim yaşadığım hayatı yaşamasını
istemiyorum. Sizin çocuklarınızın da yaşamasını istemiyorum. Yarın bir gün önlerinde dağa çıkmak gibi
bir seçenek olsun istemiyorum kızlarımın. Tutuklansınlar, işkence görsünler istemiyorum. Korkmadan
özgürce bu ülkede yaşasınlar istiyorum. Sizin çocuklarınız da, herkesin çocukları da öyle yaşasın
istiyorum. Ama benim çocuğum onu yaşayacaksa, bunun bedelini benim ödemem gerekiyorsa,
siyaseten ben bütün ömrümü hapiste geçirmeye razıyım. Ama suya yazı yazmam. Boş konuşmam. Sırf
dostlar alışverişte görsünler diye de siyasi nutuk, siyasi söylem çekmem. Siyasi hayatımda bunu
yapmadım.

Şunları çok görürsünüz siyasette. “PKK terörünü lanetliyorum, kınıyorum, ben de Kürdüm.”
Milletvekillerinden söz ediyorum. Eyvallah, ne güzel! Peki alttan niye parsayı topluyorsun, ihaleleri
götürüyorsun? İyi güzel, o zaman elini taşın altına koy da çözümünü de yürüt? Ama hayır, “Ben terörü
kınıyorum, ben masum bir Kürdüm, dolayısıyla benim artık devletten ihale kapma, kredi alma o şehirde, seçildiğim şehirde atamalarla ilgilenme hakkım doğuyor otomatikman.” Çünkü onun
telefonuna artık vali çıkıyor, bakan çıkıyor, bürokrat çıkıyor o milletvekilinin. İktidardan olması bile
gerekmez. Böyle bir kılıftır bu. Biz de bunu yapabilirdik. Çok ucuz bir yöntemdir. Terör, şiddet devam
eder, ben bunu kınıyormuş gibi görünürüm, hiçbir işe yaramaz, ama bunu kınamanın bana verdiği
siyasi güç ve bana açtığı alanda da parsayı toplarım. Piyasa bunlarla doludur. Siyasi tarihimizde halen
de vardır.

Ucuz politikalarla, toplumu kandırarak, göz boyayarak olmaz

Biz ne yaptık? Makul, hayata geçirilebilir, kalıcı siyaset üretmeye çalıştık. Bu şiddet döngüsünün
kırılması lazım, bu çarkın durması lazım. Öyle ucuz politikalarla toplumu kandırarak, göz boyayarak
“ya fakirin fukaranın çocuğu dağda ölsün, asker de ölsün, biz de bunların cenazesine gideriz, namaz
kılarız, işte PKK’linin cenazesine gider orada bir görünürüz, oradan kitleden sempati toplarız ya da
askerin cenazesine gider, oraya katılır oradan bir kitlenin şeyini toplarız.” Kan emicilik budur.
Ben katıldığım her cenazede, bakın asker cenazesine de katıldım -ki iddianamemde bulamazsınız
onları- ben öldürülen PKK’lilerin cenazelerine de katıldım. Fakat o cenazelerde, taziye evlerinde
yaptığım konuşmaların tamamında “bu son olsun” dedim. Aileleriniz kanın kanla yıkanmayacağını
görsünler, intikam değil, barış desinler. Evladınızı toprağa verdiniz, bunun siyasi sorumluluğu,
siyaseten bunu çözemeyen bizlerdedir. Keşke çözebilseydik, ben bugün sizin taziyenize gelmek yerine
düğününüze gelebilseydim. Ama buradan taziyeden veya cenazeden ayrılırken size söz veriyorum,
ben barış için daha çok çalışacağım.
**

Şimdi bunun dışında benim cenazeye katılmışsam, herhangi bir konuşma yapmışsam -genelde
cenazelerde çok konuşma yapmam- katılırım, cenaze namazıdır, çıkarız, bunun dışında bir tek
konuşmamı bulamazsınız. Tamamının mahiyeti budur.
**

Benim yaptığım mı samimidir? Bir asker cenazesine, işte orada cenaze törenine katılıp protokolde yan
yana dizilip, ya şu cenaze bitse de işimize baksak deyip arkasından gencecik çocuk mezara giderken,
öbür taraftan her türlü fırıldağı çevirmek mi dürüstlüktür?

Ben siyasete böyle yaklaştım Sayın Başkan. Başka türlü siyaset yapmayı bilmedim, öğrenmedim. Bu
saatten sonra da başka türlüsünü yapamam. Buradaki fezlekelerdeki eylemlerim, söylemlerim
tümüyle sonuç almaya dönüktür. Fezlekelere tek tek girdiğimde, yine kısaca anlatacağım, bu gelen
değerlendirmelerin hepsi bu on fezlekeye ilişkindir zaten.

Ertuğrul Kürkçü ile Süleymaniye’ye gittik

3 no’lu fezleke. DTK kongresi toplamışız, hendek, barikata destek için demokratik özerklik ilan etmişiz.
Fezlekenin özü bu. Bakın kısaca anlatayım, tanıklara geldiği zaman detaylarına da gireceğim. Dedim
ya sonuç almayacak hiçbir şey yapmam, sonuç almak da risk üstlenmeyi gerektirir. Hele Türkiye gibi
bir yerde Kürt sorunu ile uğraşıyorsanız, Kürt siyasetçisi iseniz, PKK’nin de eleştirisini veya tepkisini ya
da öfkesini, devletin hükümetin ya da yargının tepkisini, öfkesini, eleştirisini göze almanız lazım. İkisini
bir arada idare edeyim derseniz olmaz. Samimi olmanız lazım, inandığınız doğruları da her yerde söylemeniz lazım. Ben Kandil’de de bunu söyledim, bu fikirlerimi, görüşlerimi Ankara’da da söyledim.
Parlamentoda da söyledim, alanda, meydanda da söyledim. Asla kaypak asla ikiyüzlü davranmadım.
Bahsedilen 26-27 Aralık 2015 tarihindeki DTK kongresi toplanmadan önce hendek, barikat olayları
devam ediyor, durduramıyoruz, işte bahsettiğim şekilde sokağa çıkma yasakları var, hiçbir şekilde
diyalog kurdurulmuyor, Efkan Ala’nın kendi itirafları var, “güvenlik personeli izin vermiyor vesaire”.
Ben arkadaşlarla toplandım, dedim ki, bu iş böyle gitmez, bizim köklü bir müdahale etmemiz lazım.
Böyle şu ilçenin kapısına git, öbür ilçenin sınırına git, oradan oraya yürü, oradan buraya çağrı yap…
Daha kapsamlı bir iş yapmamız lazım.

Hendek ve barikatı kapatma çağrımıza destek istedik

Şunu önerdim arkadaşlarıma, dedim ki, bakın, çözüm sürecinde değiliz, Kandil’le doğrudan temas da
kuramıyoruz, kurabilsem işin doğrusu yapmak da istiyordum, fakat olanaklar yoktu. İzmir
Milletvekilimiz Ertuğrul Kürkçü’yle birlikte Aralık’ın ilk haftasında Irak Kürdistan Bölgesi’nin
Süleymaniye şehrine gittik. Pasaportumda giriş-çıkış tarihi vardır. 6-8 Ekim fezlekesinde savunmamı
yaparken belirtmiştim, çözüm sürecinde bir diyalog mekanizmamız vardı, 2 defa kullandım demiştim.
Bir kez Bingöl Emniyet Müdürü’ne saldırı sırasında, bir kez de bu olayda kullandım. Süleymaniye’de o
siyasetçiden şunu istedim:

“Git Kandil’e, KCK yöneticileriyle görüş. Selahattin Demirtaş, Ertuğrul Kürkçü buradadır. Biz hendek,
barikatın her yerde kapatılmasını istiyoruz. Halkın temsilcileriyiz, halkın talepleri budur ve sizden de
KCK Yönetimi, Kandil yönetimi olarak bu konuda çağrı yapmanızı bekliyoruz. Biz de Türkiye’ye
döndüğümüzde büyük bir toplantı düzenleyeceğiz. Demokratik özerkliği siyaseten biz kendi
projemizdir deyip sahipleneceğiz, siyaset alanına davet edeceğiz herkesi. Hendek, barikatta olanları
da siyaset alanına davet edeceğiz. Ama KCK Yönetimi de bizim bu siyasete çekme, hendek ve barikatı
kapatma çağrımızı destekleyecek.”

Ve o aracılık yapan siyasetçiye de şunu söyledim; dedim ki, “Ne kadar kararlı ve ciddi olduğumuzu
göstermek için buraya kadar geldik. Çağrı yapıyoruz, bu çağrımızı lütfen iletin, sonuç almadan da
dönmeyeceğiz. Olumlu sonuç almadan da Süleymaniye’den Türkiye’ye dönmeyeceğiz.” Bakın bunu ilk
defa detaylı bir şekilde anlatıyorum. Daha önce kısa basın demeçlerinde “girişimlerimiz var” demiş ve
detaylarına girmemiştim.

İki gün boyunca girişimlerimizi sürdürdük ve nihayetinde cevap geldi bize. Aynı kişi dedi ki, “evet’
detaylı bir şekilde sizin söylediklerinizi, beklentilerinizi, tartışmalarınızı ben Kandil ile KCK yöneticileri
ile konuştum ve dediler ki, biz Türkiye’de demokratik siyaset yürütenlerin bu konudaki çabalarına
saygı duyarız, bu konuda çağrı yaparlarsa biz de oradaki hendek ve barikattaki gençlerin bu çağrıya
uymaları konusunda destek çağrısı yapacağız.”

Hükümetten ve muhalefetten destek istedik

Biz Ertuğrul Kürkçü ile birlikte sevinçle Türkiye’ye döndük. Diyarbakır’a geldim. DTK’nin
Eşbaşkanlarıyla, DBP’nin Eş Başkanlarıyla, HDK’nin Eşbaşkanlarıyla hemen acil bir toplantı istedim.
Dedim ki, “Arkadaşlar durum bu, iyi bir noktaya geldik. Şimdi ne yapalım?” Üç şey planladık:

Birincisi, Demokratik Toplum Kongresi’ni toplayalım ve çağrıyı oradan yapalım dedik. Bunu yaparken,
o kadar hassas bir dengedir ki, “teslim olun” gibi bir algı olursa, oradan bize muhtemelen silah sıkarak
karşılık verecekler. Özerkliği savunacağız, bizim projemizdir, ama hani artık bu bitsin, biz siyaset
alanına çekmek istiyoruz diyeceğiz, dengeli bir konuşmayla. Hendek ve barikattakileri tahrik etmeden.
Fakat hükümete nasıl anlatacağız bunu? İşin bir de bu boyutu var.

Bu konuda dedik ki, muhalefet ve hükümetten destek isteyeceğiz. Mithat Sancar hocamızı çağırdım
ve kendisinden rica ettim. “Hocam, hükümetle görüşün, benim Süleymaniye’de böyle bir görüşme
yaptığımı, KCK Yönetimi’nin hendek, barikatların kapatılması yönünde yapacağımız çağrıya destek
çağrısı yapacaklarına dair bir söz aldım, izlenim edindim. Biz Diyarbakır’da DTK’de bir toplantı
yapacağız, ama orada dengeli konuşmalarımız olacak ve sizden ricamız hükümet olarak lütfen ilk
etapta kestirip atmayın. Deyin ki, ‘şiddet duracaksa siyaseten insanlar fikirlerini özgürce söylesinler.
Özerkliği savunanlar savunsun, ama silah, hendek ve barikat olmasın.’

Mithat hocamız Efkan Ala’yı ziyaret etti Ankara’da. Kendisine yüz yüze uzun uzun anlattı. Efkan Ala da
bunun sözünü verdi. “Çok önemli bir gelişmedir, ben de hükümet ile, Başbakan’la paylaşacağım” dedi.
Aynı Mithat hocamız Kemal Kılıçdaroğlu’nu ziyaret etti. “Kemal Bey” dedi, “Selahattin Bey ile Ertuğrul
Bey’in şöyle şöyle girişimleri var, yakın zamanda Diyarbakır’da bir toplantı düzenleyip bir çağrı
yapacaklar, mahiyeti şu olacak. Sizden de beklentimiz, bu çağrı yapıldıktan sonra siz de özerkliği
savunun demiyoruz.” Aynen bu şekilde. Tanık olarak çağıracağım Mithat hocamızı. Özerkliği savunun
diye hükümetten de onu istemiyoruz, CHP’den de, Kemal Bey’den de. “Özerkliğin siyasette
savunulma hakkını savunun. Hendek, barikat kapatılsın, ama insanlar sivil alanda demokratik özerkliği
savunuyorlar mı, fikir olarak bunu tartışıyorlar mı, özgür olsun, biz buna saygı duyarız” deyin. Sizden
bunu bekliyoruz, ki biz de oradaki insanları, gençleri ikna edelim, KCK de açıklama yapsın, kapatılsın
bu hendek ve barikatlar. Bakın, Aralık’ın ortası bu konuşmalar yapılıyor ve bir hafta sonrasında biz
DTK’nin Olağanüstü Kongresini toplayacağız. Kızıl kıyamet kopuyor, şehirler yakılıp yıkılıyor. Her gün
onlarca insan ölüyor.

Dedim ya, siyaset tarzım budur. “İşte hendek, barikatı Demirtaş kınamadı, destekledi!” Ya siz
Ankara’da birçoğunuz burada rakı masalarında, o yıkımlar olurken muhabbet ediyordunuz, bir
kısmınız alemdeydiniz. Ama biz bu işlerle uğraştık. Ben de bilirdim buradan kınayayım da, sonra
keyfime bakayım. Yapmadım, yapamadım. İnsanlar ölüyordu. Vicdanım kaldırmadı. “Sonuç almalıyız”
dedim.

Kemal Bey’den de bu sözü aldık, tanık olarak kendisini isteyeceğiz, Efkan Ala’dan da bu sözü aldık. “Bu
önemli bir gelişmedir” dediler ve “Hayhay hocam, Selahattin Bey’e selam söyleyin, biz de takip
edeceğiz bu gelişmeleri, açıklamamızı bu gelişmelere göre yapacağız.” dediler.
Bakın 3 no’lu fezlekedeki DTK toplantısı, bu toplantıdır. Benim oradaki konuşmam da bu konuşmadır.

Hakim: 3 no’lu fezlekeye geçtiniz mi, genel değerlendirme mi?
Demirtaş: 3 no’lu fezlekeyi şöyle söyleyeyim; 3 no’lu fezleke, genel değerlendirmenin bir parçası
olduğu için buradaki genel değerlendirmeyi bitirip, yarın fezlekelere başlayacağım.

Hakim: Bunu şunun için soruyorum; fezlekelere geçerseniz, size tutanakları okumak için soruyorum.
Demirtaş: Fezlekelere geçince ben size şu fezlekeyle başlıyorum diyeceğim, ki siz de takip
edebilesiniz.

DTK toplantısında yayınlanan deklarasyon

Söz konusu toplantıda yaptığım konuşmadan bu belirttiğim amacı ifade eden cümleleri okuyacağım.
Basının önünde bu konuşmayı yapıyorum:

“İki gün boyunca önemli bir konuyu hep birlikte tartışacağız. Bugün tüketeceğimiz tartışmaların
sonunda, yarın nasıl bir özyönetim, nasıl bir özerklik, nasıl bir idari model, nasıl bir siyasi modeli
hayata geçirmeye çalıştığımızı aslında bir kez daha kamuoyuyla paylaşmış olacağız. İçeriğini
netleştireceğiz.” Çünkü hendek, barikatla özdeşleştirildi. Özerklik hendek, barikat değildir. Bu
toplantının sonuç bildirgesinde “Özerklik nedir?” maddeleri tek tek sayılırken de içi doldurulmuş. Bir
kez daha “özerklik budur.” dedik. Yani barikat değil.

Devam etmişim: “Çok cesur olup konuşanlar, sizler gibi bugün direnenler…” Savcı bu direnenleri,
hendek, barikatta direnenleri anlamış. Oysa ben önümde hendek, barikat kapansın, sokağa çıkma
yasağı kalksın diye direnenleri konuşuyorum. Karşımda elde silahlı hendek, barikatta olanlar yok.
Daha önce buradaki “direnen” kavramını başka yerlerde nasıl kullandığımı ifade ettim. Ama savcı
bunu hendek, barikatta direnen olarak ifade etmiş. “…Kürt gençleri bugün bu tarihi bilinçle, travmayla
yaşanan acılarla yola çıkarak bu direnişi ortaya koyuyor. Savaşı, şehirlere taşımak için değil.
İnsanlarımız göç etsin diye değil. Zerre kadar siyasete, müzakereye, konuşmaya dair umut Ankara’da
kalmadığı için, Ankara’nın masayı devirip yerine tank koyduğu için bütün bunlar ortaya çıkıyor.”
Hendek, barikatları kapatılması ve mücadelenin siyasallaşması
Tespitlerimi yapmışım ve çağrılarıma bakın. Yani yıllardır yaptığım “özerklik nedir”, orada da
anlatmışım. Okumuşsunuzdur, bakmışsınızdır.

(10 saniye kadar iddianameyi inceledikten sonra) Evet, yani iddianame eksik almış. Benim klasörümde daha kapsamlısı var, ama bu iddianameden okuduğum için de geç buldum da… “Deklarasyonu yayınlayanlar ciddiyetle, aynı ciddi yaklaşımla, deklarasyona yaklaşacaklardır”, deklarasyonu yayınlayanlar, biz yani.

“Deklarasyonda da belirtildiği gibi dinamik bir tartışma sürecine, öneriye ve eleştiriye açık bu metin
çatışmaların sonlanması, mevzunun hendek ve barikat olmadığı, demokrasi sorunu olduğu noktasında
tartışmayı ve mücadeleyi siyasi alana, siyasi zemine çekebilmesi konusunda çok önemli bir fırsat
sunuyor. İnşallah özyönetimin, özerkliğin birlikte yaşam açısından hepimizin çok önemli bir fırsat
sunduğunu göreceklerdir. Siyaset küskünlükler, siyaset kaprisler, siyaset kompleksler üzerinden
yapılmaz. Siyaset çözüm alanıdır. Ne olursa olsun konuşabilmek, ne olursa olsun diyalog ve müzakere
kanallarını açık tutabilmektir. Biz HDP olarak bu noktadayız. DTK’nin deklarasyonunda ifade edilen
mücadele anlayışı, mücadele çerçevesi ve özyönetim çerçevesine bağlı kalarak (ki orada tümüyle siyasi mücadele yürütüleceği çerçeve olarak belirtilmiş) bir siyasi mücadeleyi sürdüreceğimizi
belirtiyor, emeği geçen bütün arkadaşlara şükranlarımı iletiyorum.”

**

Kapanış konuşmasını ben yapmışım ve niyetimizi ifade etmişim. Burada da 14 maddeyle sonuç
bildirgesi yayınlanmış, ki bütün özerklik savunularımız, siyasi alana çekme çabalarımız o bildirge
okunduğunda çok daha iyi anlaşılır. Ama dediğim gibi, o kadar hassas bir dengeydi ki, doğru bir dil
tutturulamazsa kesinlikle çatışmaları da körükleyebilir, oradaki insanlara “teslim ol” çağrısı gibi
anlaşılırsa çok sert şeylere yönelebilinir, cevap da vermeyebilirler.

Öte yandan hükümet ve muhalefet destek vermese de boşa düşebiliriz. O yüzden hepsini önceden
konuşarak ayarladık. Bakın bu açıklamaların, bu çalışmaların tamamı bu niyetle yapılmıştır. Hendek,
barikatın tümüyle kendiliğinden kapatılması için çağrıdır bu. Ve bu çağrımızdan sonra hükümetten bir
çağrı yapılacaktı, KCK’den çağrı yapılacaktı, CHP’den çağrı yapılacaktı. Beklentimiz buydu.

Özerklik ilanı değil, mücadelenin siyasi alana çekilmesi çağrısı

Görüşmelerimizde herkesin bize en azından verdiği söz buydu. Bakın, daha bu toplantı yapıldığı
saatlerde, birkaç saat sonra Cumhurbaşkanı bir yerde yaptığı konuşmada nasıl bir hışımla
“Cumhuriyet Başsavcıları derhal harekete geçmeli, biz bu ülkeyi böldürmeyiz, hendek barikatlara sizi
gömeriz. Özerklik ilan edenlerin burnundan getiririz” dedi. Başbakan onun dozunun üstüne
çıkamayacağı için açıklama yapmadı. Kılıçdaroğlu herhalde bir saat oturdu izledi olanları. TV’lerde flaş
haber geçti: Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı özerklik ilanına soruşturma açtı. Kemal Bey de sağ
olsun hemen akabinde durumun kötüye gittiğini gördü ve çıktı “Özerklik, Cumhuriyet bir arada olmaz,
hendek, barikat kabul edilemez, terör…” falan filan. Aradan 3 gün geçti KCK bir açıklama yaptı, aman
ya Rabbim, neredeyse “az hendek kazmışsınız” minvalinde bir açıklamaydı.

Yani şimdi biz bu üç kesimle de görüştük. Mithat Hocam (Sancar) doğrudan ikisiyle, yani ana
muhalefet ve hükümetle görüştü. Ben de bir aracı vasıtasıyla KCK ile Süleymaniye üzerinden bir
görüşme yaptım. Bütün niyetimizi onlar da biliyorlar ve keşke gelip burada tanıklık yapsalar; o gün
Mithat hocam niyetimizi, girişimlerimizi nasıl anlattı, neler yaptık. Ben kendi tanıklarımı burada hazır
edeceğim, ama siz de yazarsanız gelirlerse çok sevinirim, tarihi gerçeklerin ortaya çıkması açısından.
Ondan sonra defalarca basına çıktım, açıklama yaptım. Dedim ki, bu siyaset alanına çekme çağrısıdır,
özerklik ilanı değildir. Bu kadar kızıl kıyamet koparıyorsunuz, ama işler daha da kötüye gidecek.
Anlatmaya çalıştım röportajlarla. Basın da bize kapalı, kimse haberimizi de yapmıyor. Türkiye’ye
sesimizi duyuramıyoruz. Ama yine de açıklamalarım var, fezleke ile ilgili konuşmalara, savunmaya sıra
geldiğinde bunu detaylı bir şekilde sizinle paylaşacağım, ama bunu bilin isterim.
3 no’lu fezleke tamamıyla budur. Bu amaçla, bu saikle gerçekleştirdiğimiz bir toplantıdır. 3 no’lu ve
diğer bağlı fezlekelerin içeriğine girmeye başlandığında da kısa kısa hangi amaçla o yürüyüşü yapmışız
ve hangi amaçla basın toplantısını yapmışız size artık daha rahat izah edebilirim. Çünkü zannediyorum
ki bunun bir alt yapısı oluştu.

Şimdi devam etmek istiyorum, ama dün neredeyse hiç uyumadım. Eğer sizin açınızdan da sorun
olmazsa bugün ara verilmesini rica ediyorum. Yarın sabah…

Hakim: sabahtan kastınız yarın mı?
Demirtaş: Evet bitirilmesi, yarına bırakılması.
Hakim: Bundan sonra savunmanızı sağlıklı yapamayacağınız için yarına kalmasını istiyorsunuz?
Demirtaş: Yani zorlanırım, çok zorlanırım, farklı bir savunma çıkmaz.
Hakim: Peki.

13 Nisan 2018

Hakim: Savunmanızın tamamını tamamlayamayacaksınız, öyle mi?
Demirtaş: Hayır, mümkün değil. Bugün, yarın onları tamamlamam mümkün değil. Dün özellikle,
hendek, barikat meselelerinde bizlerin diyalogla, çatışma olmaksızın, hendek, barikatların
kendiliğinden kapatılması ve sorunun, daha doğrusu demokratik özerklik tartışmasının siyasal alanda
kalması konusundaki çabalarımızı bir iki örnekle anlatmıştım.

Hendek, barikatları diyalogla çözmeye çalıştık

Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde bunu başarmıştık. O dönemin Silvan Kaymakamı, dönemin Diyarbakır
Valisi bunların hepsinin tanığıdır. Diyarbakır milletvekillerimiz çaba sarf etti, olayın tanığıdır.
Savunmam tamamlandığında, savunma tanığı olarak dinleteceğim.

Bizim girişimlerimiz bununla sınırlı değildi. Yüksekova’da da benzeri girişimde bulunduk. Şırnak’ta da,
Nusaybin’de de, Cizre’de de bulunduk. Örneğin Yüksekova’da sokağa çıkma yasağı ilan edilmeden
birkaç gün önce, yoğun bir şekilde girişimlerimiz başladı.

Hakkari’de, İçişleri Bakanı, Hakkari Valisi, KGM Müsteşarı nezdinde ve yine Yüksekova’da hendek,
barikat diyen, kendilerine YPS’li diyenler ve mahallelerde yaşayan insanlar, oradaki parti
teşkilatlarımız girişimde bulundular.

Bütün bu çaba ve çalışmalar da, Eş Genel Başkan olarak ben ve Figen hanımın bilgisi ve talimatı
doğrultusunda, o dönem İstanbul Milletvekilimiz, Grup Başkan Vekilimiz Pervin Buldan ile Hakkari
Milletvekilimiz Selma Irmak yürüttüler. Onları da önümüzdeki celsede tanık olarak dinleteceğim. Çok
sayıda, yoğun bir görüşme trafiği sergilendi. Yeter ki, sokağa çıkma yasağı ilan edilmeden biz ikna
edelim, kendileri kapatsınlar hendek, barikatları, herhangi bir operasyon olmasın, can kaybı olmasın,
yıkım olmasın.

İki-üç gün sürdü bu çabalar. Bir gün, Pervin Hanım tanık olarak gelir, ona sorular sorduğunuzda, o da
detaylı anlatır, ne tür girişimlerde bulundular, ne tür çabalar sarf ettiler, orada güvenlik bürokrasisinin nasıl engeliyle karşılaştılar, tıpkı Diyarbakır Sur ilçesinde olduğu gibi. Hakkari Valisi ile neler
konuştular, Kaymakam’la neler konuştular, bunlar detaylı bir şekilde anlatılır. Yani kamuoyunda,
özellikle iktidar yanlısı medyanın 1 Kasım seçimlerine doğru giderken HDP’yi hendek ve barikat
kazmak, HDP’yi terör örgütü gibi lanse etmek konusunda yoğun bir algı ve çaba sürdürdüğü bir
dönemde, biz aslında hendek ve barikatların kapatılması için neler yapmıştık, basın neden bunları
yazmıyordu, neden görmüyordu? Bütün bu çabalarımızı görmek bir yana, neden savcılar bizimle ilgili
hendek, barikat sorumlusu HDP’dir veya bunların propagandasını yapan HDP’dir gibi soruşturma
açıyordu. Bütün bunların anlaşılması açısından, o dönemki çabalarımızın mutlaka ortaya çıkarılması
lazım.

Hükümet siyaseti devreye soksa asla ölüm yaşanmayacaktı

Hendek, barikat meselesi ilk ortaya çıktığında, bizim çağrılarımızla birlikte hükümet ferasetli davransa,
siyaseti devreye soksa “gerçekten de biz bu meseleyi STK’ların, baroların, siyasi partilerin, toplumdaki
kanaat önderlerinin çabasıyla, hiçbir çatışma olmadan, sahada çözmek istiyoruz” dese, Başbakan ve
Cumhurbaşkanı bu konuda serinkanlı açıklamalar yapsalar, bizim çabalarımıza destek verseler asla
ölüm yaşanmayacaktı. Asla yıkım yaşanmayacaktı. Ben inanıyorum ki, Silvan’dan nasıl sonuç aldıysak
her yerde sonuç alacaktık. Biz siyaseti her alanda, her yerde, her ilçede devreye sokmaya çalıştık.
Ama iktidar kendisi açısından öyle bir savaş rantı elde etmişti ki. Tam da arzu ettiği şey, seçime doğru
giderken HDP’yi kriminalize etme, HDP’yi terör örgütü gibi gösterme, seçimin bir kaos ortamında
gerçekleşmesi AKP açısından adeta bulunmaz Hint kumaşıydı.

Ahmet Davutoğlu çözüm sürecini istemiyordu

Ceylanpınar’da iki polisin uyurken yataklarında katledildikleri günden başlayarak, Davutoğlu’nun
özellikle de çok sonradan itiraf ettiği şekilde – demişti ki “benim kafamda aslında çözüm süreci 6-8
Ekim günlerinde bitmişti, ama operasyonu başlatmak Ceylanpınar Katliamından sonra mümkün oldu.”
Ceylanpınar’da gerçekten de iki polis, alçakça infaz edildi. Uyuyan iki polis. Hemen olayın akabinde,
Ceylanpınar Kaymakamı, durum şüphelidir, birlikte kaldıkları ev arkadaşlarıyla ilgili bir şey de olabilir
diye bir açıklama yaptı aynı saatlerde. Bir kaç saat sonra mı, ertesi gün mü tam bilmiyorum, PKK olayı
üstlendi. Aynı gece, bunun intikamını alıyoruz diye Kandil’e hava saldırısı başladı ve çözüm süreci
fiilen aslında o gün bitti. Fiilen aslında, o güne kadar bir şekilde, yeniden biz siyasal alana çekebilir
miyiz, çatışma başlamadan, karşılıklı ölümler başlamadan başarabilir miyiz diye çok uğraşıyorduk.
Halen de devam ediyordu, ama o gün, fiilen o gün daha ateşkes karşılıklı bozulmamıştı. Ama o gün
Davutoğlu, büyük bir komutan edasıyla bilmem kaç uçakla Kandil’e operasyon başlamıştır diyerek,
operasyonu başlattı.

O gün ben, Ceylanpınar’da o iki polisin katledilmesi üzerine çok sert açıklamalar yapmıştım. Hem olayı
nefretle kınamış, hem de ciddi araştırılması, üstüne gidilmesi lazım demiştim.

Çünkü geçmiş yıllarda, örneğin ‘93 müydü ‘94 mü tam hatırlamıyorum, yine böyle devlet ile PKK
arasında görüşmeler yapıldığı bir dönemde ateşkes ilan edilmişti. Bingöl’de silahsız 33 asker, silahsız,
sivil, otobüsle izne giderken vahşice katledildiler. Yine ateşkes bozuldu, yine çatışmalar başladı. Yine
her taraf kan revan. Şehirlerde terör eylemleri, dağlarda bombalamalar. O günden bugüne binlerce insan öldü. Ceylanpınar’da iki polis katledildi, ama mesele iki polisin acısının çok çok ötesine geçti.
Çünkü o günden bu yana binlerce kişi yaşamını yitirdi. Peki ne oldu? Hükümet ferasetli basiretli
davransa diyorum ya. Ceylanpınar’daki katliamla ilgili gözaltına alınanlar oldu. Yargılandılar. Çünkü
dediler ki, bunlar PKK üyesidir, bunlar işin içindeler dediler. Hepsi beraat etti. Çok kısa sürede. Çünkü
baktılar ki, olay başka iş. Sonra, PKK bir açıklama yaptı, dedi ki “Biz ilk başta üstlendik, ama bizim
eylemimiz değilmiş.” İlginç bir şekilde.

Bu olay neden önemli? Çünkü çözüm süreci bitirildi bunun üzerinden, fiilen ateşkesi bitirdiklerini
eylemleriyle duyurmaya başladılar, arkasından da bütün ülke, her yerde yeniden silah, bomba ve
şiddet eylemleriyle maalesef karşı karşıya kaldı.

O katliam aydınlatılamadı, hükümet yeterince bunun üzerine gitmedi. Ahmet Davutoğlu’na
akademisyen olarak saygı duyarım. Hoca olarak iyi hocadır. Başarısız bir kitap yazmış olsa da. Ama
siyasetçi olarak tam bir fiyaskodur. Bu gibi durumlarda hemen ortaya çıkıp açıklama yapıp, oradan
büyük bir kırılma yaratan siyasetçi Davutoğlu’dur. 6-8 Ekim’de bunu yapmıştır. Bingöl’de 4 polisin
katledilip Emniyet Müdürü’nün yaralandığı olayda bir saat içerisinde çıkıp biz dört PKK’li öldürdük,
intikam aldık, kanı yerde kalmadı diyen de Davutoğlu’dur. Ceylanpınar Katliamından sonra da benzer
açıklamalar yapan Davutoğlu’dur.

Siyasette bunun hesabı sorulmamıştır henüz. Davutoğlu’nun bu aceleciliği neydi? Bir Başbakan olarak
yargıya niye işi bırakmadı? Niye yargı görevini tamamlasın da ortaya sağlıklı bir karar çıksın demedi?
Niye? Parlamento bu konuda araştırma soruşturma açmak istiyor, niye desteklemiyorsun? Sen
Başbakan olarak bir saat içerisinde bu vakaları nasıl çözdün? Sen Ankara’da iken bu olaylar şunlar
tarafından yapılmıştır, intikamını da aldık veya tutukladık nasıl diyebiliyorsun?
Şüphelidir. Ahmet Davutoğlu’nun bunları açıklaması lazım. Çünkü Ahmet Davutoğlu, çözüm sürecine
asla inanmamış bir siyasetçidir. O, kafasında neo Osmanlıcılık dediğimiz, Osmanlı’dan kalma, bütün
Arap coğrafyasını, Kürtleri, bütün Arapları, bütün mezhepleri kendi çatısı, şemsiyesi altında toplayan
büyük bir üst emperyal devlet örgütlenmesini kafasında kurgulamıştır.

Ahmet Davutoğlu Kürt halkını eşit bir halk olarak görmeyi içine sindiremedi

Bunun çağımıza uymayacağını, bunun kabul görmeyeceğini anlamaktan uzak, basiretsiz bir
siyasetçidir maalesef. Kendisi ile her görüşmemizde kamuoyunda da ifade ettim, yüz yüze de; bu
projenin bir facia olduğunu, Suriye politikasında Türkiye’nin Ortadoğu bataklığına sürüklenmesinin
nedeninin de bu olduğunu, bu kafayla Kürt sorununun çözülemeyeceğini defalarca belirttim.
Bağlantısını şurada kuracağım. İddianamemle, hendek, barikat meselesi de böyle ele alındı Ahmet
Davutoğlu tarafından. Yüz yüze görüşmemizde bana şunu söylemişti: “Selahattin Bey, Ortadoğu’da
Kürtler bizim kanatlarımız altında olurlarsa rahat ederler.’’

Ben de kendisine aynen şunu söylemiştim: Siz artık Ortadoğu’da hiç kimseyi kanatlarınız altına almayı
planlamayın. Omuz omuza durmayı deneyin. Yan yana, omuz eşitliğinde. Kanat altına alma devri bitti. İnsanlar özgür olmak istiyorlar. Herhangi bir hegemonik güç kabul etmiyorlar, etmezler. Bunu dayatmayın. Biz, böylesi bir politika değişikliği çerçevesinde her türlü girişiminizi destekleriz, ama
Ortadoğu’da biz herkesi kanatlarımız altına alacağız dediğinizde, bu başarısız olur.
Ahmet Davutoğlu, Kürt halkını eşit bir halk olarak görmeyi hiçbir zaman içine sindiremedi, hiçbir
zaman. Kanatlarının altına almayı düşünüyordu.

Kendisi, egemen geri kalanlar da yavru kuş, ben sizi beslerim anlayışıyla yaklaşıyordu. Çözüm
sürecinden rahatsızdı bu yüzden. Recep Tayyip Erdoğan çözüm sürecini başlatmıştı, doğru. O dönem
kendisiyle görüşmediğim için bir şey diyemiyorum. Ama Ahmet Davutoğlu hem Ceylanpınar’da
polislerin katledilmesi, hem 6-8 Ekim olayları, hem de hendek, barikat meselesinde tam bir savaş
rantçılığı yapmıştır. Oradan siyasi rantı nasıl elde ederim diye, tam bir savaş rantçılığı yapmış ve
çözüm sürecinin bitmesinde çok çok aceleci davranmıştır.

Tabii Cumhurbaşkanı ve şu andaki AKP Genel Başkanı da bundan çok geri durmamıştır. Biz hendek,
barikat kapatmak için çaba sarf ettikçe, yolumuzu tıkadılar. Güvenlik bürokrasisini destekleyip “hayır
biz bu ili operasyonla çözeceğiz” dediler. Ahmet Davutoğlu kışkırtıcı açıklamalar yaptı, “önce Cizre’yi
temizleyeceğiz”, bunların hepsi yok edilene kadar operasyon sürecek” dedi.

Siyasetin işi sorun çözmektir

İnsan, kendi ülkesinde suç işliyor olsa dahi bir yurttaşına bu şekilde davranamaz. Bu şekilde karar
alamaz bir siyasi irade. Güvenlik personeli kendisine talimat verildiğinde hukuka uygun operasyon
yapar, yapmazsa suç işlemiş olur. Bu, güvenlik personelinin işi. Ama siyasetçinin işi yargı, darbe ve
güvenlik personelinden farklıdır.

Milletvekili terörle mücadele elemanı değildir. Siyasi partiler terörle mücadele enstrümanı değildir.
Terörle mücadele başladığında, o güvenlik personelinin işidir, ama terörle mücadele anlayışında bir
çözüm aramak da siyasetin işidir. Yargıdan siyasetin farkı da budur.

Yargı uzlaşma yeri değildir. Yargı uzlaşma aramaz, bağlı olduğu bir yasa vardır, dosyaya bağlıdır, ona
uygun bir şekilde adil olarak karar vermek zorundadır. Ama siyaset öyle değildir, siyaset uzlaşır, ilkeler
arayışına girer, yargı gibi soğuk bir zemin değildir, sınırları köşeleri belli bir zemin değildir siyaset.
Yasa dışı örgütle de görüşür, terör örgütüyle de görüşür, suçluyla da görüşür; siyaset bir tür, tabiri caiz
ise, hastalık öncesi önleme mekanizmasıdır, önleyici tedbirdir. Yargıda önleyici tedbir yoktur, yargı
sonuç ortaya çıktıktan sonra devreye girer, siyasetçi sonuç ortaya çıkmadan önce devreye girer.
Bizim yaptığımız bu önleyici tedbir girişimlerinin tamamı yargı konusu haline gelmiştir. Siyaset bunu
yapmazsa, yargı gibi davranırsa neyi çözebilirsiniz? Ben terörle mücadele elemanı değilim. Milletin
seçtiği bir milletvekiliyim. Ben terörle mücadele konseptine uygun davranmak zorunda da değilim. O,
hükümetin politikasıdır, ben bunu kabul etmiyorum, eleştiriyorum.

Hükümetin terörle mücadele elemanı, personeli var; olan yapsın, ama ben o enstrüman değilim.
Alternatifim ben. Siyasi çözüm alternatifiyim. Ve bunu da konuşarak yaparım, diyalog kurarak
yaparım. Kandil ile de konuşurum, İmralı ile de konuşurum, hendek barikattakilerle de konuşurum.
AKP de bunu yapmadı mı? 93’ten beri PKK ile 7 defa çözüm süreçleri yürütüldü, ateşkesler ilan edildi.

Karşılıklı görüşmeler yapıldı, Bekaa Vadisi’nde de yapıldı, Kandil’de de yapıldı, Oslo’da da yapıldı,
İmralı’da da yapıldı, Ankara’da da…

Siyaset budur işte. Peki bundan dolayı yargılanan tek bir bürokrat, tek bir hükümet mensubu var
mıdır 93’ten bu yana? Hayır. Ama biz yargılanıyoruz. Biz iktidar değiliz diye mi yargılanıyoruz? Sadece
iktidara münasip bir hak mıdır siyaset yapma hakkı? Biz de hendek, barikata böyle çözüm bulmaya
çalıştık.

Dün belirtmiştim, evet bizim birinci arayışımız, hendek, barikatı gerçekten o insanlar kendileri
kapatsınlar, ikna edelim. Biz kabul etmedik, yanlış olduğunu söyledik. Gezdik milletvekili
arkadaşlarımla birlikte, 12 ilçede çağrı yaptık. Ama ben bunu yaparken, Ahmet Davutoğlu’na da şu
hakkı vermedim; sen de istediğini yapabilirsin kardeşim. Şehirler yakıp yıkabilirsin tamam. Ben
hendek, barikata karşıyım sen de bundan faydalanarak nasıl olsa HDP de karşı, gerekiyorsa F-16 ile
Cizre’yi bombalarım diyemezsin.

Benim bir görevim hendek, barikatın kapatılmasını sağlamaksa, bir görevim de oradaki insanların
hakkını hukukunu korumaktır. Siviller katledilirken, onların sesi soluğu olmaktır, onu durdurmaktır,
engellemektir. İkisini aynı anda yapmaya çalıştık biz. Hem hendek, barikatı kapatmak için
girişimlerimiz sürüyordu, hem de bütün bu katliamları önlemek için girişimleriniz sürüyordu.

Tankların şehirleri bombalamasının neresi kanuna uygun

Bakın, elinde silah olan birini de, yasa dışı birini de, mafya olur, terörist olur, cinayet zanlısı olur,
elinde silah vardır o anda, onu öldürmenin bile yasada koşulu vardır. Nasıl onun etkisiz hale
getirileceğinin yasada geniş tarifi vardır. Teslim ol çağrısı yaparsın sağ yakalayabilmek için. Koşulları
zorlarsın, orantılı bir şekilde giderek artan şiddet kullanırsın.

Yani temel hedef, onu canlı yakalayıp adaletin önüne çıkarmaktır. Güvenlik personelinin birinci hedefi
budur. Ama hayır, bunu başaramıyorsa, kendi can güvenliği ve başkasının can güvenliği tehdit
altındaysa, etkisiz hale getirecek şekilde silah kullanabilir. Bunlar yasada tariflenmiş.
Peki paletli tankla, Cizre’nin tepesine tank koyup apartmanları havaya uçurmanın neyi kanuna uygun
olabilir? Sur’da paletli tankla bütün mahalleleri dümdüz etmenin neyi kanuna uygun olabilir?
Biz buna da karşı çıktık. İddianamede 7 tane fezleke buna dairdir. Sen misin Sur’da, Cizre’de katliam
var diyen, operasyonları durdurun diyen… Operasyonları durdurun diye yürüyüş yaptı [Gazete kupürü
gösteriyor] Demirtaş, hendek, barikata sahip çıktı. Demirtaş çukura sahip çıktı.
Bunu yazan alçaklar bir tek gün bizim çabalarımızı hendek, barikatın kapatılması çabalarımızı
yazmadılar.

Biz Cizre’de, dün dediğim gibi neredeyse on kilometre dağ taş yürüyüp Cizre’ye ulaşmaya çalıştık.
Sağlık durumu iyi olmadığı için Sayın Dengir Mir Mehmet Fırat’ı çağırmayacaktım, ama duruşmada
kendisi. Cizre girişimlerimizin de tanığı Dengir Bey’dir. Kendisi Ankara’da o dönem bir hükümet
yetkilisi ile konuştu. Sokağa çıkma yasağının kaldırılması için eşbaşkanlarımız, milletvekillerimiz
Cizre’ye doğru gidiyorlar, oradakilerle görüşme ve diyalog halinde hendek, barikatın kapatılması için uğraşacaklar, ama sokağa çıkma yasağı var, Cizre’ye giriş yapamıyorlar, kaldırılsın ki bu konuda çaba
sarf edilsin diye…

Dengir Bey bunun tanığıdır, Cizre için kendisi çok çaba sarf etmiştir. Ha keza Nusaybin için Mithat
Sancar hocamız çok çaba sarf etmiştir. Şırnak için Mithat Sancar hocamız çok çaba sarf etmiştir. Gelip
bunları tanıklıklarıyla anlatacaklardır. Bunları basın yazmaz, tabii ki bunları savcılar görmezden gelir.
Valiler, İçişleri Bakanı, Başbakan, bunlar yokmuş gibi davranır, hepsi bundan haberdardı. Bu
girişimlerimizi biliyordu, onların engellemelerine rağmen biz yapmaya devam ediyorduk. Ve her
açıklamamda altını çize çize belirtmişim, kardeşim burada asker, polis yaşamını yitiriyor bunlar da can
durdurmamız lazım.

Ben yürüyüş yaparken bazı yerlerde jandarmalar, bazı yerlerde polisler önüme geçip durdurmaya
çalışıyorlardı, emir almışlardı. Şunu söylüyorlardı benim kulağıma – Cizre’ye giderken, Diyarbakır’da
Sur’a giderken hatırlıyorum durdurmaya çalıştıkları yerde – diyorlardı ki, lütfen bu meseleyi çözün. Biz
emir aldık, ama lütfen uğraşın başkanım, lütfen siz bu meseleyi çözün.

Beni hem durdurmaya çalışıyor, hem de durmayın diyor yani. Çünkü ölmek de öldürmek de istemiyor.
Bu insanlar mecbur değiller, kendi ülkesinde iç hareketlere bu şekilde canını vermeye mecbur değil.
Çünkü biliyor ki, Selahattin Demirtaş ve arkadaşlar onun canı için de yürüyor. Onun üstündeki
üniforması, onun üstündeki kıyafeti, onun insan kimliğini ortadan kaldırmaz. “Önce insan” demek
zorundayız. Yani Ceylanpınar’da katledilen polisler benim kardeşim değilse, onun canı için benim
canım yanmayacaksa, ben de insan değilimdir.

Ama hendek, barikatta öldürülen o genç de benim yüreğimi yakmıyorsa, ben kendimi sorumlu
hissetmiyorsam, insan değilimdir. O öldürüldü orada. Niye öldürüldü? Siyasetçi olarak çözüm
bulamadık, o yüzden öldürüldü. Asker, polis öldürüldü. Niye? Siyasetçi olarak çözüm bulamadık, o
yüzden öldüler.

Biz bu sorumluluğumuzu kabul ederek yollarda, meydanlardaydık. Ankara’daki beyefendiler devletin
verdiği güçle, devleti ele geçirmenin verdiği özgüvenle ortalığı yakıp yıkarız diyorlardı. Millet size
bunun için oy vermedi; diyorlar ya, HDP’ye millet hendek, barikat kazın diye mi oy verdi, milletin bize
verdiği oyun hakkını veriyorduk biz orada. Hendek, barikatı kapatmak için uğraşıyorduk. Peki millet
size gidin Cizre’yi yakın yıkın diye mi oy verdi, gidin Sur’u dümdüz edin diye mi oy verdi?

F tipi hücremde çok huzurluyum

Siyasetçisiniz ya. Polisin işi bu değildir. Jandarmanın, Kara Kuvvetlerinin işi bu değildir, onlara emir
verilir, operasyon yaparlar. Ama siyasetçinin işi alternatifleri oluşturmak, alternatifleri zorlamaktır.
Bunu yapmayan siyasetçi ucuz politikacıdır, basiretsizdir, kan emicidir. Bin defa şükür olsun ki
Rabbimize, biz bunun için vicdanen rahatız, sonuna kadar uğraştık. Sonuç aldığımız yer oldu, tek bir
insanın canının kurtulmasına benim çabalarımın katkısı olmuşsa, ben onun için bin yıl yatarım.
Tek bir annenin yüreğinin yanmasını engellemişsem, ki eminim çok sayıda annenin yüreği yanmaktan
kurtulmuştur, o anneler kimdir bilmem, o anneler de farkında değildir, bilemeyiz. Kaderi bilemeyiz
çünkü. Allah’ın emridir, nerede kim vurulur bilemeyiz, ama biz çatışmanın derinleşmesini önlemişsek, bizler çözüm sürecini bir gün bile uzatmaya çalışıp, insanların canını bir gün bile olsa kurtarmışsak,
bunun için ben bin yıl yatarım.

Peki binlerce insanın katliamından sorumlu olanlar, lüks içerinde yaşayıp bütün devleti ele geçirip,
kudretli iktidarların keyfini sürseler bile, benim F tipi hücrede duyduğum huzuru duyabilirler mi,
duyamazlar. Ben çok huzurluyum. En lüks saraydan bile daha huzurlu bir şekilde, Edirne’de F tipi
hücremde yatıyorum, yatmaya da devam edeceğim. Ne mahkemenizden bir adalet beklentim var, ne
adaletin gerçekleşeceğine dair bir inancım var, ne de bu dosyada en küçük bir adil yargılama
yapılacağına dair inancım var. Yok.

Soruşturma başladığından beri belli, devam ederken belli. Heyetiniz de dahil olmak üzere verdiği ara
kararlarda benim siyasetçi kimliğimi, dört yıllığına seçilmiş olup 15 ayımı milletvekilliğinden uzak, bir
hücrede geçirmiş olmamı değerlendirmeye bile tabi tutmuyorsunuz. Ara kararınızda, CMK’nın bilmem
hangi maddesini dayanak gösterip, “tutukluluğunun devamına” diyorsunuz, yani adil yargılama
yapılmayacağı başından beri belli, sonuna kadar da öyle gidecek.
Aslında ben burada bu suçlamalara savunma yapmak için gelmiyorum. Suçları teşhir etmeye
geliyorum. Bana karşı ve halkımıza karşı işlenen suçları, siyasetin suçlarını, yargının işlediği suçları
tarihe not düşmek istiyorum.

Sonunda da kararı siz vereceksiniz. Ben sizin aklınızı ve vicdanınızı okuyamam, ama hakimler
kararlarıyla konuşurlar. Kararlarınıza bakarak diyorum ki, siz adil yargılamadınız, adil de
yargılamayacaksınız. Çünkü siyaset her yerde hakim. Siyaset yargının yüzde 80’ini baskı altına almış,
yüzde 15-20’sini de kontrol altına almış durumda.

Yargı bağımsız olabilmek için çırpınıyor. Özgür olabilmek için çırpınıyor. Olumlu bir karar bir yerden
çıkınca, hükümet hep birlikte oraya saldırıp boğmaya çalışıyor. AYM’den bir karar çıkıyor, oraya
saldırıyorlar, bir ağır ceza mahkemesi bir karar veriyor oraya saldırıyorlar.

Yani dolayısıyla Selahattin Demirtaş dosyası, bu dava için söylemiyorum sadece, asliye cezada
yargılandığım dosyalarda da asliye ceza hakimleri öyle bir baskı altında dosyaları sürdürüyorlar ki,
inanılmaz bir şey. Bu nedenle bu fezlekeler, tümüyle iktidarı rahatlatmak, iktidarın önündeki
muhalefet engelini kaldırmak, mümkünse Demirtaş’ı siyaset dışı bırakmak için büyük bir çaba, büyük
bir uğraştır.

Cezaevinde ölürsem tabutumu dik çıkarsınlar, yatay çıkarmasınlar

Bu dosya açısından söylemiyorum. Fakat başka dosyalara da beni bir an önce siyasi yasaklı konumuna
düşürmek için özel olarak bazı hakimlere baskı yapıldığını biliyorum. Böyle mi adalet sağlanacak peki?
Biz bu yargıya mı güveneceğiz? Kusura bakmasınlar.

Fakat benim ölüm, bazılarının dirisinden daha fazla siyaset yapar. Ben siyasi yasaklı olunca, mahkeme
benim hakkımda TCK 53’e göre karar verdiği zaman şunu da yazmıyor oraya: “Halkla arasındaki sevgi
ve saygı bağının da koparılmasına” diyemiyor. Hiçbir mahkeme böyle bir karar alamıyor. Hakkımda ömür boyu siyaset yasağı da konulsa, ben siyasetçiyim, halkımla birlikte her yerde siyasetimi yaparım.

Hücrede de yaparım.

Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı seçimini belirleyecek olan biziz. Kilit biziz, anahtarı biziz. Siyasi yasaklı
olsam da biziz, olmasam da biziz. Kilit bizim elimizde. Bakalım, ne yapacaklar göreceğiz. Yargı buna
alet olacak mı olmayacak mı, göreceğiz. Ama dediğim gibi, ben oraya dik girdim, Edirne Cezaevine.
Oradan da dik çıkacağım. Benim arkadaşlarıma vasiyetim de, ben orada ölürsem tabutumu da dik
çıkarsınlar, yatay çıkarmasınlar.

Cizre ile ilgili üç fezlekemde, oradaki insan hakları ihlalleriyle ilgili katliam demiş diye örgüt
propagandası davası var. Siz şeye takıldınız herhalde, tabutun dik çıkarılmasına.

Hakim: Yok yok, takılmadık, siz devam edin.

Ölçüsüzlükte sınır tanımayan bir yargı baskısıyla karşı karşıyayım

Dolayısıyla, özellikle Cizre’de yaşanan insan hakları ihlallerine dair o dönemde benim o konuşmaları
yapmama sebep olan hak ihlallerini anlatmak istiyorum ki, niye konuşmuşum öyle? Niye hükümeti
sert eleştirmişim öyle? Neden katliam demişim? Bu bir örgüt propagandası mıdır, yoksa realiteye
dayalı altyapısı var mıdır?

Biliyorsunuz, iftira suçunda bile eğer söz konusu isnatla ilgili ispat gerçekleşirse, iftira ortadan kalkar.
Ben orada katliam var dediğimde bu bir terör propagandasıysa, orada katliam izlenimi uyandıran ya
da katliam diyebileceğim hiçbir şeyin olmaması lazım ki, ya da ben kafamdan uydurmuş olayım ki,
benim derdim orada aslında insanların hakkını ve hukukunu aramak değil de bir terör örgütünün
propagandasını yapmak olsun. Böyle değerlendirilebilir ancak.

Ortada hiçbir ihmal olmayacak, orada gerçekten bir terörle mücadele var, eli silahlı teröristler var ve
güvenlik güçleriyle çatışıyorlar, ben de çıkıp diyorum ki, oradaki YPS’lilerin, silahlı gençlerin
mücadelesini desteklemek için çıkıp diyorum ki, hükümet sivil katliamı yapıyor, hükümet hak ihlali
yapıyor, böylece onları rahatlatacağım, onların silahla mukavemetlerini bu şekilde siyasetçi olarak
destekleyeceğim. Fezlekenin anlayışı bu.

Peki öyle değilse? Peki sivil insanlar katledilmişse? Peki ortada cenazeler varsa? O zaman ne olacak?
O zaman ortaya başka bir suç çıkıyor. Benim işlediğim suç değil, sivilleri katledenlerin suçu çıkıyor. O
yüzden anlatmam gerekiyor. Üç tane fezlekem doğrudan bu meseleyle ilgili.

Ayrıca 6-7 dosya da Cumhurbaşkanı’na hakaret, Başbakan’a hakaret, güvenlik güçlerine hakaretten
devam ediyor. Bir konuşmadan, tek bir konuşmadan 7 tane dava açılmış. Biri burada – dosyanızda
örgüt propagandası – 4 tanesi Diyarbakır’da, 2 tanesi de Mardin’de. Onlar da Cumhurbaşkanı,
Başbakan ve güvenlik güçlerine hakaret dosyası. Tek bir konuşma.

Yani, ölçüsüzlükte sınır tanımayan bir yargı baskısıyla karşı karşıya kaldım gerçekten. Yaptığım tek şey
de, Cizre’deki katliamları anlatmaktan ibaret olan bir konuşmaydı.

Dosyada, bir insan hakları örgütü olan MAZLUM-DER’in Çatışma ve İzleme Çözüm Grubu’nun
hazırladığı 4-6 Mart 2016 tarihli Cizre İnceleme ve Gözlem Raporu’nu göreceksiniz. Bu bir insan
hakları örgütü, biliyorsunuz. MAZLUM-DER ulusal düzeyde çalışan bir insan hakları kurumu. Kapsamlı
bir şekilde kendi gözlemlerini aktarmışlar. MAZLUM-DER, partimizle siyasi ideolojik hiçbir bağlantısı
olmayan bir örgüttür. MAZLUM-DER’in gerçekten de yaptığı çalışmalara hep güvenirim. İHD’de
başkanlık yapmış biri olarak biliyorum. İHD de öyledir, MAZLUM-DER de. Raporları var, kapsamlı bir
şekilde.

TTB‘nin, gidip incelediler, hazırladığı rapor var burada. Baroların hazırladığı rapor var. TİHV’nın raporu
var. ÖHD raporu var. GABB (Güneydoğu Anadolu Belediyeler Birliği) raporu var. Partimizin de raporu
var, CHP’nin de raporu var. Yani çok sayıda farklı kesim Cizre ile Silopi ile ilgili rapor hazırlamış.
Dün size, bir yaşlı kadının cenazesinden söz ettim. 76 yaşında, Taybet Ana. Dosyada fotoğrafı var mı
bilemiyorum, aslında o kadar çok çıktı ki o dönemde, Silopi’de kendi evinin önünde keskin nişancı
kurşunuyla öldürüldü, 76 yaşında.

Hiçbir insanın vicdanı yaşlı bir kadının vurulmuş olarak sokak ortasında bırakılmasına razı olmaz
Bizler de parlamentodaydık o zaman. Tabii cep telefonları çalışıyor, sokağa çıkma yasağı var, ama
herkes Cizre’de, evlerinde. Milletvekillerimizi aradılar. Dediler ki, “Annemiz vuruldu, fakat biz kapıdan
çıkar çıkmaz ateş ediliyor, cenazeyi alamıyoruz.” Henüz ilk saatler.

Arkadaşlar Bakanlık’la, müsteşarlıkla görüştüler. Kaymakama, Valiye ulaşmaya çalıştılar. 76 yaşında
bir kadın vurulmuş, yaşıyor mu ölü mü belli değil, ama kendisine ulaşılamıyor. Yani ambulansın
gitmesine izin verin ya da çocukları almak istiyor, izin verin. Daha ilk saatlerde arkadaşlarımız
girişimlere başladılar.

Ben o kadar kısa sürede çözüleceğini düşündüm ki. Çünkü, kendisine insanım diyen hiç bir insanın, 76
yaşındaki yaşlı bir kadının vurulmuş sokak ortasında bırakılmasına vicdanı razı olmaz O saatlerde
çözülür diye düşündüm. Fakat akşam dediler ki, “halen alınamamış.” İnanamadım.
Tam 7 gün sürdü. Ahmet Davutoğlu’na parlamento kürsüsünden çağrı yaptım, rica ettim. Her şey bir
yana – bizim hatamız var, sizin hatanız var bırakıyorum bir tarafa – sizden rica ediyorum. 6 gün oldu,
bir yaşlı kadının cenazesi sokaktan alınmadı.

Sen Müslüman, o kadın Müslüman, ben Müslüman. İnsanız ya. Sen de Başbakan’sın. 6 gündür
bürokratlarınız duyarsızlar. Güvenlik güçleri izin vermiyor, cenaze alınamıyor. Alınamadı. Cenazeyi
almak isteyen damadı da öldürüldü. O şekilde Taybet Ana’nın cenazesini alabildiler. Peki alabildiler
de, defnedebildiler mi? Defnine izin verilmedi. Evinden çıkamadı. Cenazeyle günlerce evde beklediler.
2015 Türkiye’sinde yaşandı bunlar. Ben insanlığımdan utandım, bunlar insanlıklarından utanmadılar.
Ben o açıklamaları yaparken aklımda bunlar vardı.

DBP, partimin en büyük kurucu partisidir. Bizim eski BDP’dir. Benim eski partimdir. Onun Parti Meclisi
üyesi Sevê Demir, yıllarca birlikte çalıştığım bir arkadaşım. Silopi’de yakın mesafeden, ağır bir silahla
kafası parçalanarak öldürüldü. Fotoğraflarını gördüm.

Dediler ki, bir terörist öldürdük. Parti Meclisi üyemiz Sevê Demir. Ben bunu görüyordum, o
açıklamaları yaparken. Herkes “terörist öldürüldü” diyordu da, ben onun Sevê Demir olduğunu
biliyordum. Silopililer biliyordu. Bizim bütün partililerimiz biliyordu.

Cemile Çağırga. 6 Eylül 2015’te küçük bir çocuk. Annesi şunu söylüyor: Sokağa çıkma yasağı vardı.
Cemile’nin hastaneye götürülemediğini ve bundan dolayı öldüğünü söylemiş. Peki nasıl? Kızım benim
ellerimi tutmuştu ve sadece “Ax daye” yani Kürtçe “ah anne” diyebildi. Kurşun koltuk altından girmişti
ve ellerimi tutarken öldü. Küçük kız, annesinin elini tutarken, kendi mahallelerinde, kendi
sokaklarında komşuya giderken küçük kız öldürüldü.

İnsan haklarını savunmak terör propagandası mı

Peki ne oldu? Tam 29 gün kendi kızının cesediyle uyudu annesi. Defnedilmesine izin verilmedi. Evdeki
ticari buzdolabında bekletildi cenaze. Tam 29 gün, biz onun defnedilmesi için Ankara’da kıyameti
kopardık, sokağa çıkma yasağı var, çıkanı öldürürüz dediler. Cemile Çağırga, 29 gün boyunca çocuğu
buzdolabında, birlikte evde beklediler.

Bu, terör propagandası mıdır? Eğer bunun öyle olduğunu düşünüyorsanız mahkemeniz bir naip hakim
atamalı, dediğim olay araştırılmalıdır. İki vaka. Şurada dosyada en az bin tane vaka vardır; Taybet Ana,
Cemile Çağırga vakası.

İnsanı insanlığından utandıran iki vaka. Taybet Ana’yı, diyebilirler ki, YPS’liler öldürdü, tamam. E peki
onlar mı cenazesinin alınmasını engelledi? Ben Taybet Ana’yı kim öldürdü bilmiyorum, ortaya
çıkmadı. Velev ki diğerleri öldürdü. Onlar mı cenazeyi engellediler?

7 gün boyunca siz bırakmadınız. Yalvar yakar olduk, rica ettik, hayır dediniz. İbretlik olacak dedik
ibretlik. Cenazeniz orada kalacak, yerde çürüyecek, onurunuz kırılacak, anlayacaksınız. Kürtler olarak
bu devlete böyle yapılmazmış, burnunuzu sürteceğiz. O anlayışla yaptılar. Cemile Çağırga’yı 29 gün
buzdolabında bekleten anlayış olsa olsa bir faşist anlayış olur. İnsanlığından çıkmış anlayış olur. Benim
bunu söylemem, bunun üzerine çıkıp hükümete bas bas bağırmam, terör örgütü propagandası olmaz.
Bunu yapanlar terörist olur, olsa olsa. Başka bir şey olamaz.

Mahkemeniz naip hakim atasın, bu iki vakayı incelesin. Olmuş mu olmamış mı? Ortada Taybet Ana
diye bir şey yoksa, Cemile Çağırga diye bir şey yoksa, bu dosyada yüzlerce insan onurunu, haysiyetini
inciten vaka yoksa, insanların yatak odalarına girip duvarlarına, aynalarına sinkaflı küfürler
yazılmamışsa, kadınların özel eşyaları orada ne yapılıp hakaret edilmemişse, -naip hakim gönderelim yapılmamışsa ben çıkacağım, özür dileyeceğim ve diyeceğim ki, benim yaptığım terör
propagandasıydı. Bunların hiçbiri olmamış demek ki, ben sırf hendek, barikatı korumak için yapmışım
diyeceğim, kabul edeceğim. Kamuoyundan da özür dileyip, siyaseti bırakıp gidip ömür boyu
cezaevinde yatacağım. Ama bunlar oldu, oldu. Hepsi oldu.

Onlarca insanın yatak odasına girip hakaretlerle çamaşırlarını ortalığa döküp, fotoğraflarını çekip,
JÖH, PÖH hesaplarından sosyal medyaya attılar. Sabah gazetesinde, Yeni Şafak’ta bunları
okuyamazsınız. ATV’de göremezsiniz. Ama biz görüyoruz. Bugün yasaklanan gazeteler, kapatılan
televizyon kanalları bunları yayımlayamıyor. Yargı olarak sizler KHK’leri kabul edip bunları
kapattırdınız. Toplum artık bunları da duyamıyor.

İnsanların kırılan onurlarını, incinen haysiyetlerini toparlayabilmeleri için çabaladık
Ben terör örgütü propagandası yapmadım. Ne terör, ne propagandası? Kendi partimin bile
propagandasını yapmadım. İnsanların acılarının peşinden koştuk. İnsanların; kırılan onurlarını, incinen
haysiyetlerini toparlayabilmeleri için seçtikleri milletvekilleri olarak bunun çabasını sürdürdük.
Bununla ilgili açılmış tek bir dava var mı? Cizre’de bu hakareti yapan, bu haysiyetsizlikleri yapanlarla
ilgili açılmış bir dava var mı? Yok. Ne oldu? Bu alçaklar sonradan darbeci olmadı mı? Dün tek tek
saydım hepsini. Normal bir insan bunu yapmaz. Bunu yapanın derdi başkadır. Kürt’ün onurunu kırıp,
bir daha da toplumsal bütünleşme sağlanmasın, hükümet zor durumda kalsın, ordu inisiyatif alsın,
kaos oluşsun, terör bitmesin, şiddet bitmesin, savaş bitmesin. Bunun için yapar. Ama onlar, bunu
yaparken hükümet de onu pohpohlarsa, o hükümet de o suça bulaşır. AKP bunu yapmıştır işte. Yargı
da buna göz yummuştur. Şu anda darbe davalarında bunların hiçbiri sorgulanamıyor, sorulamıyor.
Ne talihsizliktir ki, benim şu savunma yaptığım kürsüde, bunu yapanlar da sizin tarafınızdan
yargılanıyorlar. Darbeciler. Onların yaptıklarını, alçaklıkları eleştirmişim diye siz hem onu
yargılıyorsunuz hem de beni yargılıyorsunuz.

O yüzden ben, mahkemenizle ilgili gerçekten de tartışma açmak istemiyorum, çünkü önemli davalar
da sürdürüyorsunuz. O davalar çok önemli. “Mahkemeler adil yargılama yapmıyor, mahkemeler
tümüyle boştur” diyemem, bana karşı tutumu eleştirebiliyorum. Çünkü çok kritik davalar
sürdürüyorsunuz. Alçaklıkların artık dibe vurduğu, tavan yaptığı meselelerde de karar verecek
heyetsiniz. Hiçleştiremem o yüzden. Beni yargılıyorsunuz diye “siz yargıç değilsiniz” diyemem.
Ama şunu da unutmayın, karşınızda burada dizilip de 15 Temmuz sırasında da öncesinde de yaptığı
alçaklıklarının hesabını verenlere ben orada laf söylemişim. O konuşmalar bunlara karşıdır. Ve onları
destekleyen hükümete karşıdır. Ben de sanığım, onlar da sanık. Ayıptır.

Cizre’deki katliamdan yargılanan tek bir güvenlik görevlisi yok. Roboski’de 34 köylü F-16 ile
bombalandı, öldürüldü. Bir onbaşı bile kınama cezası almadı. Siz bir trafik kazası yapsanız 8’de 1
kusurunuz olsa, hiçbir ceza almazsanız para cezası alırsınız. Kazadır dersiniz. Roboski kaza ise bu
kazanın da bir sorumlusu olmalı? En azından kaza kim tarafından yapıldı? Anlatabiliyor muyum?
Roboski’yi teşhir ettiği için, kardeşi, bütün ailesi orada katledilen Şırnak milletvekilimiz Ferhat Encü,
Roboski’nin üstüne gittiği, açığa çıkması için uğraştığından ceza aldı, tutuklandı, milletvekilliği
düşürüldü, ama Roboski Katliamından tek bir sivil, asker, bürokrat, siyasetçi yargılanmadı.

Kim ki ülkeyi ben kurtarırım diyorsa, yalan söylüyordur

Böyle olmamalı. Türkiye Cumhuriyet Devleti yoluna böyle devam edemez. Biz bu kadar badire
atlatmış bir ülke olarak, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, isyanlar, sürgünler, sıkıyönetim
mahkemeleri, istiklal mahkemeleri, katliamlar, bütün bunların üstünü örte örte Türkiye Cumhuriyeti
Devleti güçlenemez, büyüyemez. Hukuk ve demokrasi devleti olamaz. Demokratik bir hukuk devleti
asla olamaz. Devleti korumak bu değildir. Devleti yüceltmek bu değildir. “Benim devletim halkına
işkence yapmıştır, ama olsun benim devletim yaptığı için, devleti kötülemek yerine üstünü örteyim,
daha iyidir. Devlet görevi yaparken cinayet, tecavüz suçu işlemiştir, çünkü ortaya çıkarsa devlet
zafiyete uğrar.” Bu şekilde devleti güçlendirmek mümkün değildir.

Bu şekilde ancak çürümüş bir devletle gidilir. Dün İbn-i Haldun’dan bahsettim. Türkiye Cumhuriyeti
Devleti, 15 yıllık AKP iktidarında devletin idari mekanizması, hukuk mekanizması ve siyaset kurumu
ölme aşamasına gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 1923’de doğmuştur, büyümüştür ve AKP
sayesinde şu anda ölme aşamasındadır.

Kurtuluş var mıdır, elbette. Demokratik reform. Cesur olacağız. Herkes kendisiyle yüzleşecek.
Hatasıyla yüzleşecek. Yönümüzü demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne döneceğiz. Kim ne yapmış
olursa olsun bugüne kadar. Recep Tayyip Erdoğan’ın da bunu yapması lazım, Devlet Bahçeli’nin de,
Kemal Kılıçdaroğlu’nun da, bizim de bunu yapmamız lazım. Yargının da yapması lazım, üniversitelerin
de yapması lazım. Ülkeyi kurtarmanın biricik yolu budur.

Kim ki ülkeyi ben kurtarırım diyorsa, yalan söylüyordur. Biz kurtarırız ülkeyi, biz. Birlikte. Partimizin,
ailemizin, ideolojimizin yakın çıkarını düşünerek değil. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, idari olarak,
yargısal olarak ölmek üzeredir. Siyaset kurumu ölmek üzeredir.

Toparlamanın tek yolu kamplaşmayı, kutuplaşmayı durdurmaktır. Seçime bu şekilde, birbirimizi
boğazlayacak şekilde gitmek yerine, en gelişmiş toplumsal demokratik uzlaşıya doğru bir yol haritası
çizmek, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yeni bir demokratik raya oturtmaktır. Bunu başarmak lazım.
Benim burada yargılanmam buna hizmet etmiyor. Asla etmiyor. Bu şekilde beni tutmanız buna fayda
etmiyor, etmeyecek. Ben buradan, bu kürsüden bütün partililerime, arkadaşlarıma, bana güvenen,
seven sayan herkese şu mahkeme kürsüsünden de çağrı yaparım. Asla şiddete, bombaya, silaha,
kimden gelirse gelsin meyletmeyin, destek vermeyin, sempati duymayın. Kamplaşmayın,
kutuplaşmayın, kimseyi düşman olarak görmeyin. Ben bin sene ceza alsam da, bunu yapmayın,
öfkeyle hareket etmeyin.

Elimden bu geliyor. Mahkeme kürsüsünden bu kadar yapabiliyorum. Umarım ki, bu çağrılarım, bu
yargılama büyük öfkeye neden olmak yerine başka şeylerin vesilesi olur. Ben inanıyorum, partim bu
konuda zaten çabalarını sürdürüyor, ama partililerimiz olmasa bile bizi seven, sayan insanlar bu
yoldan şaşmayacaktır. Başıma ne gelirse gelsin. Kan kanla yıkanmaz. Adaletsizlik de öfkeyle, kinle
giderilemez. Adaletsizlik ancak adaletin peşinde koşmakla giderilir. Ben bunun için Edirne’den bu
zulmü çekip buraya geliyorum. Yoksa adalet, bu salonda gerçekleşmeyecek. Adalet toplumun, genel
kamunun vicdanında gerçekleşecek. Orada da ben aklanacağıma inanıyorum. Toplumun beni önemli
ölçüde anladığına inanıyorum.

Ben PKK’nin silah bırakmasını istedim, savundum, çıkış koşullarını anlamaya çalıştım
23 Haziran 2016. Ağrı’da yaptığım bir mitingdeki çağrı. Dirayet Taşdemir, Berdan Öztürk Ağrı
milletvekillerimiz. Sırrı Sakık ve Mukaddes Kubilay Ağrı Belediye başkanlarımız ile birlikte
konuşmuşuz. Sadece bir kısmını söyleyeyim:

“Ben bugüne kadar hiçbir gencin dağa çıkmasını teşvik etmedim. Ben siyasi bir partinin Eş Genel
Başkanıyım. Eğer bir genci teşvik edeceksem, önce benim onu yapmam lazım. Ben buradaysam
gençlerimizi partime çağırırım. Gelin siyaset yapın, birlikte bu partide mücadele edelim” diyorum.

Mitingde yaptığım çağrı bu.

Benim bütün siyasi hayatım bununla geçti, ama ben siyasette de kaypak olmadım. Aklımdan geçen
her şeyi de vicdanımla tartıp ağzımdan çıkardım. Yargılanırım diye korkmadım. Tutuklanırım diye
korkmadım. Hakikati söyledim, inandığım şeyleri söyledim. Kürt halkının haklarını savundum.
Türklerin haklarını savundum. Alevilerin haklarını savundum. İşçi, kadın, çiftçi, öğrenci, ezilen kim
varsa savundum. Korkmadım bundan. Kim ne der buna bakmadım, burada da bakmam.
Ama ben hiçbir zaman ne PKK üyesi oldum ne yöneticisi oldum. Ne talimat aldım, ne talimat verdim.
Bunu hiçbir savcı ispatlayamaz. Neden? Neye dayanarak söylüyorum? Ben biliyorum. İnsan kendi
vicdanını bilir.

Ben partimin propagandasını bile yapmaya fırsat bulamadım, savcı PKK propagandası yapmışsın diye
500 sayfa iddianame hazırlamış. Bu cinayetlerden, bu savaşlardan partimin propagandasını yapmaya
fırsat bulamadım ve 1 Kasım seçimlerine girdim partimle birlikte. Ne PKK propagandası? HDP’nin
propagandasını yapamadım ben.

Hiçbir zaman da PKK’nin propagandasını yapmadım, yapmam da. Ben PKK’nin silah bırakmasını
istedim, savundum. Çıkış koşullarını anlamaya çalıştım. Ki nitekim çözüm süreci bu anlayış üzerinden
ortaya çıktı. 80’lerin koşulları farklıydı, 90’ların koşulları farklıydı. İşkenceler, zulümler vs. Ama biz
dedik ki, “siyaset kanallarını açtık, silahları bırakın” Çağrımızı yaptık.

Bugün bu mahkeme salonlarında da aynı noktadayım. Bunun yolu budur. Türkiye’de bizler,
demokratik siyasetle sorunlarımızı çözmeliyiz. Ama PKK diye bir gerçek var. Onun üzerinde tek yetkili
ve en etkili kişi var, Abdullah Öcalan. Gidin görüşün. PKK ile de Öcalan’la da görüşün. Silah, şiddet
meselesini de çözün. Demokratik siyasette de bizler Kürt sorununun çözümü ve demokratikleşme
konusunda elimizden geleni yapalım. En azından bu büyük sorunu, bu kadar kritik dönemde el
birliğiyle çözelim.

Mesela bu nasıl örgüt propagandası olabilir? Bunu bir polis, asker söyleyemez, işi o değil çünkü. Siz
yargı personelisiniz, yargı personeli bunu söyleyemez. Kim söyleyecek? Siyaset söyleyecek. Ben de
söylediğimde siz bunu terör propagandası ya da teröre destek sayacaksanız, kim bu sorunları nasıl
çözecek? 40 senedir çözülmedi, 40 sene daha geçse çözülmez, böyle giderse.

Yargı üzerinden konuşarak hiçbir sorunu çözemiyoruz, siyaset kanalları açık tutulmalı
Beni yargılamanız, milletvekillerinin tutuklanması, yargılanması işte bu arayışı kırıyor, engelliyor.
Gençlerin umudu kırılıyor. Benim tutuklanmam üzerine kaç genç dağa çıktı bilmiyorum. Ama en az bir
kişi çıkmıştır diye tahmin ediyorum. Öfkelenmiştir. “Selahattin başkan bile tutuklanıyorsa siyaset
yapılmaz kardeşim” deyip dağa çıkmıştır. Hiç değilse bir kişi vardır. Ama ben hayatımda bir kişiyi dağa
çıkarmadım. Yargı çıkardı ama. Böyle. Bu suçları kapatarak, bizi suçlayarak binlerce genci ta 80’lerden
beri dağa çıkardı.

Siyaset kanallarının açık tutulması lazım. Geniş ve toleranslı yaklaşılması lazım. Şunun denilmesi
lazım: “Ya bu adamın, bu kadının 3 tane kelimesi de fazla olsun. Siyasetçi bunlar. Başka türlü de biz bu
şiddeti, terörü halledemeyiz. Konuşsunlar, özgürce konuşsunlar, kendilerini rahat hissetsinler. Yargı
baskısı olmasın. Medya eleştirsin, sivil toplum eleştirsin. O alanda kalsın.”
Zaten eleştiriyorlar bizi. Mahkemenizden çok daha ağır suçlamalarla biz karşı karşıya kalıyoruz zaten.
Ama orası sivil alandır. Bizim hatalarımızı orası söylesin, biz görmeye ve düzeltmeye çalışalım. Biz
fikrimizi anlatalım, onlar bizi anlasın. Onlar dediğim sivil alan, medya alanı. Onlar üzerinden biz
toplumla konuşalım.

Ama yargı üzerinden konuşarak biz hiçbir sorunu çözemiyoruz. Bu fezlekelerin tamamı; bu iddianame
“terör örgütüne yardım ve yataklık”tır vallahi. Beni tutuklamak öyledir. İleride bir gün sosyolojik
değerlendirme yapılsa, evet, TCK’ya göre değil, ama siyaset sosyolojisine göre örgüte yardım
yataklıktır. Kaç tane eleman kazandırmıştır eminim ki PKK’ye.

Ben hayatımda 1 kişiyi PKK’ye göndermedim. Teşvik de etmedim. Az önceki çağrım gibi 100 tane
bulurum size. “Gençler gelin burada siyaset yapın dedim. Ben bir işçi çocuğuyum dedim. Babam halen
işçi emeklisidir. Annem okuma yazma bilmez, ev kadınıdır. Bakın geldim siyasete, Eş Genel Başkan
oldum. 12 yıldır milletvekiliyim. Örneğim dedim. Teşvik ettim.
Ne yaptınız, tuttunuz bizleri hapse attınız. Örgüte sosyolojik destek böyle olur. Yoksa biz,
konuşmalarımızla örgüte destek olmadık.

Genel değerlendirmelerimi burada bitiriyorum. 9 no’lu fezleke ile başlayacağım.

Kendinizi savunmanız TCK’ya göre bir meşru müdafaa hakkıdır

9 no’lu fezleke, 9 Eylül 2015 tarihinde HDP Diyarbakır il binasında yaptığım bir basın toplantısında
yaptığım konuşma üzerine açılmış. Suç işlemeye alenen tahrik suçunu işlediğim söylenmiş. Ayrıca
Cumhurbaşkanı’na hakaret, örgüt propagandası, suç işlemeye tahrik, suçu ve suçluyu övme,
Başbakan’a hakaret. Bu uzun konuşmadan bunlar çıkarılmış. Konuşma nereden alınmış, “imc tv isimli
TV kanalında canlı olarak yayınlandı” denmiş. Dolayısıyla belli ki, bu açık bir kaynaktan alınmış.
Öncelikle bunun Güvenlik Şube Müdürlüğü’nden tam kaydının istenmesi ve bilirkişiye çözdürülmesi
lazım. Fakat ben konuşmayı bu haliyle gerçekten hatırlamıyorum. Çok uzun bir konuşmaydı. Tamamı var mı yok mu, cümleler değişmiş mi bilmiyorum. Ama bu basın toplantısını yaptım. Bu minvalde bir
konuşma yaptım. Bu minvalde bir çağrı yaptım. Bu amaçla çağrılar yaptım. İçeriğin tekrar
yaptırılmasını istiyorum ki, kapsamlı savunmamı ondan sonra yapayım. Ama şu aşamada buna dair de
söyleyeceğim şeyler var. Emin olmak açısından söylüyorum, olur da bir cümle eksik ya da yanlış
yazılmıştır, tam bilelim.

Değerlendirme kısmında iddia makamı şunu demiş, okumak istiyorum ki tam anlaşılsın:
“Çok şükür ki, (suçlandığımı kısım. Savcı uzun konuşmamdan bu kısmı almış ve bununla suçlamış beni)
akan kanla ilgili HDP’nin zerre-i miskal kadar sorumluluğu yoktur. Çok şükür ki, siyasi kararı alan
Cumhurbaşkanı ve Başbakan ikilisidir. Savaşı başlatma kararı alanlar bunlardır ve kararlarının
arkasında duruyorlar. Dolayısıyla 2 gündür ortaya çıkan şey teröre tepki falan değil, şiddete tepki
falan değil. (İki gün ortaya çıkan şeyden kast ettiğim, 100’e yakın HDP il ve ilçe teşkilatının ya da
Kürtlere ait olduğu söylenen işyerlerinin, otellerin yakılması. Antalya’da, Manavgat’ta ve birçok yerde
yanlış hatırlamıyorsam öyle bir vakaydı. İki günde olan şey bu. Onların da bütün detaylarını delilleriyle
sunacağım zaten.) Savaşı ve bir yönüyle şehirlere gönderdikleri cenazeleri oya dönüştüremediklerini
görünce iç savaş çıkarma kararı aldılar. İki gündür onun provası yapılıyor. Ve kendine Türk
milliyetçisiyim diyenler de bunlara tetikçilik yapıyor. Her yerde AKP ve Türkçü (mesela Türkçü gruplar
demişimdir, Türkçe diye yazmış buraya, Türkçe grup olur mu?) gruplar sokaklarda faşizm rüzgarı
estirerek Kürt adına ne varsa – bakın, HDP demiyorum – Kürt’e benzeyen ne varsa her şeyi yakıp yıkma
ve bu ülkede toplumun muhalif kesimlerine diz çöktürme operasyonu yapılıyor. Zannedilmesin ki, bu
insanlar kendiliğinden sokağa çıkıyorlar. Yine bütün samimiyetimle ifade ediyorum, protesto amacıyla
sokağa çıkıp gösteri yapanlar, partimizi de dahil olmak üzere herkesi protesto etme hakları var, biz
saygı duyarız. Ama bunlar bizatihi isim isim tespitli, maaşlı ve bu işleri yapsınlar diye resmi olarak
görevlendirilmiş çetelerdir. İki günde 400’den fazla yerde saldırı yaşanmıştır. Ülke genelinde, şehirler
arası otobüsler, işyerleri, mevsimlik işçiler, evler, yolda yürüyenler, gazete binaları, konutlar, yani
hedef olarak belirlenmiş ne varsa, parti binaları ve Genel Merkezimiz dahil olmak üzere daha önceden
tespit edilmiş ne kadar yer varsa hepsi organize, tek elden yönetildiği belli olan bir linç saldırı
kampanyası devlet eliyle başlatılmış ve yürütülmüştür. Çünkü topluma şu mesaj verilmek
istenmektedir; ‘Bize 400 vekil vermezseniz sizin burnunuzdan getiririz’ demektedirler ve bunu
söylemekten, aleni bir şekilde ifade etmekten çekinmiyorlar.

Değerli kardeşlerim, günlerdir Erdoğan-Davutoğlu ikilisi partimizi açıkça, isim vererek hedef
gösteriyorlar, ‘Bütün bu olanlardan bitenlerden HDP sorumludur’ diyorlar. Bu ülkede ben inanıyorum
ki, bütün bu baskılara rağmen, ben inanıyorum ki, onurlu, şerefli, haysiyetli yargıçlar, savcılar vardır,
varlıklarından haberdarız, binlerce var. Onlara çağrı yapıyoruz; ülkenin Cumhurbaşkanı ve Başbakanı
bütün bu olup bitenden, kandan bizi sorumlu tutuyor, lütfen sizden rica ediyoruz, Başbakan’dan ve
Cumhurbaşkanı’ndan bunun delilini isteyin, delilini. Bir tane delil sunsunlar, bizi yargılayın. Hesap
vermeye hazırız. Dökülen kandan bizim sorumlu olduğumuza dair bir tane delilleri varsa. Bakın bu
ülkenin alçak medyası Dağlıca’daki emri de benim verdiğimi yazdı. (Yeni Şafak Gazetesi Dağlıca emrini
Demirtaş verdi diye manşet attı.)

Onurlu hakim ve savcıları göreve davet ediyorum. Soruşturma açsınlar bize. Emri kim vermiş, nasıl
olmuş, o askerleri oraya kim göndermiş, eylem emirleri kim tarafından verilmiş, çıksın istiyoruz
ortaya. Biz korkmuyoruz. Hazırız. Veremeyeceğimiz hesap yoktur.”

“Ülkenin Cumhurbaşkanı, Başbakanı ülkeyi adım adım felakete sürüklerken, toplumu birbiriyle
boğazlaşacak hale getirirken, bir kez de bizim üzerimizden kendilerini aklamalarına izin vermeyeceğiz.
Toplumun da vermeyeceğini biliyoruz” şeklindeki söylemlerin Cumhurbaşkanı’na hakaret içerdiği…
konuşmamın devamında;
“Türkiye toplumunun hiçbir kesiminin bu tahriklere kapılmamasını özellikle rica ediyorum. Tabanımız,
halkımız sakın ola ki bu tahriklere prim vermemelidir. Fakat şu da Türk Ceza Kanunu’nda da insanın
doğasında da bir haktır; biri sizin evinizi, partinizi yakmaya gelmişse ve yakıyorsa, biri sizi linç etmeye
gelmişse, döverek öldürüyorsa, ona karşı kendinizi savunmanız TCK’ya göre de bir meşru müdafaa
hakkıdır. İnsani, vicdani olarak da bir haktır. Size evinizi, işyerinizi, partinizi, binanızı yakarak, linç
ederek saldırmaya gelenleri anasından doğduğuna pişman etme hakkınız da vardır. Meşru savunma,
her canlının hakkıdır. Halkımız her yerde, ama kimseye saldırmadan, ama asla masum birine zarar
vermeden ve orantılı bir şekilde kendini koruma çerçevesinde yasalara uygun olarak meşru
müdafaasını herkes, her yerde yapmalıdır” şeklindeki söylemlerimi de suç işlemeye tahrik suçunu
oluşturduğu…

Yine şüphelinin yapmış olduğu basın açıklamasında terör örgütü mensuplarından gerilla, ailelerinden
de gerilla ailesi diye bahsettiği, terör örgütüne yapılan operasyonları savaş olarak nitelediği, yine Cizre
ilçesinde terör örgütü mensuplarına yönelik yapılan operasyonlardan bahsederken, örgüt
mensuplarının asker ve emniyet güçlerine yönelik eylemlerini faşizme ve zulme karşı direniş olarak
belirttiği ve bu şekilde terör örgütü PKK’nin propagandasını yaptığı, bu hususta yasama
dokunulmazlığı falan filan…

Suçlandığım kısım bu. Yanılmıyorsam mahkemenizde 214 ile 7/2 den yargılanıyorum. Diğerleri
Cumhurbaşkanı’na hakaretten vs. Şimdi, TCK’yı anlatmışım, yasaya uyarak parti binamız yakılıyorsa,
eviniz yakılıyorsa, işyeriniz yakılıyorsa TCK’daki meşru müdafaa hakkını anlatmışım. Çünkü benim
parti Genel Merkezim yakıldığında Ankara Valisi seyrediyordu. İki danışmanım, bir de Genel Merkez
güvenlik görevlisi binanın içinde diri diri yanmak üzereydi. 400’e yakın Çevik Kuvvet polisi
seyrediyordu. Genel Merkezim yanarken, ben Vali ile telefondaydım. 1 buçuk saat itfaiye gelmedi.
Benim makam odama girdiler odamı yaktılar. Bilgisayarımı aldılar. Arşiv odamızı yaktılar, bütün
adaylarımızın başvuru formları oradaydı. Genel Merkezimiz cayır cayır yanarken görüntüler
yayınlandı, hala vardır görüntüler, bir buçuk saat sonra itfaiye geldi, Genel Merkezimiz yanarken
Çevik Kuvvet sadece tedbir aldı ve izledi. Görüntülerini delil olarak sunacağım buraya.
Peki sonra ne oldu? Binayı yakanlardan iki kişi – bakın yağma var, kundaklama var, 3 kişiyi canlı canlı
orada öldürmeye teşebbüs var, mala zarar var, var da var – iki kişi gözaltına alındı, bir kişi serbest
bırakıldı, diğerleri de bir ay tutuklu kaldı. Bir ay. Tensiple tahliye oldu ve dosyası sürüncemede
bırakıldı. Bu kadar ağır suçlama. Peki benim Genel Merkezimdeki güvenlik görevlisi arkadaşım, meşru
müdafaasını yapamaz mı orada? Yapar. Yapma hakkına sahiptir.

Orantılı bir şekilde onu durdurabilir. Diyarbakır il binamda da bu yaşandı, Kırşehir’de de yaşandı,
Kayseri’de de yaşandı, Mersin il binamda da yaşandı aynısı. TCK’da da niye bu madde var? ‘Öyle
davranırsan suç olmaz diyor’ çünkü. Bunu hatırlatmışım. Kimseyi suç işlemeye teşvik etmemişim.
Üstelik de detaylandırmışım. Okuyorum o kısmı tekrar:

“Türkiye toplumunun hiçbir kesiminin bu tahriklere kapılmamasını özellikle rica ediyorum. Tabanımız,
halkımız sakın ola ki, bu tahriklere prim vermemelidir. Fakat bu da TCK’da, insanın doğasında da bir
haktır. Biri sizin evinizi, partinizi yakmaya gelmişse, yakıyorsa, biri sizi linç etmeye gelmişse, döverek
öldürüyorsa, ona karşı kendinizi savunmanız TCK ya göre de bir meşru müdafaa hakkıdır. İnsani ve
vicdani olarak da bir haktır. Size, evinizi, işyerinizi, partinizi binanızı yakarak, linç ederek, saldırmaya
gelenleri anasından doğduğuna pişman etme hakkınız da vardır.”

Sınırlarını da söylüyorum. Neredeyse hukuk dersi vermişim, daha ne yapayım? Meşru savunma da her
canlının hakkıdır. Bunu da halkımız her yerde, ama kimseye saldırmadan, ama asla masum birine
zarar vermeden, kendini koruma ve orantılı bir şekilde, kendini koruma çerçevesinde, yasalara uygun
olarak meşru müdafaasını, herkes her yerde yapmalıdır demişim. Bu, kesinlikle kimseyi suç işlemeye
teşvik ve tahrik değildir. Suç işlemeye karşı kendi yurttaşlarımıza, kendi hakkını nasıl korumaları
gerektiğine dair bir uyarıdır. Tahriklere kapılmaması konusunda bir uyarıdır. Suça bulaşmamaları
konusunda bir uyarı çağrısıdır. Suça teşvik değil, tam tersine suç işlememeye teşviktir.
Örgüt propagandası dediği şey de; gerilla demişim, gerilla ailesi demişim ve savaş olarak nitelemişim.
Burada da aynısını tekrar ediyorum, ben böyle tanımlıyorum. Bunun da yargı konusu olmadığını
düşünüyorum. Elli bin defa da Meclis kürsüsünden bunu tekrarlamışım. Parlamentoya sorulmasını
istiyorum.

Daha önce de belirtmiştim, eğer mahkemeniz bunları suç olarak düşünüyorsa veya ihtimal varsa
sorumsuzluk kapsamında olduğunu gösteren çok sayıda Meclis konuşmam vardır ve Meclis
kürsüsünden de bu şekilde ifade ettiğim için, sorumsuzluk kapsamında kalan konuşmalarımın
öncelikle Meclisten istenmesini ve CD çözümünün yapılmasının gerektiğini düşünüyorum.

Suçlandığım bu konuşmayı yapmak yetkim dahilindedir

Tümüyle ifade özgürlüğü kapsamında, hükümeti denetleme kapsamında hakkımdır, yetkimdir. Hatta
seçilmiş olduğum için de sorumluluğumdur. Bu tip eleştirilerim bundan ibaret değildir, bir bütün
olarak konuşmanın değerlendirilmesi lazım. Ses çözümü geldikten sonra tamamını okuyacağım
burada. Çünkü konuşma, ancak bütünlüklü olarak değerlendirilirse anlamlı bütünlük çıkar. Hiçbir
şekilde, cımbızlama yöntemiyle bu cümleler şu anlama geliyor denemez. Uzun bir basın toplantısında
neler söylemişim hepsine bakılması lazım. İfade özgürlüğü olup olmadığı da ancak o zaman ortaya
çıkar. Orada hatırlıyorum; çok haklı, çok doğru yerinde eleştiriler yaptım. Uyarılar yaptım hükümete.
Bir siyasetçi olarak da, il binamda düzenlediğim toplantıda çözümler önerdim. Basın toplantısının
ardından soruları cevaplandırdım. Bu da benim en demokratik hakkımdır. Yargı konusu olmamalı diye
düşünüyorum.

Evet, Cizre’de ilk sokağa çıkmanın altıncı günü yapmış olduğum bir basın toplantısıymış bu. Örgüt
mensuplarının asker ve güvenlik güçlerine yönelik eylemlerini faşizme karşı direnç olarak belirttiğim,
asla böyle bir anlamda cümle yoktur.

İlgili kısmı da çözüm geldiğinde tekrar okuyacağım. Biz sokağa çıkma yasağına karşı bir direniş
geliştiriyorduk. Daha önce de belirttim, sokağa çıkma yasağı faşizmdir, biz de buna karşı direneceğiz,
buna karşı direnenlerin de yanındayım diyordum.

Çok özür dilerim, ama aptal değilim ben. Hendek, barikatta direnenlerin yanındayım diyeyim. Yanında
olsam da gidip orada olmam lazım, o kadar da alçak değilim, Onlar orada olacak, ben onların
arkasından gaz vereceğim, siz direnin ben de size gaz vereyim, yok. İnanıyorsam gidip orada onu
yapmam lazım. İnanmıyorsam da eleştirmem lazım.

Benim direniş dediğim, “Sokağa çıkma yasağı kaldırılsın, hükümet diyaloga açık olsun, biz de sonuna
kadar bunun için direneceğiz, bu bir faşizan uygulamadır” dedik ve bunun için eleştirdim. Yoksa
hendek, barikat direnişi faşizme karşı bir direniştir, dolayısıyla bu da meşrudur, haklıdır şeklinde bir
şey yürütmedim. Sosyolojik nedenlerini anlattım. Neden çıktılar ortaya onlar ve nasıl çözebiliriz?
Anlamaya çalışalım. Hükümet olarak siz de anlayın, biz de anlayalım o insanları, anlayalım ki, ikna
edelim. Bu minvalde yaptığım son derede aklı başında çağrılardır, konuşmalardır.

Hakim: Bu fezleke içindeki savunmanız bundan ibarettir galiba.
Demirtaş: Şimdilik bu kadar. Çözüm gelsin, başka da bir şey varsa eklemelerim olur.
Hakim: 9 Eylül 2015 günü imc tv’de yayınlanan basın açıklaması. Çözüm tutanağına bir itirazınız var
mıdır?
Demirtaş: İtiraz ediyorum. Tekrar yapılsın diyorum. Çözüm tutanağını okumadım da. Ben sadece
iddianameden baktım. Konuşma kaydı gelsin ki, emin olayım, yanılmış olmayayım. Ben konuşmamın
arkasındayım. İçeriğini hatırlamadığım için tam çözüm istiyorum. Çözüm geldikten sonra buna
kapsamlı yanıt vereyim. Dediğim gibi konuşmalarımın suç olmadığı kesindir diye düşünüyorum, ama
çözüm tutanağı gelsin; çünkü mesela Türkçü’yü, Türkçe diye çevirmiş. Kelime hataları da var. Ben
bütünlüğü de bir hatırlayayım, göreyim, gerekli savunmamı yapacağım.
Hakim: Şimdi hangi fezlekeye geçiyorsunuz?

28 no’lu fezleke, bununla yine kronolojik olarak bağlantılı bir fezleke. Şimdi burada da az önceki
fezlekeden 3 gün sonra 12 Eylül 2015 tarihinde Cizre’de yaptığım bir konuşmada örgüt propagandası
yaptığım, 2911 sayılı yasaya da muhalefet ettiğim iddia edilmiş. Fakat az önceki fezlekede, 9 no’lu
fezlekede en azından bir çözümün tümü olduğu söylenen metin iddianameye alınmış, burada o da
yok. Burada iddianameye sadece yaptığım konuşmanın bir kısmı alınmış. Dolayısıyla konuşmanın
tamamı olmadığı için, üzerinde yorum yapma şansım da yok. Ben de kapsamlı hatırlamıyorum işin
doğrusu.

Bir tek cümle alınmış, şunu demişim: “Yıl olmuş 2015. 21. Yüzyıl dünyasında bir kez daha Cizre’de
halkın taleplerini, halkın siyasal, sosyal, ekonomik isteklerini, halkın özyönetimle artık ben kendimi
yönetmek istiyorum, artık bu zulüm bitsin, artık bir irade olmak istiyoruz anlayışının bir kez daha
tankla topla durdurulabileceğini sanıyorlar.”

Bu cümlemi terör propagandası saymış. İlçe binası önünde yaptığım, otobüs üzerinde yaptığım bu
konuşmayı da 2911’e aykırı saymış. Cümle nasıl bir bağlamda kullanılmış, ona bakmak lazım. Bu
haliyle de zaten terör propagandası falan değil. Günlerdir size anlattım, siyasi fikirlerimizin veya
hükümete eleştirilerimizin bire bir aynısıdır.

Ama yine de kayıt gelmeli, çözüm yapılmalı ki, konuşma bütünlüğü içerisinde değerlendirilsin. Ama
2911 için şunu söyleyeceğim. CD görüntüleri dosyada var mı, yok mu? Onu bilmiyorum. Ama Cizre
Emniyet Müdürlüğü’nden istemek lazım.

Ben Cizre HDP ilçe binamız önünde, bir mahalle arasında, ana caddede değil yani, bir benzinliğin
kenarında, ara sokakta otobüs üstünde konuşma yaptım. Ne trafik tıkandı, ne ihtar yapıldı, ne dağılın
denildi, ne yasaktır denildi. Ne bu bildirime tabidir, ne izne tabidir. Siyasi partinin bir faaliyetidir. Nasıl
ki Binali Yıldırım – çok özür dilerim onu Genel Başkan zannettim bir an – nasıl ki, Recep Tayyip
Erdoğan, atıyorum Samsun il binasının önünde konuşma yaparken 2911’e tabi değilse, Selahattin
Demirtaş da Cizre ilçe binası önünde açıklama yaparken 2911’e tabi değil. Siyasi Partiler Kanunu’na
tabidir.

Ne zaman yasa dışı gösteri haline gelir? Gösteri yasa dışı unsurlar içermeye başlar, kamu güvenliğini
tehdit etmeye başlar. Uyarı yapılır, ihtar yapılır, dağılın denir, suç önlenmeye çalışılır. Buna rağmen
dağılmıyorsa. O anda dağılsa yine suç oluşmaz. Yani hemen kesilse yine suç olmaz, ama hayır suç
işlemeye devam edildi, güvenlik güçleri bunu tespit etti, o zaman 2911 suçu oluşur.
Öbür türlüsü, Siyasi Partiler Kanunu’na tabi siyasi parti faaliyetidir. O nedenle 2911’den benim
hakkımda dava açılması doğru değildir. Siyasi Parti Kanunu’nun bana tanıdığı bir özgürlüktür. Hiçbir
şekilde 2911’e, bu şekildeki toplantılara tabi olmaz, girmez. Kaldı ki, yaptığım basın açıklaması,
konuşma sırasında ne bir şiddet eylemi olmuştur ne de sonrasında olmuştur; ne bir dağılın, şunu
yapın bunu yapın ihtarı olmuştur. Konuşma bittikten sonra aynı seçim otobüsüyle ilçe binamızın
önünden ayrıldım. Şimdi hatırlamıyorum, ya Silopi’ye geçmişimdir ya da Nusaybin’e doğru hareket
etmişimdir. Hatırlıyorum, benim konuşma yaptığım sırada da ben Cizre’den çıkarken de en küçük bir
olay dahi olmadı. Yani 2911’in ihlalinin gerçekleşmesi mümkün değildir.

Hakim: Peki, savunmanız bundan mı ibaret?
Demirtaş: Evet. Geri kalanlar, çözüm geldikten sonra konuşmamı ben de bütünlüklü
değerlendireceğim, sizden de talep edeceğim.
[Hakim, dosyada bulunan bazı fotoğrafları Demirtaş’a soruyor.]

Fotoğraflara gerek yok. Ben sonuçta siyasetçiyim ve ne yaptığımı biliyorum. Siyasi bir faaliyet
içerisinde bulunmuşum. Yasa dışı gösteride yakalanmış biri değilim. Yani, bu siz misiniz değil misiniz
diye göstermenize de gerek yok.
Hakim: Çözüm tutanağını bir okuyun, itirazınız var mı yok mu? İnceleyemedim dediniz ya.
Demirtaş: Kabul etmiyorum. Dedim zaten. Yeniden istedim ya.
Hakim: Dört sayfa, daha ayrıntılı bir çözüm var.
Demirtaş: Ben her halükarda tarafsız bir bilirkişi tarafından çözüm istiyorum. Bana fezleke hazırlayan
Cizre Emniyet Müdürlüğü çözümü de yapar, delili de hazırlar. Güvenim olmadığı için söylüyorum.
Onların çoğu FETÖ’den tutuklu. Dolayısıyla güvenim olsa derim ki kalsın. Ama tahkikat memuru aynı,
fezlekeyi düzenleyen aynı, beni suçlayan aynı.
Hakim: Peki. Siz bilirkişi incelemesi yapılmasını talep ediyorsunuz?
26 no’lu fezlekeye dair savunmamın ilgili kısmını sunacağım şimdi. Bu da, Cizre’deki konuşmamdan
sonraki tarihe denk gelen 1 Ocak 2016 tarihinde, Van’da yaptığım bir konuşma.

Savcı “Kürt” kelimesini her yerde “kürt” şeklinde yazmış

Hatırladığım kadarıyla Van’da, şehir meydanında il binası önünde, izinli bir mitingdir. Partim adına
gerçekleştirdiğim bir konuşmadır. Ama aynı şekilde Cizre gibi, iddianamede konuşmanın tamamı
yoktur. Konuşmanın bir kısmını almış savcı, suç olduğunu düşündüğü kısımlarını, en azından fezleke
ve iddianamede o var, başka görmüyorum. Dolayısıyla bütünlüklü değerlendirme yapılabilmesi için
tarafsız bir bilirkişiye ses çözümü yaptırılmalı.

Fakat ben yine de, az önce yaptığım gibi ilgili konuşmayı buradan okuyup, değerlendirmelerimi
yapmak istiyorum. Üç nokta ile başlıyor, demek ki öncesinde konuşmam var, orayı almamış savcı.
Cümlenin başı yok. Şöyle: “Hendekten, barikattan başlayalım geriye doğru sorunlarımızı konuşarak,
tartışarak, müzakere ederek tartışalım.” Böyle bir cümle ile başlamış, tabii ki konuşma başka şekilde
başlamıştır ya, bak sen on bin kişiyi öldürebilirsin, – hükümete diyorum – tankın var topun var. Ama
milyonlarca insanı karşında bulursun. Sen milyonları öldürmeyi göze alırsan, zaten o kan deryasında
sen kendin boğulursun. Diktatörlükler böyle oluşur, böyle çöker.”

Nokta nokta var, demek ki, arada konuşmuşum, sonra başka bir nokta, cümlenin ortasından başlıyor.
Yani bu haliyle de fena değil, ama yine de arada kopukluklar var yani.

“Bütün bu çatışmaların yarattığı ekstradan ekonomik yükler var. Bunun yarattığı işsizlik var. Bunların
hepsinin farkındayız. Hiçbiri normal değil. Hepsi anormal. Bizim kabul edeceğimiz şeyler değil. Biz
halkımıza asla böyle bir yaşam vadetmedik. Bunların hepsi çözülmesi gereken sorunlardır. Ama
diyalogla, ama konuşarak. Çözüme fırsat vermeyen, ev ev sizi temizleyeceğim, tutuklayacağım, içeri
atacağım dediği zaman ne yapalım? Ne yapalım? Benden ne istiyor? Gidip karşılarına önümü ilikleyip, size yalvarıyorum, bizi affedin mi diyeyim? Varsa yanlışımız bunu da konuşmaya hazırız. Ama el insaf,
sizin dilinizi yasaklayan biz değiliz. Köyünüzü yakan biz değiliz. 17 bin faili meçhulü biz işlemedik, kürt
halkına (ki burada Kürt halkının “k”si küçük yazılmış, kabul etmiyorum, Kürt halkı özel isimdir. Türk
halkı gibi onurlu bir halktır. Bütün halklar gibi. Savcı burada mensubu olduğum halka hakaret etmek
için “Kürt”ü küçük harfle yazmıştır. Düzeltilmesi lazım) kürt halkına yüz yıldır anavatanında zulüm
yapan biz değiliz sizsiniz, siz. Özür dilemesi gereken sizsiniz. Bizim yanlışımız varsa çözüm sürecinde,
nokta nokta şeklinde sözlerle beyanda bulunarak, son zamanlarda ülkemizin belirli yerlerinde PKK
terör örgütünün yandaşları tarafından yapılan ve hendek kazma, barikat kurma şeklinde
gerçekleştirilen terör eylemleri ile bunları gerçekleştirenleri övme, yüceltme çabasında bulunduğu,
güvenlik güçleri ile çatışan teröristleri savunarak mazlum gibi göstermeye çalıştığı, yine “sizin dilinizi
yasaklayan biz değiliz, köyünüzü yakan biz değiliz, 17 bin faili meçhulü biz işlemedik, kürt halkına” –
burada da k harfi hakaret babında küçük yazılmış- “kürt halkına yüz yıllık anavatanında zulüm yapan
biz değiliz, sizsiniz, siz. Özür dilemesi gereken sizsiniz” şeklinde sözlerle de halkın bir kesimini, diğer
kesimi aleyhine kışkırtarak halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik ettiği, “Buyurun gelin tartışalım. Biz
de özerklik istiyoruz, buyurun gelin tartışalım. Diyoruz ki, seninki hak da bizimki niye hak değil. Canlı
yayına çıkalım Başbakan’la. Sen başkanlığı savun, ben özerkliği savunayım. Sen anlat, ben anlatayım’
şeklindeki sözlerle özerkliği savunarak TCK’nın 302/1. maddesinde anlatımını bulan veya devletin
bağımsızlığını zayıflatamaya veya birliğini bozmaya veya devletin egemenliği altında bulunan
toprakların bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya şeklinde belirtilen müspet suçu işlediği ve bu
hususta yasama dokunulmazlığının kaldırılması” falan filan devem ediyor.
Yani ülkeyi bölme faaliyeti olarak ağırlaştırılmış müebbet hapis bir tane 214, iddianamede vazgeçmiş
de, fezleke savcısı hızını alamamış, 204/1 var bir tane değil mi, Sayın Başkan?
Hakim: Fezlekede 3 suç yazılmış, ama iddianamede sevk maddesi olarak sadece 3817 sayılı yasanın
7/2 si var.
Demirtaş: Tamam. Yani çözüm gelsin, konuşmam bütünlüklü değerlendirilsin. Bu haliyle de yeterince
anlaşılırdır, ama daha net anlaşılması için bütünlüklü değerlendirmek lazım. Şimdi son savunmasını
yaptığım 3 fezleke de, yani Diyarbakır’daki basın toplantısı, Cizre’deki basın açıklaması, Van miting
konuşmam. Devam eden fezlekeler de öyledir.

Ama bakın, iki gündür genel değerlendirme yaparken bunu anlatmaya çalıştım. Ben her yerde siyaset
hakkını savundum. “Özerklik siyasi projemizdir” dedim. Hükümeti de sert şekilde eleştirdim. Çözüm
olarak da herkese barışçıl ve demokratik, siyasal yol ve yöntemleri gösterdim. Genel
değerlendirmelerimde altını çizerek anlattığım şey neydi? Dedim ki, ben bunları yaparken Hükümet
beni ve arkadaşlarımı, partimi hedef gösteriyordu. Yargı da bu hedef gösterme karşısında kendini
görevli kabul edip soruşturma açıyordu. Derhal soruşturma başlatıyordu. Amaç neydi? Siyasi baskı
altına almak, siyaseten engellemek, hükümetin yanında olduğunu göstermek, hükümete bağlılıklarını,
biatlarını göstermek. Hatta bazı savcılar yani “Demirtaş’a ne kadar çok fezleke hazırlarsam terfi tayin
döneminde herhalde beni o kadar ödüllendirirler” diye düşünüyorlar, çünkü yağlı müşteriyim ben!
Çünkü Cumhurbaşkanı’nın siyasi rakibiydim. Üç cumhurbaşkanı adayından biriydim. Allah var, en
sevmediği siyasetçilerden biriydim. Dolayısıyla Demirtaş’a dava açma yarışı 2016 yılının başında tam bir furyaya dönüştü. Kapışa dönüştü yani. Hani diyorlar ya patron çıldırdı, HDP’liler hakkında 150
fezleke sadece 3 ayda hazırlandı. Benimle ilgili 40’tan fazla fezleke o dört ay içerisinde hazırlandı.
Dokunulmazlık kaldırılacak dendiği anda. Büyük bir kısmı Cumhurbaşkanı’na hakaretten. Büyük bir
kısmı AKP’yi eleştirmekten. Bu da bunlardan biridir. Keşke yapılmamış olsaydı.
Tamam, ben bunun savunmasını yaparım. Tamam, ben bundan tutukluyum. Tamam ben bundan
terörist ilan ediliyorum, terör propagandası yaptığım ilan ediliyor. Ama ben o gün Van’da, çoğunluğu
genç olan binlerce insana umut verdim. İyi bir konuşmaydı, hatırlıyorum. Zorlu bir dönemdi, gerilimli
bir dönemdi, fakat her şeye rağmen demokratik siyasete inanacağız dedim gençlere. Keşke savcı,
burada sinekten yağ çıkarmak hesabı yapmak yerine, bu ülkenin mahkemesi, savcısı şunu düşünmeli:
“Bu adamı sevmiyorum, politikası yanlış, ama bunu da konuşsun. Çünkü bunu da konuşmazsa
meydandaki gençlerin 10’u dağa gitse, 5’i yaşamını yitirse, biri beş tane askeri öldürse, öbürü bir yere
bomba koysa, bunlar yargı olarak beni bir devlet kurumu olarak daha da zor duruma düşürür. Ben
bunu yapacağıma Demirtaş konuşsun, iki lafı da fazla olsun derim” demesi lazım ki, burada lafım öyle
fazla da değil. Yani daha şey konuşmalarım var. Oraya da sıra gelince konuşacağım.

Ama Van’a gitme nedenim de gerilimi düşürme, tansiyonu düşürmeydi. Zorlu bir dönemdi, arkadaşlar
Van’da miting yapmanın koşulları da yok diyorlardı. O kadar baskı var ki, insanlar sokağa çıkamıyor
diyorlardı, o zaman OHAL yoktu, ama öyle bir baskı vardı ki, fiili sıkıyönetim vardı. Ben buna rağmen
hayır diyordum. Yani biz gitmezsek, demokratik ve sivil siyasete olan inancı diri tutmazsak, biz
buradayız demezsek, insanlara bir daha gelip “hadi siyaset yapalım” dediğimizde güvenmezler, bize
zor dönemler de olsa gitmeliyiz” dedim. Çok kalabalık bir miting oldu hatırlıyorum. Bu yüzden bu,
doğrudan siyaset yapma hakkımın engellenmesidir. Doğrudan demokratik ifade özgürlüğü hakkımın
engellenmesidir. Bunu yapmak belki TCK adına değil, ama sosyolojik olarak bir suçtur. Bunu davaya
dönüştürmek sosyolojik olarak bir suçtur. Ben özgür konuşmalıyım. Diğer siyasetçiler özgür
konuşmalı. Yani böyle bir fezleke, fezlekelerin tamamı budur aslında. Yani az konuşmuşum, çok
konuşmuşum. Sert, yumuşak konuşmuşum, ama özü budur, konuşmuşum sadece.

Burada ne terör propagandası vardır, ne şiddet övgüsü vardır. Hendek, barikat bile yoktur burada.
Diğerlerinde hadi hendek, barikata ilişkin değerlendirme yapmışım da, burada demişim ki, hendekten
barikattan başlayalım, geriye doğru sorunlarımızı konuşalım. Yani son sorun budur, geriye doğru
bütün sorunlarımızı konuşarak çözelim demişim. Fakat savcı burada hendek, barikatı da
desteklediğimi belirtmiş, özerkliği savunmanın bölücülük olduğunu söylemiş, fezlekede ama herhalde
iddianame savcısı fark etmiş, insaflı davranmış, o kadar da olmaz demiş. Davanın açılmaması lazımdı.
Yani mesela ben ilk iddianameyi inceleyen hakim olsaydım, hukukçu kimliğimle, bunun iddianameden
çıkarılmasını isterdim.

Konuşma babında, ifade özgürlüğü babında olanlar burada dava konusu olmamalı. 1 ve 2 no’lu
fezlekelerle 31 no’lu fezleke, orada açıklığa kavuşturulması gereken şeyler var. Tamam davaya
dönüştürün, gelip burada kendimizi ifade edelim, ama bir konuşmanın kendisinden gelip burada ben
yargılanmamalıyım, doğru olmaz. Benim için demiyorum yani, kamuoyu için, gençler için doğru
olmaz. Mahkeme ve savcılar bütün bunları düşünmelidir. Ama ne yapalım, talihsizlik.

İnsanlar, “Demirtaş 54 kişiyi öldürmekten tutuklu yargılanıyor” diye biliyorlar. Böyle biliyorlar. Çünkü
algıyı böyle yarattılar. “6-8 Ekim’in katili Demirtaş.” Ben hem bundan tutuklu değilim, hem de
yaptığım tek şey konuşmadır. Tek bir fiili eylemim dosyada yoktur. Tamamı konuşmadır tamamı. Tape
diye koyduklarınız da konuşmadır, miting diye koyduklarınız da konuşmadır. Ben konuşmaktan dolayı
yargılanıyorum. Bu da bir konuşmadır. İfade özgürlüğü çerçevesindedir. Siyaset ahlakı
çerçevesindedir.

İddianameye konulmuş olması bir ihlaldir. AİHS’nin 10. Maddesi’nin açık ihlalidir. Ceza verilmesi
gerekmiyor. Bundan dolayı kişinin zanlı veya sanık konumuna düşürülmesi ihlalin kendisidir. Çünkü
diyor ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi benzer kararlarda, sen kişiyi cezalandırmasan bile, bundan
beraat etse veya takipsizlikle sonuçlansa dahi onunla ilgili soruşturma açmakla baskı oluşturmuş
oluyorsun. Çok iyi değerlendirme yapman lazım diyor. İfadeye çağırmaman bile gerekebilir.
Diyebilirsin ki, ifadesi alınmadan takipsizliğine… İhlal. Bunun burada olması AİHS 10. Maddesi’nin
ihlalidir, diğerlerinde AİHM’e göre arkadaşlarım savunma hazırlarken yapacaklar, bu fezlekede aklıma
geldiği için onu hatırlatıyorum. Tümüyle ifade özgürlüğü kapsamındadır, konuşmadan ibaret.
Bilirkişiye yaptırılmış çözüm tutanağı da getirilsin, konuşmam tümüyle dosyaya konulsun.
Ben bir sonraki celsede konuşmamın bütününü de göreyim, ekleyeceğim bir husus varsa savunmama
ekleyeyim. Ama bu aşamada bunu belirtiyor ve bu suçlamayı da kabul etmiyorum.
Hakim: Kendi sıralamanıza göre 6 no’lu fezleke mi şu anda, savunmanızı yapacağınız?
19 Şubat 2016 tarihinde Diyarbakır’da yaptığım bir basın toplantısından alıntı yapılarak fezleke
düzenlenmiş. Şöyle demiş, 28 Nisan 2016 tarih, şu sayılı soruşturma numaralı, fezleke numaralı, 2016
tarihinde imc tv’de yayınlanan ve örgüt propagandası içeren konuşmasına ilişkin düzenlenen fezleke.
Gülücük işareti koymuş buraya da, tabii niye koymuş onu bilmiyorum, fezlekeye gülücük. Yanlış
koymuştur herhalde. Fezlekenin girişindeki ilk cümlenin hemen sonunda. 6 no’lu fezleke.
Bu basın açıklamasıymış yine. Açık kaynaktan, imc tv’den alıntı yapılarak iddianameye
dönüştürülmüş. Suçlandığım kısmı okuyayım, kısa bir paragraf:

“Şüpheli Selahattin Demirtaş’ın konuşması incelendiğinde, PKK-KCK üst düzey yöneticilerinin
talimatları doğrultusunda hareket eden örgüt mensuplarına yönelik güvenlik güçlerince yapılan
operasyonları savaş ve felaket olarak nitelendirdiği, Türkiye’nin PKK-KCK ve onun kolu olan PYD’yi
yanına alması gerektiğini söylediği, bu nedenle de konuşma içeriği itibariyle bir bütün halinde terör
yöntemlerini kullanmaya özendirici ve terörizmi yüceltici nitelikte olduğu, bu şekilde terör örgütü
propagandası yapma suçunu işlediği” demiş.

Hangi cümleleri aldığını burada belirtmemiş. Bazı fezlekelerdeki gibi şu cümle ile bunu yapmış
şeklinde somutlaştırmamış. Bu fezlekede o yok. Bundan anlıyoruz ki, konuşmanın tamamını
kastediyor, öyle anlamamız lazım en azından, herhangi bir cümle seçmediğine göre. O yüzden
konuşmanın bütününü tekrar ilgili birimlerden istensin, bilirkişiye çözümü yaptırılsın. Fakat burada,
çözümü yapılan kısımla ilgili en azından birkaç noktaya değineyim.

Bir soru üzerine cevap vermişim, demişim ki; – ben bir ifademde şunu belirttim hatırlarsanız sayın
Başkan, Sur ilçesinde girişimlerde bulunduk dedim. Hendek, barikatların kapatılması için girişimlerde
bulunuyorduk. Diyarbakır milletvekillerimiz de Vali ve Kaymakam’la temastaydı, sokağa çıkma yasağı
kaldırılsın, bizler aracılar vasıtası ile haber gönderelim. Kapatsınlar hendek, barikatı girişimlerimizi
hatırlatmıştım, tanık da dinleteceğim – burada konuşmamda ona değindiğim kısım da var hatırlatma
babında, okumak istiyorum savunmamın bir parçası çünkü.

“Tabii bu konuda Avrupalı parlamenterlerin de, bizim Diyarbakır milletvekillerinin de bazı girişimleri
oldu, bunu sürdürüyoruz. Yani Valiliğin bu konuda diyaloga açık olması önemlidir. Emniyet’in de. Can
kaybı olmaması için hepimiz uğraşmak durumundayız. Diyarbakır Valiliği’nin bu konudaki duyarlılığı
devam ederse, biz de elimizden gelen bütün çabayı ortaya koyarız. Yani Sur’da durumun stabil hale
gelmesi için ne gerekiyorsa parti olarak, arkadaşlarımız burada, Meclis üyelerimiz, MYK üyelerimiz ve
milletvekillerimiz ile çalışmaya devam edeceğiz. Yani orada daha fazla tahliye edilmesi gereken insan
var, bunu biliyoruz, bunun için ne yapabiliriz önümüzdeki saatlerde tekrar görüşmeler sürecek.”
Bu, ifademin bir kısmında da belirtmiş olduğum, bu basın açıklamasında da kamuoyuna da kısmen
anlatmış olduğumuz girişimlerimiz ile ilgili kısımdır. Savcı bunu da suç saymış herhalde. Konuşmanın
tamamı suçsa, suç saymış, şunu da suç saymış:

“Kesinlikle artık savaşın, ölümlerin giderek arttığı bir periyoddan çıkılması için herkes üzerine düşen
sorumluluğu almalıdır diyoruz.” Bu cümlem suç sayılmış. “Bu tarihi süreçte öfkenin, kinin bir tarafa
bırakılması gerekir. Barış istemek korkaklık değil siyasi cesarettir.
Müzakere istemek, konuşalım demek, masaya dönelim demek korkaklık değildir. Yiğitlik tam da
budur ve Türkiye’nin böylesi cesur liderlere, politikacılara ihtiyacı var” diye AKP’ye çağrı yapmışım,
savcı bunu suç saymış.

“Cizre’de ve Sur’daki insanlara bir sorun, hepsi savaşın bitmesi barışın gelmesi için dua ediyor. Hal
böyleyken, hükümet bütün çözüm isteklerine daha fazla ayak diretmemelidir.” Savcı bu cümlemi suç
saymış.

“Türkiye’deki kürtleri – k’yi küçük yazmış, hakaret olarak kabul ediyorum, düzeltilmesini talep
ediyorum, kürt halkı da onurlu bir halktır bütün halklar gibi – Türkiye’deki kürtleri ya da Suriye’deki
kürtleri – burada da k’yi küçük yazmış, bilinçli yaptığı için, imla hatası olsa, yazım hatası olsa, hiç
üstünde durmam, ama bu savcının hazırladığı bütün fezlekelerde kürt halkı küçük harfle yazılmış. Ben
bu halkı tanımıyorum, halk bile değildir, bu yüzden k ile yazıyorum kürt diye bir isim yoktur demek
istiyor, mesajı budur. Ben de o yüzden kendisine özellikle cevap vermek istiyorum iddianamede, bu
hakareti kabul etmiyor, iade ediyorum hatta – Türkiye’deki kürtleri veya Suriye’deki Kürtleri karşısına
almak yerine yanına almalıdır. Daha açık, net bir ifade kullanayım, Ortadoğu şu kadar cadı kazanıyken,
bütün bölgesel güçler, emperyalist güçler, bizim coğrafyamızda kendi emellerini gerçekleştirmek için
uğraşırken, bizim kara kaşımıza kara gözümüze hayran oldukları için değil, kendi çıkarları
çerçevesinde herkes bölgede bu kadar önemli müdahillik gerçekleştirirken, Türkiye PKK’yi ve PYD’yi
karşısına değil yanına alma becerisini göstermelidir. Bu zor gelebilir, imkansız gelebilir. Birilerini rahatsız edebilir, ama doğru politika budur. Bir barış politikasıyla Türkiye PKK ve PYD’yi yanına
almalıdır, kürtleri yanına almalıdır. Bunun için yapılması gereken şey, mevcut siyasi vizyondan
vazgeçilerek çoğulcu bir demokrasi ile birlikte, eşit yaşam ilkesi ve felsefesine geri dönüş ve özellikle
2013 İmralı süreci ile başlayan stratejik ittifak, stratejik işbirliği kürtlerin -k harfini küçük yazmış- ve
Türklerin -t harfini büyük yazmı – yüzyıl sonra yeniden Ortadoğu coğrafyasında, Türkiye ve
Anadolu’da, Mezopotamya’da, kürdistan bölgesinde yeniden işbirliği yapılabilmesi, bunun
imkanlarının ortaya çıkarılması gerekiyor.”

Konuşmam da, bugüne kadar duruşma salonunda savunduğum düşüncelerim de, parlamentoda
savunduğum düşüncelerim de açıktır. Bunların tümü ifade özgürlüğüdür. Tümü siyaset yapma
hakkıdır. Ne şiddet övgüsü ne terör övgüsü ne teşvik vardır.

Kaldı ki, hem ses çözümü geldiğinde biz de Meclise yazı yazılmasını istiyoruz ki, kürsü sorumsuzluğu
kapsamında kalıp kalmadığı tespit edilsin. Çünkü ben bunlardan beraatimi talep etmiyorum, düşme
talep ediyorum. Mecliste benzer konuşmam varsa düşme talep ediyorum, sorumsuzluk
kapsamındadır denilecek.

Size dün, 2008 yılında Genel Kurul’da özerkliği savunduğum bir Genel Kurul konuşmamı okudum,
2008. O nedenle, 2008’den bu yana bütün konuşmalarım gelmeli, bilirkişiye gitmeli ve incelenmeli.
Suçtan kurtulmak için bunu söylemiyorum. Mahkemeniz siyaset yapma hakkının yargılanamaz
olduğunu tespit etsin diye ben bunda ısrar ediyorum. Yoksa bunlar suç değil. Yaptığım konuşma suç
değil. Eğer bir suçsa ben bundan yırtayım diye bunu istemiyorum. Beraat istemiyorum, düşme talep
ediyorum, anlatabiliyor muyum?

Bu yüzden Sayın Başkan, konuşmam Meclisten de istensin, bunun da çözüm tutanağı bilirkişiye tekrar
yaptırılsın, ben de konuşmamın bütünlüğünü bir göreyim. Suç unsuru olmadığı açıktır. Savcı
değerlendirmesini yaparken, subjektif bir değerlendirme yapmıştır. Konuşma ile bağlantısız bir
değerlendirme yapmıştır. Ne manevi unsuru ne herhangi bir konuşmaya bir cümleye dayalı
oluşmayan bir suç isnadı vardır. Benim kişisel açıklamalarımdan başka bir şey değildir bu fezleke.
Hakim: Peki, CMK’nın 209’ncu maddesi gereğince bu fezleke ekinde bulunan görüntü ve izleme
çözüm tutanağı toplam 5 sayfadan oluşuyor. Konuşmanızın çözümüne ilişkin emniyet görevlileri
tarafından düzenlenmiş bir tutanak. Buna bir itirazınız var mı?
Demirtaş: Evet. Kabul etmiyorum. Yeniden yapılmasını istiyorum.
Hakim: Peki. Başka burada bir belge yok. Evet, diğer fezlekeye geçecek misiniz?
Demirtaş: Şu 1 no’lu fezlekeyi de bir konuşayım. Ondan sonra eğer uygun görürseniz ara verilmesini
talep edeceğim Sayın Başkan.
Hakim: Peki, devam edin.

Demirtaş: Evet, bu fezlekede 26 Şubat 2016 tarihinde – konuşmayı nerede yapmışım ona bakıyorum
da – tamam, şu kısımda: “MED Nuçe adlı televizyon kanalının canlı yayınına katılan şüpheli Selahattin
Demirtaş…’’ Evet, telefonla MED Nuçe TV’ye katılıp konuşma yapmışım. Bu konuşmaya dair
düzenlenmiş bir fezlekedir.
Hakim: Şimdi iki tane konuşmanız var. Biri saat 12:10’da. 26.02.2016 günü, saat 12:10 sıralarında
MED Nuçe TV kanalında canlı yayına katılmışsınız, bundan sonra da yine aynı gün saat 20:11
sıralarında yine MED NUÇE TV adlı televizyon kanalında canlı yayına telefonla katılmışsınız. Yani iki
kez bağlantınız var.
Demirtaş: Evet, gördüm.
Hakim: İlk bağlantı iddianamenin 367-368. sayfalarında açıklanmış. İkinci bağlantı 368. ve 369.
sayfalarda açıklanmış.
Demirtaş: Doğru, gördüm. Şimdi, fezlekenin değerlendirme kısmını okuyayım, savcı ne söylüyor,
konuşmalarıma dair: “Şüpheli Selahattin Demirtaş’ın konuşması incelendiğinde, yukarıda bahsedildiği
üzere…” Bir genel değerlendirme yapmış iddia makamı. Daha sonra bu genel değerlendirmeye bağlı
benimle ilgili değerlendirmeyi yapıyor; “Yukarıda bahsedildiği üzere, PKK-KCK üst düzey
yöneticilerinin talimatları doğrultusunda hareket eden örgüt mensuplarına yönelik güvenlik
güçlerince yapılan operasyonları katliam, örgüt mensuplarınca kazılan hendekleri özgürlük
mücadelesi olarak nitelendirdiği, vatandaşları bu hususta örgüt mensuplarına destek olmaya
çağırdığı, yine terör örgütü mensuplarının devletin güvenlik güçleriyle girdikleri silahlı çatışmaları
haklı gösterdiği ve bu nedenle konuşma içeriği itibariyle bir bütün halinde terör yöntemlerini
kullanmaya özendirici ve terörizmi yüceltici nitelikte olduğu ve bu şekilde örgüt propagandası
yaptığı…” demiş.

Fezlekenin girişinde olan kısmı okumam gerekiyor. Bir bakalım, burada benimle bağlantısı ne bunun,
anlamaya çalışmamız için. En başta fezlekede; “İlimiz Sur ilçesinde bölücü terör örgütü mensuplarına
yönelik yapılan operasyonların sürdüğü sıralarda bu operasyonları protesto etmek amacıyla DBP,
HDP, KJA, Özgür Kadın Kongresi, Dem-Genç organizesinde 27.2.2016 günü saat 13:00 sıralarında
Koşuyolu Parkı’nda toplanan gruplar tarafından basın açıklaması düzenlendiği…” Yani benim bu
konuşmamdan bir gün sonra “düzenlendiği…”

Saat 12:50 sıralarında sayısı yaklaşık bin kişiye ulaşan grup tarafından sık sık ‘Her yer Suriçi, her yer
direniş’, ‘PKK halktır, halk burada’, ‘Suriçinde direnen gerillaya bin selam’ , ‘Amed uyuma, Suriçi’ne
sahip çık’ , ‘Gerilla, gerilla’, ‘Katil Erdoğan’, ‘Be Serok jiyan na be’ (Başkansız yaşam olmaz) şeklinde
sloganlar atıldığı, saat 12:53, saat 13:04, saat 13:10, saat 14:18 gibi devam ediyor. Fakat bütün
bunları tam olarak buraya niye yazmış, o kısma bakalım. Saat 13:04 sıralarında Koşuyolu Parkı ile sınır
olan Sunay Caddesi üzerinde, ses yayın sistemi şu plakalı, dış cephesi HDP amblemi ve yazıları ile HDP
Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ile Figen Yüksekdağ’ın fotoğraflarıyla giydirilmiş seçim
otobüsünde Kürtçe şarkılar çalınmaya başlandığı ve adı bilinmeyen erkek sunucu tarafından Türkçe
olarak “Yukarı tarafa geçiyoruz. Birazdan genel başkanımız ve beraberindeki heyet siz değerli halkımıza konuşma yapacaklar. Ve aramızda tüm halkımız otobüsün etrafına geçsin, hiçbir halkımız
alanı terk etmesin” şeklinde gruba hitaben anons yapılması üzerine Koşuyolu Parkı’nda bulunan ve
sayıları yaklaşık bin 500 kişiye ulaşan grubun Sunay Caddesi’ne doğru yürüyüşe geçtiği, 13:10
sularında seçim otobüsü önünde Koşuyolu Parkı’nda ‘PKK intikam, PKK halktır halk burada, Suriçi’nde
direnen gerillaya bin selam’ sloganları eşliğinde yapılacak olan konuşmaları beklemeye geçtiği, saat
14:18 sularında Kürtçe olarak konuşmalarında dolayı Sayın Ertuğrul Kürkçü’ye teşekkürlerimizi
sunuyoruz” demiş sunucu.

Ben burada neredeyim, onu bulamadım. Otobüsün üstünde fotoğrafım varmış gördüğüm kadarıyla.
Ben burada yokum. Konuşmam yok. Eğer otobüsün üzerindeki el sallayan fotoğrafım örgüt
propagandası olarak kabul ediliyorsa bilemiyorum. Çünkü hiçbir şey yok. Ertuğrul Kürkçü konuşmuş
mu, o da belli değil.

Böyle bir toplantıya katılmadığımı da hatırlıyorum. Çünkü o tarihte yanılmıyorsam ben, Suriçi’nde bir
kültür merkezinde basın toplantısı yapıyordum. Gün boyunca da oradaydım. Çünkü Sur’da sokağa
çıkma yasağının kaldırılması için, 3 gün boyunca orada, kültür merkezinde kesintisiz oturma eylemi
başlatmıştım, bir grup arkadaşımla birlikte. Gün boyu da basın açıklaması yapıyordum. Dolayısıyla
benimle bağını niye kurmuş bilemiyorum.

Fakat şu mantık yürütülmüşse, bir gün önce MED Nuçe TV’de yaptığım çağrılar ve konuşma
sonucunda bu eylem yapılmış diyorsa hiç bağlantısı yok. Çünkü konuşmamı birazdan okuyacağım –
eksik olmuş olsa da en azından savunmamın bu kısmında okuyacağım – Diyarbakır Suriçi’nde sokağa
çıkma yasağının kaldırılması için – dün de belirttim – kamuoyu oluşması için herkesi Suriçi’ne doğru
yürüyüş yapmaya çağırdım.

Diyalog kurulacak, güvenlik bürokrasisi izin vermiyor. Valilik taraftar aslında. Fakat kamuoyu oluşursa
ancak kolay olur. Ben de bu minvalde basın toplantısı ve çağrılar yapmışım. Birçok televizyon kanalına
da bağlanarak – MED Nuçe TV de onlardan biridir muhtemelen – yerel kanallar, ulusal kanallar… Kaç
tane kanal vardı hatırlamıyorum. Bir sürü kanala bağlandım. Yaptığımız çağrının mahiyeti nedir, amacı
nedir diye. Bu da onlardan biridir. Şimdi okuyacağım ve size izah edeceğim.

Konuşmam tabii tümüyle alınmadığı için yine başka bir yerden başlıyor. Ortadan başlıyor yani; “Her
gün kan akıyor. Her gün cenazeler var. İşte Merasim Sokak’taki patlama, Cizre’deki katliam, Sur’da
devam eden çatışmalar, daha önce Ankara Garındaki patlama, Suruç Katliamı, Sultanahmet,
Diyarbakır mitingimizdeki katliamlar. Bütün bunların hepsi, yakın zamanda Türkiye’nin karşı karşıya
kaldığı büyük felaketler.”

Savcı bu felaket sözünü propaganda olarak değerlendirmiş. Ben burada, Merasim Sokak’ta, Ankara’da
gerçekleşen katliamı felaket olarak tanımlamışım, Cizre’deki katliam – ki o bodrumlarda yüzlerce insan
yakıldı – onu katliam olarak değerlendirmişim ki ağır bir katliamdır, burada az bile demişim. Sur’da
devam eden çatışmalar, Ankara Garı’ndaki patlama, Suruç Katliamı, Sultanahmet’te – yanılmıyorsam
IŞİD’in eylemiydi – Diyarbakır mitingimizdeki patlamalar. Bakın, PKK’nin Merasim Sokak’taki katliamı,
Cizre’deki katliam, güvenlik güçlerinin Sur’da devam eden çatışmaları, IŞİD katliamı, bunlara demişim
ki, “hepsi yakın zamanda Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı büyük felaketler.” Savcı diyor ki, “sen buna felaket demekle terör propagandası yaptın.” Ne diyeyim buna? Yani felaket değil de ne olabilir? Yani
bir siyasetçi, bunun için felaket veya acı, üzüntü gibi negatif bir kavram dışında ne kullanabilir? Yani
bunlar Türkiye’nin başına gelen müjdeler midir? Türkiye’nin başına gelen neşeli olaylar mıdır? Son
zamanlarda yaşadığımız keyifli olaylar mıdır? Buna felaket demenin neyi terör propagandası olabilir?
Absürttür. Yani değerlendirmenin kendisi absürttür. O nedenle asla kabul etmiyorum. Felaketten
daha beterdir. Türkiye’nin başına o dönemde gelenler felaketten daha beterdir.
“Aslında normal demokratik bir ülkede bunların biri yaşandığında, ülkenin tamamı büyük bir travma
yaşarken, bizde neredeyse ölümler, katliamlar olağanlaştırılmaya çalışılıyor. AKP bütün bu
katliamların da, bu katliamların da tek mağduruymuş gibi, kendini mağdur olarak pazarlamayı bir
maharet olarak sergiliyor. Ben buradan özellikle şu an Sur’da devam eden operasyonlara ilişkin bir
çağrı yapmak istiyorum. Bakın, Cizre’de 167 kişi 15 gün içerisinde, son 15 gün içerisinde toplu halde
katledildi.”

Cizre’de 3 binanın bodrumunda 167 kişi bu şekilde katledildi. Davaları AİHM’dedir. İnşallah benim
davam bitmeden o dava biter, oradan bir mahkeme kararıyla huzurunuza gelirim, katliam mahkeme
kararıyla belgelenmiş olur.

“167 kişi, bunların büyük bir kısmı üniversite öğrencisi, sivil. Cenazeleri yakıldı. 137 kişinin cenazeleri
hala teşhis edilememiş durumda.”

Yani 167 kişinin sadece 30’unun ailesi cenazeyi teşhis edebildi. 137 cenaze küle döndüğü için teşhis
edilemedi DNA’ya gönderildi.

“Bunun sıradan, normal bir durum olduğunu düşünenler yanılıyorlar. Cizre’de yaşananları birileri
zevkle izlemiş olabilir. Birileri duymamış, görmemiş olabilir. Ama herkes vicdansız, herkes ahlaksız
değil ki Türkiye’de. Girişimlerimize rağmen onların sağ kurtulması, sağ çıkma ihtimalleri çok
yüksekken, bile bile göz göre göre aleni bir şekilde insanlık suçu işlenmişse her şey normalmiş gibi
davranamayız. Şimdi Sur’da aynısını yapmaya çalışıyorlar. 200’e yakın insan var.”

Sur’da da o sıra 200’e yakın sivil insan vardı. Milletvekillerimiz de onların hem çıkışını koordine
etmeye, valilik koordine etmeye çalışıyor hem de diyalog kurup hendek, barikatları kapattırmaya
çalışıyor. Konuşmalarımdan zaten anlayacaksınız.
Çoğu sivil, bebek var aralarında, çocuklar var
Nitekim sonradan çıktıklarında kamera çekimi var. Kadının kucağında bebek var, genç kadınlar var,
çocuklar var. Sivil insanlar çıktılar, kamera görüntüleri de var. Ulusal medyaya da yansıdı.

“Bizim talebimiz bir günlüğüne abluka kaldırılsın, sokağa çıkma yasağı kaldırılsın, insanların hepsi
oradan çıksınlar. Ben inanıyorum ki, Sur’daki durum da stabil hale gelecektir.”

Buradan da kastettiğim o sivil insanlar oradan çıkar, bir günlüğüne sokağa çıkma yasağı kaldırılırsa biz
diyalog kuracağız ve Sur’daki durumu da stabil hale getireceğiz. Burada, televizyondaki konuşmamda
da verdiğim mesaj bu.

“Fakat bu çağrımıza maalesef cevap alamıyoruz. Ülkede savcı yok, hukuk yok, kanun yok, hükümet
yok şimdi. Sur için de aynı çağrıyı yapıyoruz. Hükümet Cizre’de insanlık suçuyla suçlanacağını, Cizre
Katliamından dolayı sorumlu olduğunu biliyor. Sur’da da aynısını gerçekleştirirse o zannetmesin ki
bunun üstü kapatılacak, bir defter olarak tozlu raflarda kalacak. İkincisi yarın Diyarbakır’da Sur için
büyük bir yürüyüş yapılacak. Ablukanın kalkması için, tüm Diyarbakır halkını…”

Bakın gerekçesini söylemişim; “Ablukanın kalkması için” Yani sokağa çıkma yasağını kastediyorum.
“Ablukanın kalkması için tüm Diyarbakır halkını, yediden yetmişe herkesi bu yürüyüşe katılmaya
davet ediyoruz. Demokratik tepkisini insanlar ortaya koymalı. Diyarbakır’ın göbeğinde bir katliam ve
vahşet girişimine sessiz kalınamaz. Hükümetin de bu tepkilere karşı derhal cevap vermesini ve
Sur’daki beklentiyi karşılayarak artık toplu katliama insanların göz yummayacağını görerek bir çözüm
bulması gerekiyor. Biz parti olarak üzerimize düşen her türlü girişimi yapma konusunda sorumluluğa
hazırız. Sur’daki durumu bir an önce normale döndürmek için elimizden gelen tüm gayreti
göstermeye hazırız. Bunu da etmek istiyoruz” demiş ama herhalde yanlış çevrilmiş; “bunu da etmek
istiyoruz”, Merkez Yürütme Kurulu nokta nokta şeklinde.

Konuşma hem baştan eksik, hem sondan eksik, ama bu bile niyetini izah etmek için yeterli. Sokağa
çıkma yasağı ve sokağa giriş çıkışların yasaklandığı abluka kaldırılsın, siviller çıksın, biz de diyalogla
Sur’daki durumu normalleştirelim. Bunun için kamuoyu desteğine ihtiyacımız var. Halk her yerden
Sur’a doğru yürüyüş gerçekleştirsin, ki gündem olsun, biz de bunun üzerine siyasi sonuç alabilelim.
Demokratik bir hakkımızı kullanmaya çağırmışım.

Saat 20:11’de televizyonda yaptığım konuşmayı okuyayım; “Teşekkür ederim Erdal Bey, iyi yayınlar.”
Mesela bu baştan başlamış, herhalde konuşmam böyle başlıyordur.

“Ben öncelikle konuğunuz Hamzaoğlu’na ve bizi izleyenlere selam saygılarımı iletiyorum. Şimdi
doğrusu, Sur’da devam eden ablukalar ve sokağa çıkma yasağı Diyarbakır halkı tarafından ilk günden
beri protestolarla karşılanıyor. En nihayetinde AKP Hükümeti Cizre’de yaptığı gibi bir toplu katliam, ve
insanların, gençlerin, sivillerin bir arada bulunduğu yere yönelik ağır silahlarla, tank atışlarıyla, top
atışlarıyla operasyon düzenlemesi neticesinde maalesef bir toplu katliam yaşatmıştı. Şimdi Sur’da
benzeri bir durum ortaya çıkması tehlikesi ihtimaline karşı Diyarbakır halkı başta olmak üzere
halkımız, duyarlı insanlar her yerde tepkiyi ortaya koyuyorlar. Bizlerin de Diyarbakır halkının da talebi
şudur: Ablukanın sokağa çıkma yasağının en azından 24 saatliğine kaldırılması ve Sur’da o bölgede,
abluka altındaki bölgedeki herkesin tahliyesi ile birlikte Sur’da durumun stabil hale gelmesi için bir
çabanın ortaya konulmasını biz istiyoruz. Biliyorsunuz, Diyarbakır Valiliği bir-iki gündür bir saatlik, bir
buçuk saatlik ‘koridor açtık işte çıkanlar çıksın’ şeklinde bir uygulamayı güdüyor. Ama bunun çözüm
olmadığı ve çözüm olmayacağı ortaya çıktı. Bizim bu konudaki talebimiz nettir. 24 saatliğine sokağa
çıkma yasağı kaldırılmalı, ablukaya son verilmeli ve ben inanıyorum ki, ondan sonra Sur ilçesinde
çatışmalar tümüyle sonlanabilir. Partimiz bu konuda bir çaba ortaya koydu, Ankara’da Diyarbakır Valiliği nezdinde çok sayıda görüşme yürütüldü. Elimizdeki siyasi ve diplomatik imkanların tümü
kullanıldı. Ama maalesef şu saate kadar bir sonuç alınabilmiş değil. Hem askeri hem polisiyle
operasyonların durması bir yana, girişimler arttıkça operasyonların daha da arttığı, hızlandığı ve
operasyonlara yoğunluk kazandırıldığı anlaşılıyor.”

Yani biz girişimimizi arttırdıkça güvenlik bürokrasisi operasyonları arttırıyor

“Bu çerçevede Diyarbakır halkı neredeyse her gün gerçekleştirdiği protestolardan en önemlisini ve en
büyüğünü yarın gerçekleştirmeye hazırlanıyor. Biz de parti olarak Diyarbakır halkına, bütün halkımıza
yediden yetmişe herkese bu çağrıyı yineledik, tekrarladık. Yarın saat 13:00’te Diyarbakır’da Koşuyolu
Parkı’nda demokratik tepkisini ve Sur’da ablukanın kaldırılması için çağrısını ve çığlığını ortaya koymak
üzere halkımız bir araya gelecek. Son derece kararlı ve güçlü bir çağrı olmalı bu. Çağrımız; halkımız bu
konuda ısrarlı olmalı, Diyarbakır’da Sur’un merkezinde binlerce, milyonlarca insanın gözü önünde,
canlı yayında bir kez daha toplu katliam yaşatılmasına izin vermemeliyiz. AKP iktidarı bütün
sorunlarının çözümünü savaşta, silahta, katliamda görüyor olabilir. Bu konuda bütün çabası halka
boyun eğdirmek olabilir. Ama halkın da bu savaşı durdurma, hiç kimsenin ölmemesi, hiçbir insanın
artık yaşamını yitirmemesi ve neredeyse tümüyle yıkılan harabeye dönüşen Sur’da operasyonların
bitmesi için de halkın da aynı kararlılıkla tepkisini ortaya koyması gerekir. Avrupa’dan gelen heyetler,
insan hakları örgütleri, uluslararası girişimler, bunların hepsi Sur’la ilgili belli bir duyarlılık yarattı. Ama
maalesef, Ankara’daki siyasetçiler bu güvenlik konseptinden vazgeçmek yerine, bu bir yana, bu
katliam politikasında ısrarcı davranıyorlar. Türkiye toplumunun geleceğini riske atan, tehlikeye atan
operasyonel güvenlikçi yaklaşımların son bulması, bütün ilçelerde, sadece Sur’da değil, Cizre başta
olmak üzere bütün ilçelerde bu abluka politikasının savaş politikasının durdurulması için sivil halkın
inisiyatif alması lazım. Bütün halkın her yerde bu savaş politikasına artık dur demesi lazım. Tabii ki
ben yarın aynı saatlerde Mersin’de Akdeniz ilçe binamızın önünde olacağım.”

Bakın şimdi hatırladım; Mersin’de Akdeniz ilçe binamızın önündeymiş
“Orada bir miting gerçekleştireceğim. Ertesi gün Batman’da yine il binamızın önünde, Batman’da aynı
saatte, saat 13’te Batman’dan çağrımızı ve kitlesel tepkimizi ortaya koyacağız. Her yerde halkımız
Diyarbakır halkıyla, Sur’daki insanlarımızla dayanışmak için tepkisini ortaya koymalı. Özellikle
Avrupa’daki halkımızın, diasporada yaşayan halkımızın, ortaya koyacağı tepki çok önemlidir. Bütün
dünyaya sesin duyurulması ve bu abluka politikasının savaş politikasının artık son bulması için her
yerde sivil inisiyatif, güçlü bir şekilde bütün dünyaya bu çığlığı duyurabilirse, ben inanıyorum ki sonuç
alabiliriz. Bir kez daha Cizre’de yaşatılan katliamın, Sur’da gözümüzün önünde yaşatılmasına asla izin
veremeyiz, sessiz kalamayız, göz yumamayız. Hiçbir şey olmamış gibi yaşamımıza devam edemeyiz.
Ben sizler aracılığıyla sesimizin ulaştığı her yerdeki halkımıza özellikle rica ediyorum; yediden yetmişe
herkes, elindeki bütün güç ve imkanla, çoluk çocuk meydanlarda alanlarda olmalı ve kesinlikle bir
savaş istemiyoruz, katliam istemiyoruz.

Askeri operasyonla, polis operasyonlarıyla, baskıyla, zulümle çözülecek bir sorun yok. Kürt halkının
özgürlük talebi var, demokrasi talebi var ve bu çerçevede barış talebi var. Bunu her yerde haykırırsak
inanıyorum ki, AKP’nin savaş politikası geriletilebilecektir. Evet tabii ki yine Kadın Meclisimizin de
diğer kadın örgütleriyle, yapılarıyla birlikte hazırladığı 8 Mart programı da tamamlanmış durumda. 8 Mart’ın ilk kitlesel etkinliği Silopi’de olacak. 1 Mart’ta Silopi’de başlayacak 8 Mart Dünya Emekçi
Kadınlar Günü etkinlikleri, 8 Mart’ta son gün Amed’de final mitingi ile sonuçlanacak. Kadın özgürlük
hareketi de, HDP Kadın Meclisi ve diğer kadın kurumlarımızla birlikte yoğun bir hazırlık çalışması
yürüttü. Arkasından Newroz çalışmaları başlayacak. Tabii ki her yıl olduğu gibi en güçlü en kitlesel
şekilde Newroz’u karşılamaya da hazırlanıyoruz. HDP olarak bir yandan örgütlenme çalışmalarımızı
sürdürüyoruz. İl ve ilçelerimizin kongre zamanı gelmiştir. Bu arada bütün bu süreçte örgütlenme
çalışmasıyla birlikte teşkilatlarımızın yenilenmesi, güçlendirilmesi için halkın örgütlü bir şekilde sürece
dahil olması için bir çaba ortaya koyuyoruz. Dediğimiz gibi bundan sonra çok daha fazla alanlarda
meydanlarda kitlesel bir duruşla HDP varlığını ortaya koyacak. Ben teşekkür ediyorum, tekrar iyi
yayınlar diliyorum.” Konuşma bu şekilde.

Cizre Katliamına katliam demeyeceğim de ne diyeceğim

Şimdi ilk konuşma eksik olarak alınmış, konuşmanın sonunda ne var bilmiyoruz. Ama konuşma bu
haliyle de zaten ne suç unsuru taşıyor, ne bir şiddet propagandası unsuru taşıyor. Çok açık, niyetimizi
de ifade etmişiz. Hükümetle de görüşmelerimiz var, Sur Kaymakamı’yla, Diyarbakır Valisi’yle
görüşmelerimiz var. Onlar da sokağa çıkma yasağının en azından 1 günlüğüne kaldırılması için
koşulların oluşması için uğraşıyorlar. Son 2 gün içerisinde bir seferinde 1 saatliğine, bir seferinde de
1,5 saatliğine sokağa çıkma yasağının kaldırıldığı duyurulmuştu, ama siviller tahliye edilememişti.
Çünkü güvenlik personeli bırakmıyordu. Biz de 24 saatlik bir karar alınsın dedik.

Özellikle Diyarbakır Barosu, Diyarbakır Sanayi Odası, Esnaf Odası, insan hakları örgütleri bir heyet
oluşturmuştu, hemen Sur ilçesinin çıkışından bu sivilleri teslim alacak ve çıkaracaklardı. Ve akabinde
de bizim arkadaşlarımız, artık orada hiç sivil kalmayacağı için derhal girişimde bulunup hendek,
barikatların kendiliğinden kapatılmasını isteyecekti.

Bunun için de kamuoyu yaratmaya çalışıyorduk, yürüyüş çağrısı yaptık. Evet, Cizre’de katliam
yaşandığını söylemişim, bunu terör propagandası olarak belirtmiş. Çünkü diyor ki, “Cizre’de teröre
karşı yapılan mücadeleyi, teröristlerin öldürülmesi işini katliam olarak değerlendirmek terör
propagandasıdır.” Savcının yorumu bu.

Ben Cizre’de yapılan katliamlara dair, özellikle bu eksik kalan kısım, ses çözümü tamamlandıktan
sonra delil sunma aşamasında da belirteceğim, mahkemenize de sunacağım. Cizre’de kimler nasıl
katledildi? Katledilenlerin isimleri. Hatta bir kısım otopsi raporları ve morgdaki fotoğraflarını da
mahkemenize sunacağım. Peki bunları yapan kimdi? Adem Huduti, Sur’da bunu yapan Adem
Huduti’ydi. Cizre’de yapanın dün ismini okudum, şimdi hatırlamıyorum.

Şimdi bu adamın katliam yapacağına savcı inanmıyor, mahkemeniz inanmıyor. İnanmıyorsanız
yargılıyorsunuz onları, bırakın gitsinler. 15 Temmuz’da da bunlar katliam yapmamıştır canım. Pırıl pırıl
askerler, komutanlar bunlar. Bunu mu demek istiyorlar? Cizre’de katliam yapamaz mı demek
istiyorlar? Ben bunu söylemişsem bunun terör örgütü propagandası olma ihtimalini mi düşünmeniz
lazım? Yoksa “Ya bir siyasetçi bunu söylüyorsa bir bildiği vardır. Bunun üzerine gitmek lazım. Bu bir
suç ihbarıdır. Siyasetçi bunu söylüyorsa, hükümeti bu yönde denetleme, eleştirme; hükümetin önünü açtığı, talimatını verdiği katliamı teşhir ediyorsa bu siyasetçinin bir bildiği vardır” deyip savcının onu
tanık olarak çağırması lazım. Sanık olarak değil.

Burada yaptığım da budur. Cizre ilçemizde burada konuşmamda 167 kişi demişim, AİHM’e dosya
götürüldüğünde tam sayılar daha net bir şekilde ifade edilmiştir. Başvuru örneğini delilleriyle birlikte
arkadaşlarım getirdiğinde mahkemenizde tekrarlayacağım. Cizre ilçemizde açık bir katliam yapılmıştır,
açık. Katledilenler sivil üniversite öğrencileridir, bazıları parti üst düzey yöneticilerimizdir.
Ses kaydını daha sonra mahkemenize sunacağım “Bodrumda sıkıştık. Burada kaldık. Biz silahlı değiliz.
Yanımda kadın var, çocuk var, seslerini dinletiyorum. Çıkmak istiyoruz, ateş ediyorlar.” Bu minvalde
yapılan telefon konuşması kaydı telekonferans yapıldığı için bir tarafı Meclise bağlı, bir tarafı Sağlık
Bakanlığına bağlıydı. Bakan yardımcısı, müsteşarı orada dinliyordu, milletvekilimiz Mecliste
dinliyordu. Bodrumdaki kişi de Cizre bodrumundan konuşuyordu. Sağlıklı ve canlıydı. “Çıkmak
istiyoruz izin vermiyorlar” diyordu. Efkan Ala’nın da itirafıyla, işte “bizi dinlemeyen güvenlik güçleri,
talimatımızı dinlemeyen güvenlik güçleri orada kural dışına çıktılar” diyordu. İşte bu güvenlik güçleri o
sivillerin oradan çıkışına izin vermedi, LAW silahı ile yaktılar. Tespit edilen ve AİHM’e sunulan delilde
LAW silahı ve kimyasal artık olduğu tespit edildi. Ve 167 kişi üç ayrı büyük binanın bodrumuna
sığınmış kurtarılmayı bekleyen 167 sivil yakılarak katledildi.

Ben buna katliam demeyeceğim de ne diyeceğim? Terör operasyonu mu diyeceğim. Tarihe katliam
olarak geçmiştir, siyasi sorumlusu AKP’dir. Tetikçileri de başta bu 15 Temmuz FETÖ’cü alçaklar olmak
üzere onlarla birlikte hareket eden tetikçilerdir. Sözlerimin arkasındayım. Terör örgütü propagandası
değildir. Savcı bu şekilde, katliama örtülü bir destek sunmaya çalışmıştır farkında olmadan. Savcının
yapması gereken beni tanık olarak çağırıp dinlemesidir.

Hakim: Bu 7. fezlekeye ilişkin olabilir yine klasör 17’de bulunan tutanakları CMK’nın 219. maddesi
gereğince okuyup söyleyeceklerini sormak istiyoruz. 4 adet görüntü incelemeli tespit tutanağı var.
Besta Nuçe TV’de 27.02.2016 tarihinde yapılacak yüreğimizle, beynimizle, emeğimizle Sur direnişine
katılalım çağrıları, yine 27.02.2016 tarihinde Diyarbakır Koşuyolu Parkında ve civarında meydana
gelen olaylara ilişkin düzenlenen olay tutanağı, daha sonrasında da 3 adet sizin ve diğer parti
yetkililerinin açıklamalarına ilişkin toplam üç adet görüntü çözüm tutanağı var. Bunlara bir diyeceğiniz
var mı?
Demirtaş: Aleyhime olan hususları kabul etmiyorum. Fezlekede bana yönelik suçlama MED Nuçe
TV’ye telefonla bağlanarak yaptığım konuşmadır. Konuşmam sonrasında yaptığım çağrı neticesinde
insanlar Sur ilçemize ertesi gün, daha doğrusu Sur ilçesindeki ablukanın kalkması için yaptıkları destek
yürüyüşünde de herhangi bir olay çıkmamıştır.

Ben de o gün orada değil başka bir şehirdeydim. Konuşmamdan da anlaşılacağı üzere Mersin Akdeniz
ilçesi ve Batman mitinglerine katılmak üzere Diyarbakır dışındaydım. Yaptığım çağrı da çok meşrudur,
oradaki insan hakları ihlallerini kınamak da Anayasal bir haktır. Siyaset hakkı çerçevesinde bir siyasi
partinin kendi kitlesini demokratik baskı unsuru olarak kullanmak için harekete geçirmesi de Anayasal
bir haktır. Herhangi bir şiddet olayı da yaşanmamış bir eylem olarak gerçekleşmiştir. Bu nedenle ifade özgürlüğü, toplanma ve gösteri hakkı, siyaset hakkı, bütün bunlar Anayasal çerçevede gerçekleştiği
için de suçlanmam gereken hiçbir husus olmadığını düşünüyorum.

Yine de eksik kalan çözüm, ilk telefon görüşmesi özellikle eksik görünüyor, diğeri tamamlanmış
olabilir. Onu bir daha isteyin. Burada da suç unsuru olduğunu düşünmüyorum, fakat yine de birçok
çözüm istenildiği için, o çözüm tutanağını da isteyelim. Ha keza Parlamentodan gelecek
sorumsuzlukla ilgili tutanakların da konuşma metinleriyle karşılaştırılması talebimi belirtiyorum.

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?