80. Yılında Dersim Katliam ve Kırımı (Tertelesi) Anısına / Turabi SALTIK

80. Yılında Dersim Katliam ve Kırımı (Tertelesi) Anısına…

“Mavi boncuk dizili incecik bilek kemiği kızımın bileğiydi!…”

Hüseyin, İbrahim, Çüle odada bulunan herkes o akşam Lal Mem’in evinde oturmuş aralarında sohbet ediyorlardı. Anılarını, yaşadıklarını, hatıralarını aktarıyorlardı birbirlerine. Gecede söyleşi uzayıp gidiyordu. Genç kızlar çay ikram ediyorlardı. Ama kimsenin çay içtiği yoktu. Bardaklarda çaylar soğumuş içilmeden bekliyordu öylece. Herkes susmuş dinliyordu, sanki en çok da Hüseyin’le İbrahim can kulağıyla dinliyordu anlatılanları.
**********
Çüle köyde komşularıyla aralarındaki o eski ilişkileri yadederek yeniden yaşıyormuş gibi özlemle anlatıyordu o günleri. Yumuşak, sade ses tonuyla sürdürdü sözlerini: “Seğedik’te, Peyik’te pek çok Ermeni ailenin yanında Süryani aile de vardı. Ovannes, Nişo, Çinağ, Mor Agop daha başka aileler Süryani kökenliydiler. Onların da adetleri Ermenilerinkine benziyordu. Ama farklılıkları vardı. Ermeni kadınlarından daha kapalı giyiniyorlardı kadınları. Süryaniler daha mütaasıptı. Ermeni kadınları ile erkekleri aynı Alevi – Kızılbaş kadınları gibi kadın – erkek hep bir aradaydılar. Başları Alevi – Kızılbaş kadınlarınki gibi bağlıydı. Üç etek giyiniyor kuşak bağlıyorlardı. Önlerine de peştamal, kollarına kolçak geçiriyorlardı. Kızlarının başları açıktı. Alevi – Kızılbaş kızlarından farklı değildi. Erkekleri marangozluk yapıyordu. Elbiselerini kendileri dikiyorlardı. Tezgâhları vardı. Elbiselerini bu tezgâhlarda dokuyorlardı. Değirmencilik yapıyorlardı. Seğedik’te iki değirmen vardı, ikisi de onların elindeydi. Biri yıkılmamış durur daha, o değirmene biz hâlâ Ovannes’in değirmeni diyoruz. Segedik’te Furun’ın tarlası, Çakıl’ın elması, Gılor’un tarlası, Çiçek’in tarlası o tarlaların hepsi Ermenilerin mallarıydı!” Çüle yumuşak, sade ses tonuyla tane tane sözlerini sürdürüyordu. Kamil, gün görmüş acılar çekmiş bir kadındı. Yaşı ilerlemişti. Qelecuğ’da, Segedik’te onunla birlikte yaşayan yaşıtlarından geriye bir elin parmakları kadar yaşlı kadın kalmışlardı. Her biri çağında yaşadıkları olaylara tanıktı. Hepsi de Çüle gibi birer bilgeydiler. Tarihlerini, adetlerini sürdürmüş bu günlere aktarmışlardı.
**********
Çüle çevre köylerdeki Alevi – Kızılbaş, Ermeni, Süryani ilişkilerini yöredeki pek çok köyde; Seğedikli, Peyikli, Sımılkeli, Kiliseli, Norşinli Ermenilerle Süryanileri de 38’de kırmışlardı. Kızılbaşlarla birlikte öldürülenler öldürülmüş, sağ kalanlar ayrı ayrı yerlere sürülmüştü. Ermenilerle Süryanilerden on beş aileyi 38’de Mudurnu’ya sürgün etmişlerdi. Dokuz sene sürgün kalmışlardı orada onlarda.
**********
47’lerde içlerinde bazı aileler Segedik’e, Peyik’e geri dönmüş evlerine yerleşmişlerdi. Hüseyin 38’de sürgün edildikten sonra buralara dönen Ermeni ailelerin şimdi nerelerde olduklarını merak ediyordu. Çüle’ye: “Sürgünde dönen Ermeniler neden burada yoklar nereye gittiler öyleyse?” diye sordu. “Geri dönenler bir süre Seğedik’te, Peyik’te yaşadılar. Mallarını geri alamadılar. Sürgüne gönderildiklerinde onların da buralarda sürgün edilen Alevi – Kızılbaşlar gibi devlet hazine aracılığıyla mallarını satışa çıkardı sattı. Bir şeyleri kalmamıştı. Fukara Nişo bir ayağı aksaktı, Sarı Saltıklı Mılla’nın oğlu Hemo ile köylerde çerçicilik yapıyordu. Basma, pazen, ağaç tarak, uçkur lastiği gibi şeyler satıyorlardı. Bu yakın zamanlarda öldü o da. İçlerinde duvar ustası olanlar da vardı. Bazıları Mudurnu’da kalmışlardı. Buradakilerin pek çoğu Mersin’e göç etti. Oradan Suriye’ye gittiklerini duyduk. Bazıları Amerika’ya, Kanada’ya gitmiş. İçlerinden İstanbul’a gidenlerin de olduğunu duydum. Bu köylerde Kızılbaşlarla evlenip buralarda hâlâ yaşayan Ermeni, Süryani kadınlar var. Onlar da çoluk çocuğa karıştı. Pek çoğu hâlâ hayattadır.” diye cevap verdi.
********
Hüseyin, Çüle’nin bütün anlattıklarını can kulağıyla dinliyordu ama 38’de başından neler geçmişti onları da anlatmasını sabırsızlıkla bekliyordu. Nasıl kurtulmuştu? Neler yaşamıştı 38 katliamında? Bunları duymak istiyordu. Ama sözü nasıl buraya getireceğini bir türlü bilmiyordu. Cesaret edip soramıyordu. Çüle de sanki 38’de yaşadıklarını anlatmamak için hep Ermeni, Süryani komşularını anlatıyordu. Hüseyin bunları severek dinliyordu bir de başından geçenleri anlatsa daha sevinecekti. Dayanamadı, onu incitmeden meraklı ama yumuşak bir ifadeyle Çüle’ye sordu: “Sen 38’de neler yaşadın, nasıl kurtuldun hele bir anlat biraz Çüle Ana?” Çüle aniden durgunlaştı. Buz gibi oldu. O sevgi dolu sözlerle anlatımları bıçak gibi kesildi. Yaşadıkları travmaya neden olmuştu. Yıllardır çektiği acı, gördüğü zulüm, ruhunda yok olmamıştı. Bir iki defa iç çekti derinden derine. Odanın içindeki insanlara göz gezdirdi etrafına baktı. Konuşsam mı sussam mı der gibi sessiz kaldı bir süre. Odada da sessizlik oluştu. Kimsede çıt çıkmıyordu. Hüseyin bir defa sormuştu sorusunu. Çüle gene de acı dolu içe işleyen titrek sesiyle kelimelerini tane tane seçerek sözlerini sürdürmeye başladı: “Kocamı, akrabalarımı, ateşte yakılan kül olan kızımı nasıl unutabilirim! Gözyaşlarım kurudu. Leliklerimde (*) yaş akmıyor. O günler hiç aklımdan çıkmıyor oğul. Yaralıyız yaralı. Acılıyız. Acının ocağı batsın! Derin bir yara açtılar aha bu ciğerimde.” Elini yumruk yapmış göğsüne vuruyordu. Bir yandan da: “Oof ooof! Off oof!” çekiyordu. Odada buz gibi bir soğukluk oluştu. Hüseyin başını önüne eğdi. Tekrar kaldırdı odaya göz gezdirdi. Korkarak başını yeniden Çüle’ye döndürdü. Çüle’yle göz göze geldi. Çüle direngendi. Acıları unutamamıştı ama Hüseyin’in gözlerine baktığında acılarını yenmemiş olsa da kendisinden emin bir şekilde sürdürdü sözlerini: “Kızım dört yaşındaydı. Derede kazan kurmuştum. Banyo yaptırdım ona, yıkadım, saçlarını taradım. Ona bir bileklik yapmıştım. İnce tele mavi tuluk boncukları dizmiştim. Boncukları bileğine taktım. Köyün içine eve gönderdim. En güzel fistanını(**) giydirdim. Sanki düğüne gönderiyordum. Nereden bilirdim ki o acı zulüm başımıza gelecek!” İç çekti bir defa daha. Devam etti konuşmasına: “Ben derede çamaşırları yıkamaya başladım. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Derede su kıyısında çamaşırlara dalmıştım. Evler ağaçların arasında gözükmüyor. Ne zaman gelmişlerse askerler köyü sarmış, herkesi toplamış Momo’nun evine koymuşlar. Banyo yaptırıp eve gönderdiğim kızımı da eve koymuşlardı. Herkesi o evde yaktılar. Kızımı da yaktılar!”
*********
Çüle’nin sözleri boğazına dizildi, boğulur gibi oldu. Durgunlaştı, iç çekti. Yutkundu, etrafına bakındı. Birilerinin bir şey demesini bekliyordu. Kimseden çıt çıkmıyordu. Gözlerinin önüne yükselen alevler geldi; insanlar cayır cayır yakılıyordu, kızı da yakılanların içindeydi. Köy yanık kokuyordu. Ateşte yanan kızının bedeninin kokusunu bütün kokular içinde ayrı alıyordu. Başı döndü, midesi bulandı. Sözlerini nasıl sürdüreceğini bilemedi. Herkes gibi o da sustu bir süre. Sanki o bir süre bir ömür gibi geldi. Sonra zorlukla kurumuş liliklerinden değil yüreğinin içine akan yaşlarla sürdürdü sözlerini: “Derede çamaşır yıkadıktan sonra bir ara dumanların, yanıkların kokusunu hissettim, kalktım yerimden, bir de ne göreyim; tufan kaplamış Seğedik’i. Her bir yan yanıyor. Nedir ne değildir koştum köye doğru, yoluma çıktı süngülediler askerler beni. Bayılmışım, öldü mü ne sanmışlar bırakmışlar tarlanın kenarında su bendindeki çalılarla otlarının içine. Ne kadar zaman geçmiş bilmiyorum. Ah oğlum! Uyandım ki başımda Gırse ile Bese… Onlar da kaçıp kurtulmuşlar tesadüfle bulmuşlar beni. Korkmamamı söylediler, sürükledi o iki kadın beni uzaklaştırdı götürdüler ağaçların içine. Yaralarımla çok çektim! Yaralarım geçer dedim ya kızım, akrabalarım, köylülerim.. yaktılar onları. Acısı nasıl geçer ah oğul! Günler sonra yaralıları tedavi eden Taner taraflarından Xıde Sali’yi buldu getirdiler, dağlarda, derelerde yaralarımı türlü otlarla elde ettiği kremlerle iyileştirdi. Uzun yıllar süngü yaralarıyla yaşadım. Vücudumda on iki süngü izi durur hala…”
*********
Çüle’nin aklı o kara güne, yaşatılan zulümlere gidip gidip geliyordu. Kızının hayali, aklından çıkmıyordu. Her zaman onu tertemiz giydiriyordu. Özenle, saçlarını tarıyor, elleriyle fistan dikiyordu kızına. Her bir şey aklındaydı. İç çekti oturduğu yerden. Kızıyla ilgili anımsadıklarına gitti bir kez daha aklı: “Şu yakınlarda bir gün Segedik’te yıkılmış, harebe olmuş, oraya bir ev yapmaya kalktılar. Temel açarken duvarların taşlarını çıkarsın diye kazı yaptı işçiler. Kazıdı durdular ne çok kemik parçaları çıktı oradan. Bir tanesi ince bir el bileği kemiğiydi. Üzerinde mavi boncuk dizili incecik bir bilek kemiği…” Sustu Çüle. Gözlerini kapadı, yavrusunun yüzünü, kara gözlerini, çenesini, kıvırcık siyah saçlarını, bacaklarını, ellerini, her bir ayrıntısını bir bir hayal etti o an. Giydirdiği fistan geldi aklına. Dünyada bundan daha büyük bir özlem var mıydı ki acıyla buluşmuş! “…o, kızımın bileğiydi. Ahh ben öleydim onun yerine, ben! Nasıl kıydılar benim kızıma, günahsız, suçsuz, mahsum o pak yavruma. Bir anaya bu eziyet reva mıdır, insan denir mi böyle zulmedene?”
*********
Çüle bir elini alnına koymuştu, öndeydi başı, sarsılıyordu ağlarken. Bir isyan kabarıyordu kalbinde, kaç kere bu acıya dayanamayıp canına kıymayı düşünmüştü ama yapamazdı ki, bu can emanetti ona. “Halkımızı kıranlar, düşmanlık edenler dahi yaşamasın böyle bir acıyı! Sen ne yaptın Hüseyin? Çok mu ileri gittim bu akşam konuk olduğun bu yoksul insanları konuşturup üzmekle!” Kendine kızdı. Yan tarafa döndü eğildi İbrahim’in kulağına fısıldadı: “Acaba burada konuyu değiştirsek mi İbrahim?”.
**********
Çüle, her gün, her an bu acıyla pişmişti ama alışılmıyordu. Evladını kaybeden ana her gün ölür, her gün dirilirdi. İç çekti, sustu. Başkaca da bir söz edemedi. O andan sonra Hüseyin Çüle’ye bir şey soramadı.
(*) Lelik: Göz bebekleri

(**) Elbise

Turabi SALTIK

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?